FMHS-23 ~ Ebediyet Edebiyatı ~

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı

tv head propaganda

Ebediyet Edebiyatı

Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte zerre kadar tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu göz önünde bulundurarak ben de modaya uydum ve şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı yazmaya koyuldum. Ama benim ötekilerden farkım yazmakta olduklarımın geçmişte yaşadıklarımdan ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarımın şimdim ve olası geleceğim üzerindeki etkilerini konu alması. Yani hayli spekülatif bir denemeyle karşı karşıyayız burada. Bu gerekli teferruatı da paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına neden insanların büyük bir kısmının kendilerinden üstün olduğunu bildikleri diğer insanların kuyusunu kazmaya meyilli oldukları üzerine bir miktar ahkâm kesebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmaya muktedir olduğunu da akılda tutarak bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, aşağılık kompleksi sosyal hayata üstünlük kompleksi şeklinde yansıyan patolojik bir ruhsal durumdur. Ruh doktorları kendilerinin de aynı sorundan mustarip olduklarını bildikleri için olsa…

View original post 3,394 more words

Sanat, Felsefe, Politika, Gezi ve Ötesi ~ Rancière, Žižek, Sloterdijk, Erdem, Acar, Jackson, Cage, Virno, Gržinić (Varlık, Eylül 2013)

mailing
Dosya: Sanat ve Politika – Jacques Rancière, Slavoj Žižek, Peter Sloterdijk, Cengiz Erdem, Barış Acar, Thomas H. Jackson, John Cage, Paolo Virno, Marina Gržinić

SANATIN POLİTİKASI / Dosya / Varlık – Eylül 2013

Sanatın Politikası – Barış Acar Sayfa:3

Gezi Direnişi’yle beraber sanat dünyasında, belki de uzun zamandır tanık olmadığımız kadar canlı bir biçimde, yeniden sanat ve politika ilişkisi konuşulmaya başlandı. Ne ki, konu üzerine giden çalışmalar, genellikle 80 öncesi sol gelenekten devralınmış politik sanat argümanlarını tekrar etmekten ya da soğuk savaş boyunca emperyalist dünyadan yayılan küçümseyici ciddiyetsizliği yansıtmaktan öteye gidemedi. Bunların dışında kişisel çabalarla sanatın politikasını ele almaya çalışan girişimler ve 21. yüzyıl aktivizminin sanatsal boyutunu değerlendirme çabaları da oldu elbet. Ancak çoğu zaman bu kişisel çabalar yeteri kadar destek bulamadı ya da sosyolojik saptamaların cazibesine kapılıp sanat alanını terk etmeye eğilim gösterdiler. Varlık dergisi için hazırladığımız “Sanatın Politikası” dosyası bu noktada sanatlar açısından geniş kapsamlı bir bakış ortaya koymayı hedefliyor. Kısa bir zaman aralığında, dergi yetkililerinin de büyük gayretiyle, şiirden müziğe, siyaset felsefesinden bilgi teorisine kadar konuyla ilgisi olduğunu düşündüğümüz önemli metinleri bir araya getirmeye çalıştık. Gezi Direnişi gibi tarihsel bir olayın ardından aynı kavram ve yöntemlerle eskide kalmış tartışmaları yinelemenin ötesine geçerek, sanatların içinde uzun zamandır soluk alıp vermekte olan politikayı, –Walter Benjamin’in öne sürdüğü terimle ifade edecek olursak– “şiirsel politika”yı ele almamızı sağlayacak bakış açılarını araştırmayı denedik. Gezi Direnişi’nin hepimize gösterdiği gibi, o ya da bu politikanın temsili olmayan, sanatın dünyada yer tutma biçimi ve kendi yapıp etme tarzından kaynaklanan poetik bir politika sanıyoruz ki o kadar uzak ve yabancı değil.

Duyuları Olanın Dağılımı: Siyaset ve Estetik – Jacques Rancière Sayfa:4

Sanatlar, egemenlik ya da özgürlük projelerine, olsa olsa verebileceklerini verirler, yani son derece basit bir dille söylemek gerekirse, onlarla paylaştıkları şeyleri verirler: bedensel konum ve hareketleri, konuşma işlevlerini, görülür olan ile görülmez olanın dağılımını.

Rancière’in Dersi – Slavoj Žižek Sayfa:8

Brecht, 1953 tarihli (1956’da yayımlanan) ünlü kısa şiiri “Çözüm”de, işçilerin isyanı karşısında Komünist nomenklatura’nın kibrini alaya alır: “Hükümetin halkı feshedip bir başkasını seçmesi daha kolay olmaz mıydı?” Ne var ki, bu şiir siyasal açıdan oportünist olmakla, Brecht’in Neues Deutschland’da yayımlanan Doğu Alman Komünist rejimi ile dayanışma mektubunun zıddı olmakla kalmaz (sözü dolandırmadan belirtmek gerekirse, Brecht iki yanı da idare etmek, hem rejime desteğini duyurmak hem işçilerle dayanışmasını üstü kapalı dile getirmek istiyordu, öyle ki kim kazanırsa kazansın, kazanan tarafta olacaktı), kuramsal-siyasal anlamda yanlıştır da.

