FMHS-23 ~ Ebediyet Edebiyatı ~

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı

tv head propaganda

Ebediyet Edebiyatı

Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte zerre kadar tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu göz önünde bulundurarak ben de modaya uydum ve şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı yazmaya koyuldum. Ama benim ötekilerden farkım yazmakta olduklarımın geçmişte yaşadıklarımdan ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarımın şimdim ve olası geleceğim üzerindeki etkilerini konu alması. Yani hayli spekülatif bir denemeyle karşı karşıyayız burada. Bu gerekli teferruatı da paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına neden insanların büyük bir kısmının kendilerinden üstün olduğunu bildikleri diğer insanların kuyusunu kazmaya meyilli oldukları üzerine bir miktar ahkâm kesebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmaya muktedir olduğunu da akılda tutarak bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, aşağılık kompleksi sosyal hayata üstünlük kompleksi şeklinde yansıyan patolojik bir ruhsal durumdur. Ruh doktorları kendilerinin de aynı sorundan mustarip olduklarını bildikleri için olsa…

View original post 3,394 more words

Sanat, Felsefe, Politika, Gezi ve Ötesi ~ Rancière, Žižek, Sloterdijk, Erdem, Acar, Jackson, Cage, Virno, Gržinić (Varlık, Eylül 2013)

mailing
Dosya: Sanat ve Politika – Jacques Rancière, Slavoj Žižek, Peter Sloterdijk, Cengiz Erdem, Barış Acar, Thomas H. Jackson, John Cage, Paolo Virno, Marina Gržinić

SANATIN POLİTİKASI / Dosya / Varlık – Eylül 2013

Sanatın Politikası – Barış Acar Sayfa:3

Gezi Direnişi’yle beraber sanat dünyasında, belki de uzun zamandır tanık olmadığımız kadar canlı bir biçimde, yeniden sanat ve politika ilişkisi konuşulmaya başlandı. Ne ki, konu üzerine giden çalışmalar, genellikle 80 öncesi sol gelenekten devralınmış politik sanat argümanlarını tekrar etmekten ya da soğuk savaş boyunca emperyalist dünyadan yayılan küçümseyici ciddiyetsizliği yansıtmaktan öteye gidemedi. Bunların dışında kişisel çabalarla sanatın politikasını ele almaya çalışan girişimler ve 21. yüzyıl aktivizminin sanatsal boyutunu değerlendirme çabaları da oldu elbet. Ancak çoğu zaman bu kişisel çabalar yeteri kadar destek bulamadı ya da sosyolojik saptamaların cazibesine kapılıp sanat alanını terk etmeye eğilim gösterdiler. Varlık dergisi için hazırladığımız “Sanatın Politikası” dosyası bu noktada sanatlar açısından geniş kapsamlı bir bakış ortaya koymayı hedefliyor. Kısa bir zaman aralığında, dergi yetkililerinin de büyük gayretiyle, şiirden müziğe, siyaset felsefesinden bilgi teorisine kadar konuyla ilgisi olduğunu düşündüğümüz önemli metinleri bir araya getirmeye çalıştık. Gezi Direnişi gibi tarihsel bir olayın ardından aynı kavram ve yöntemlerle eskide kalmış tartışmaları yinelemenin ötesine geçerek, sanatların içinde uzun zamandır soluk alıp vermekte olan politikayı, –Walter Benjamin’in öne sürdüğü terimle ifade edecek olursak– “şiirsel politika”yı ele almamızı sağlayacak bakış açılarını araştırmayı denedik. Gezi Direnişi’nin hepimize gösterdiği gibi, o ya da bu politikanın temsili olmayan, sanatın dünyada yer tutma biçimi ve kendi yapıp etme tarzından kaynaklanan poetik bir politika sanıyoruz ki o kadar uzak ve yabancı değil.

Duyuları Olanın Dağılımı: Siyaset ve Estetik – Jacques Rancière Sayfa:4

Sanatlar, egemenlik ya da özgürlük projelerine, olsa olsa verebileceklerini verirler, yani son derece basit bir dille söylemek gerekirse, onlarla paylaştıkları şeyleri verirler: bedensel konum ve hareketleri, konuşma işlevlerini, görülür olan ile görülmez olanın dağılımını.

Rancière’in Dersi – Slavoj Žižek Sayfa:8

Brecht, 1953 tarihli (1956’da yayımlanan) ünlü kısa şiiri “Çözüm”de, işçilerin isyanı karşısında Komünist nomenklatura’nın kibrini alaya alır: “Hükümetin halkı feshedip bir başkasını seçmesi daha kolay olmaz mıydı?” Ne var ki, bu şiir siyasal açıdan oportünist olmakla, Brecht’in Neues Deutschland’da yayımlanan Doğu Alman Komünist rejimi ile dayanışma mektubunun zıddı olmakla kalmaz (sözü dolandırmadan belirtmek gerekirse, Brecht iki yanı da idare etmek, hem rejime desteğini duyurmak hem işçilerle dayanışmasını üstü kapalı dile getirmek istiyordu, öyle ki kim kazanırsa kazansın, kazanan tarafta olacaktı), kuramsal-siyasal anlamda yanlıştır da.

Bilginin Kinizmi – Peter Sloterdijk Sayfa:14

Bilgi alanında kinik dürtünün tarihini yazmak isteseydik, bu tarih, yerginin felsefî tarihi, daha doğrusu yergisel zihnin fenomenolojisi biçimini alırdı; mücadele eden bilincin fenomenolojisi ve sanat dallarında düşünülen şeylerin tarihi (yani, sanatın felsefî tarihi) olurdu. Böyle bir tarih yazılmamıştır, ilkeler tarihsel dayanak olmadan anlaşılır kılınabilse yazılması gerekmezdi de.

Alain Badiou’nun Olay Felsefesi ve Gezi Ruhu’nun Hakikati – Cengiz Erdem Sayfa:18

Gezi Ruhu’nun evrensel bir hakikat formunda zuhur etmesi ise özellikle genç kuşağın iktidarın söylemlerini ironi ve mizah vasıtasıyla sürekli yapıbozuma uğratması ve internet üzerinden tüm o sloganları görselleriyle birlikte anında tüm dünyaya yaymaktaki başarısının ürünü olmuştu. Bu vesileyle de işte kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılan Gezi Direnişi dünyada yaşayan tüm muhalif kesimlerin takdirini toplamıştı.

Sanatın Politikası Nasıl Kurulur? – Barış Acar Sayfa:24

Hakikate ya da hakikatlere dair fikrimiz ne olursa olsun onun üzerine refleksiyonu öne sürerek nesneden uzaklaşan tutum yerine Rancière’in önerisi, nesneyi ve onunla kurduğumuz ilişkiyi düzenleme yeteneğimizle özneyi yeniden ele almayı sağladığı için ilgi çekicidir. Kendini “olay”ın içinde tanıyan/tanımlayan bu özne kanımızca Badiou’nun önerisinden de çok uzak değildir.

Ezra Pound’un Poetik Politikası – Thomas H. Jackson Sayfa:28

Pound’un düşündüğü dinamik gerçekliğin tutarlılığı, Konfüçyüsçülüğün farkına varmasına yardım ettiği tutarlılık, hayli incelikli bir türdendir. Pound, Yeats’in “düzen” denilen bir şeye karşı faşistçe düşkünlüğünü paylaşıyormuş gibi gösterilebilir. Ancak Pound için “düzen” hâlâ kinetik, dinamik ve karmaşıktır ve bunu anlayabilecek incelikte bir zihniyet gerektirir.

Amerika’da Deneysel Müzik Tarihi – John Cage Sayfa:32

Bir defasında da, Sri Ramakrishna’ya şöyle bir soru sorulmuştu: “Madem Tanrı iyi, dünyada neden kötülük var?” Şöyle cevap verdi: “Meseleyi derinleştirmek için.”

Virtüözite ve Devrim – Paolo Virno Sayfa:35

Radikal İtaatsizliğin, Ölçüsüzlük erdeminin yakın akrabası olduğu düşünüldüğünde, direniş hakkı “meşruluk ve “gayri meşruluk” açısından gayet güncel bir kavram hissi verir. Cumhuriyetin temeli iç savaş olasılığından kaçınır, ama sınırsız bir Direniş Hakkı’nı kabul eder.

Marina Gržinić ile Söyleşi – Barış Acar Sayfa:42

Bugün sanat ve beşeri bilimlerde yapılan şey kavramsal sonsuzluk, insan sonrası dönem yahut kavramsal anti-hümanizmaya yönelik bir araştırma süreci. Çünkü insan ırkı küresel kapitalist sistem için tek kelimeyle boğucu. Dünyanın çevresel bölgeleri için durum bugün daha iyi olabilir, ancak aynı zamanda ciddi bir yıkım, kıyım ve köleleştirme süreci ile de karşı karşıyayız.

Yazılar: Romancı Örnek Okuruna Yol Gösteriyor (Mehmet Rifat) – Mehmed Uzun’un Romanlarında Kadın İmajı (Mine Şengül) – Metin Kaçan’a Tanıklık (Demir Özlü) – Esneyen Adam’ın Başına Gelenler (Melike Belkıs Aydın) – Bellek Tutulması (Feridun Andaç) – Dil ile Anlam Arasında Mesnevî-i Manevî (Hayri K. Yetik) – Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Kurucu Kuşağından Sadri Ertem (Çiğdem Ülker) – Kalp Ağrısı’nda Sindrella Kompleksi (İlkim Odabaş) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş) – Yeni Öyküler Arasında (Jale Sancak)

Şiir: Hüseyin Alemdar, Harun Atak, Yücelay Sal, Cenk Gündoğdu, Can Sinanoğlu, Aysar Küçükyumuk

Öykü: Deniz Özbeyli, Engin Barış Kalkan

Varlık Kitaplığı: “Haiku’ş” / Adil İzci (Mine Ömer) – “Geçmişin İçindeki Geçmiş” / Ebubekir Eroğlu (Atakan Yavuz) – “Görünen İnsan” / Bela Balazs (Nuriye Bilici) – Nurduran Duman ile Söyleşi (Gülce Başer) – “İnsanın Üşüdüğü Yer” / Cevat Turan (Ayhan Şahin) – Birgül Oğuz ile Söyleşi (Ayşe Aldemir) – Ali Budak ile Söyleşi (Hande Sonsöz) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Yeni Yayınlar (Reyhan Koçyiğit)

Varlık bu ay da Bakış Açısı, Bir Bakışı Solduran Zaman, Not Defteri, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

via Varlık Dergisi Eylül 2013 ~ Dosya: Sanatın Politikası

Türkiye Halkları Ayaklanıyor ~ Alain Badiou

#direnbadiou

Tüm Türkiye’de eğitimli gençliğin büyük bir bölümü şu anda hükümetin baskıcı ve gerici uygulamalarına karşı büyük bir harekete öncülük ediyor. Bu benim ‘Tarihin Uyanışı’ adını verdiğim önemli bir andır. Dünyada pek çok ülkede bir kısım entellektüel ve orta sınıf tarafından eşlik edilen ortaokul,lise, üniversite gençliği Mao’nun meşhur sözüne yeniden hayat veriyor: ‘İsyan etmek haktır.’ Alanları,sokakları ve sembolik yerleri işgal ediyorlar; yürüyorlar, özgürlük, ‘gerçek demokrasi’ ve yeni bir hayat arzuluyorlar. Hükümetin muhafazakar politikalarından vazgeçmesini yoksa istifa etmesini istiyorlar. Devletin polisinin şiddetli saldırılarına karşı koyuyorlar.

Bunlar benim doğrudan ayaklanmanın özellikleri dediğim: popüler devrimci politik hareketin potansiyel güçlerinden biridir -eğitimli gençlik ve maaşlı küçük burjuvanın- kendi adına gerici hükümete karşı çıkmasıdır. Şunu içtenlikle söylüyorum: bunu yapmak haktır! Ama bunu yapmak önümüze bu başkaldırının süresi ve ölçeği sorununu çıkarmaktadır. Harekete geçmek doğrudur, ama düşünsel bağlamda ve gelecek için bunun asıl sebebi nedir?    Bütün sorun bu cesur ayaklanmanın gerçek bir tarihi ayaklanmanın yolunu açıp açamayacağıdır. Ortak sloganlar altında yalnızca bir değil yeni devrimci politikanın pek çok aktörünü (örneğin eğitimli gençlik ve orta sınıf, işçi sınıfı gençliğinin geniş kısmı, işçiler, kadınlar, düşük ücretli çalışanlar, ve daha pek çoğu) bir araya getiren ayaklanma tarihidir, sadece Tunus ve Mısır’da gördüğümüz budur ki mücadelenin sonucu bu ülkelerde hala belirlenmiş değildir. Bu doğrudan isyanın kitlesel bir topluluğa doğru ilerlemesi yeni bir örgütlülükle düzenlenen bir politika olasılığı yaratıyor, sürdürülebilir bir politika, halkın gücüyle poltik fikirlerin paylaşımını kaynaştıran ve böylece ülkenin genel durumunu toptan değiştirebilecek güce ulaşıyor.

Biliyorum ki bir kısım Türk arkadaşlarımız bunun tamamen farkındadırlar. Özellikle şu üç şeyi biliyorlar: yanlış bir çelişkiyi göz önünde bulundurmamalı ; hareket ‘Batı Arzusu’ yoluna girmemeli. Şu anda bilinmeyen politik örgütlenme formları yaratarak halk kitleleriyle, işçilerle, küçük işverenle, kadınlarla, çifçilerle, işsizlerle, yabancılarla, ve daha fazlasıyla, kendi arasındaki bağı kurmalıdır.

Örneğin bugün Türkiye’de asıl çelişki muhafazakar İslam diniyle ve düşünce özgürlüğü arasında mıdır? Böyle olduğunu düşünmenin tehlikeli olduğunu biliyoruz, ama her şeyin ötesinde kapitalist Avrupa’da genel kanı bu şekildedir. Tabi ki, mevcut Türk hükümeti baskın dine bağlılığını açıkça beyan ediyor. Bu İslam dini, fakat sonuçta bu bilindik bir olaydır: bugün bile, Almanya Hristiyan demokratlar tarafından yönetiliyor, Amerikan başkanı yeminini İncil üzerine ediyor, Rusya’da başkan Putin sürekli Ortodoks din adamlarını tatmin etmeye çalışıyor, ve İsrail hükümeti Yahudi dinini kullanıyor. Gericiler her yerde ve her zaman dini, popüler kitleleri yanlarına çekmek için kullandılar; bunun özellikle ‘İslam’la ilgisi yok. Ve bu hiçbir şekilde din ve düşünce özgürlüğü arasındaki karşıtlık Türkiye’deki şu anki mevcut muhalefeti bu şekilde görmeye sebep olmamalıdır. Net olarak ortaya konması gereken dinin gerçek politik sorunları gizlemek için kullanılması, kitleler ve Türk kapitalizminin oligarşik yapılanması arasındaki temel çatışmanın gölgede bırakılmasıdır. Deneyimle sabittir ki, din kişisel, özel inanç açısından özgürlük politkalarına uyumlu değildir. Bu hoşgürü eğilimiyledir ki, din ve devlet erkinin karıştırılmaması ve insanların kendi içinde dini inanç ve siyasi kanaatleri arasında ayrım yapmaları, varolan ayaklanmayı tarihi bir başkaldırı niteliğine ve yeni bir politik yol icat etme yoluna sokmalıdır.

Benzer bir şekilde, arkadaşlarımız son derece emin oldukları, şu an Türkiye’de yaratılan şeyin ABD, Almanya ya da Fransa gibi zengin ve güçlü ülkelerde hali hazırda var olan şeyin arzusu olamaz. ‘Demokrasi’ kelimesi bu bağlamda muğlaktır. İnsanlar toplumun gerçek bir eşitliğe yürüyen yeni bir örgütlenmesini mi icat etmek istiyorlar? ‘Dini’ hükümetin kölesi olduğu, fakat Türkiye’de, Fransa’da da görüldüğü ve tekrarlanabileceği gibi din karşıtı kesimlerin de hizmet ettiği kapitalist oligarşiyi mi yıkmak istiyorlar? Ya da merkez Batı ülkelerinde orta sınıfın yaşadığı gibi mi yaşamak istiyorlar? Hareket toplumsal eşitlik ve özgürlük fikriyle mi yönlendiriliyor? Yoksa Batı-tarzı bir ‘demokrasinin’ temel dayanağı olan ve sermayenin otoritesine tamamıyla bağlı olan yerleşik bir orta sınıf yaratma arzusu mudur? Gerçek politik anlamıyla bir demokrasi mi kurmak istiyorlar, zenginler ve toprak sahipleri üzerinde halkın gerçek gücünü uyguladığı, yoksa şu anki batılı anlamda en vahşi kapitalizm etrafında bir anlaşma, yeter ki orta sınıf da bundan payını alabilsin ve iş dünyasının temel işleyişlerine, emperyalizme, ve dünyanın yokedilmesine karışılmadığı sürece istediği gibi yaşayıp konuşabilsin? Bu seçim şu anki başkaldırının sadece Türk kapitalizminin modernleşmesi ve dünya pazarına uyumlu hale gelmesi, yaratıcı bir özgürlük siyasetine uyumlanıp Komünizmin evrensel tarihine yeni bir hız verip vermeyeceğini belirleyecektir.

Ve bunun için nihai kriterler aslında geyet basittir: eğitimli gençlik onları tarihi bir ayaklanmanın diğer potansiyel aktörlerine yakınlaştıracak adımları atmalıdır. Hareketlerinin heyecanını kendi sosyal varlıklarının dışına yaymalıdırlar. Geniş kitlelerle birlikte yaşam, düşünce, yeni siyasetin pratik yeniliklerini paylaşım araçları yaratmalıdırlar. Kendi çıkarları için içlerinde yükselen ‘Batı’ tipi demokrasiye uyum sağlama arzularından (ki bu dünya sermaye ve mal pazarına uyum sağlamış bir oligarşik gücün basit, kendine çıkarına hizmet eden, seçilen ve kusurlu bir demokrasinin müşterisi olan orta sınıfın varolmasını sağlamak arzusudur) vazgeçmelidirler. Buna kitlelerle bağ kurmak denir. O olmadan, şu anki hayranlık uyandıran ayaklanma daha uyumlu ve köleliğin daha tehlikeli bir haline dönüşerek sona erer, tıpkı bizim kendi kapitalist toplumlarımızda alışık olduğumuz gibi.

Biz Fransa’nın, emperyalist Batının diğer ülkelerinin, entellektüel ve militanları olarak sizden bizimkine benzer bir durumun ortaya çıkmasından sakınmanızı rica ediyoruz. Size, sevgili Türk arkadaşlarımıza diyoruz ki; bize yapacağınız en büyük iyilik bu ayaklanmanızın sizi bizim olduğumuzdan daha farklı bir yere götürdüğünü kanıtlamanızdır. Yani bugün bizim yaşlı, hasta ülkelerimizin içinde olduğu maddi ve entellektüel anlamda çürümenin mümkün olmadığı bir durum yaratmaktır.

İyi ki modern Türkiye’de arkadaşlarımız arasında bizim gibi olmak gibi bir yanlış hevesten uzak duracak etmenlerin olduğunu biliyoruz. Bu büyük ülke, uzun ve çileli tarihiyle bizi şaşırtabilir ve şaşırtmalıdır da. Politik ve tarihi bir yeniliğin hayat bulması için ideal yerdir.   Yaşasın Türkiye gençliğinin ve yoldaşlarının ayaklanması! Yaşasın geleceğin siyasetinin yeni yuvasının yaratılışı!