Bilginin Kinizmi – Peter Sloterdijk Sayfa:14

Bilgi alanında kinik dürtünün tarihini yazmak isteseydik, bu tarih, yerginin felsefî tarihi, daha doğrusu yergisel zihnin fenomenolojisi biçimini alırdı; mücadele eden bilincin fenomenolojisi ve sanat dallarında düşünülen şeylerin tarihi (yani, sanatın felsefî tarihi) olurdu. Böyle bir tarih yazılmamıştır, ilkeler tarihsel dayanak olmadan anlaşılır kılınabilse yazılması gerekmezdi de.

Alain Badiou’nun Olay Felsefesi ve Gezi Ruhu’nun Hakikati – Cengiz Erdem Sayfa:18

Gezi Ruhu’nun evrensel bir hakikat formunda zuhur etmesi ise özellikle genç kuşağın iktidarın söylemlerini ironi ve mizah vasıtasıyla sürekli yapıbozuma uğratması ve internet üzerinden tüm o sloganları görselleriyle birlikte anında tüm dünyaya yaymaktaki başarısının ürünü olmuştu. Bu vesileyle de işte kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılan Gezi Direnişi dünyada yaşayan tüm muhalif kesimlerin takdirini toplamıştı.

Sanatın Politikası Nasıl Kurulur? – Barış Acar Sayfa:24

Hakikate ya da hakikatlere dair fikrimiz ne olursa olsun onun üzerine refleksiyonu öne sürerek nesneden uzaklaşan tutum yerine Rancière’in önerisi, nesneyi ve onunla kurduğumuz ilişkiyi düzenleme yeteneğimizle özneyi yeniden ele almayı sağladığı için ilgi çekicidir. Kendini “olay”ın içinde tanıyan/tanımlayan bu özne kanımızca Badiou’nun önerisinden de çok uzak değildir.

Ezra Pound’un Poetik Politikası – Thomas H. Jackson Sayfa:28

Pound’un düşündüğü dinamik gerçekliğin tutarlılığı, Konfüçyüsçülüğün farkına varmasına yardım ettiği tutarlılık, hayli incelikli bir türdendir. Pound, Yeats’in “düzen” denilen bir şeye karşı faşistçe düşkünlüğünü paylaşıyormuş gibi gösterilebilir. Ancak Pound için “düzen” hâlâ kinetik, dinamik ve karmaşıktır ve bunu anlayabilecek incelikte bir zihniyet gerektirir.

Amerika’da Deneysel Müzik Tarihi – John Cage Sayfa:32

Bir defasında da, Sri Ramakrishna’ya şöyle bir soru sorulmuştu: “Madem Tanrı iyi, dünyada neden kötülük var?” Şöyle cevap verdi: “Meseleyi derinleştirmek için.”

Virtüözite ve Devrim – Paolo Virno Sayfa:35

Radikal İtaatsizliğin, Ölçüsüzlük erdeminin yakın akrabası olduğu düşünüldüğünde, direniş hakkı “meşruluk ve “gayri meşruluk” açısından gayet güncel bir kavram hissi verir. Cumhuriyetin temeli iç savaş olasılığından kaçınır, ama sınırsız bir Direniş Hakkı’nı kabul eder.

Marina Gržinić ile Söyleşi – Barış Acar Sayfa:42

Bugün sanat ve beşeri bilimlerde yapılan şey kavramsal sonsuzluk, insan sonrası dönem yahut kavramsal anti-hümanizmaya yönelik bir araştırma süreci. Çünkü insan ırkı küresel kapitalist sistem için tek kelimeyle boğucu. Dünyanın çevresel bölgeleri için durum bugün daha iyi olabilir, ancak aynı zamanda ciddi bir yıkım, kıyım ve köleleştirme süreci ile de karşı karşıyayız.

Yazılar: Romancı Örnek Okuruna Yol Gösteriyor (Mehmet Rifat) – Mehmed Uzun’un Romanlarında Kadın İmajı (Mine Şengül) – Metin Kaçan’a Tanıklık (Demir Özlü) – Esneyen Adam’ın Başına Gelenler (Melike Belkıs Aydın) – Bellek Tutulması (Feridun Andaç) – Dil ile Anlam Arasında Mesnevî-i Manevî (Hayri K. Yetik) – Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Kurucu Kuşağından Sadri Ertem (Çiğdem Ülker) – Kalp Ağrısı’nda Sindrella Kompleksi (İlkim Odabaş) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş) – Yeni Öyküler Arasında (Jale Sancak)

Şiir: Hüseyin Alemdar, Harun Atak, Yücelay Sal, Cenk Gündoğdu, Can Sinanoğlu, Aysar Küçükyumuk

Öykü: Deniz Özbeyli, Engin Barış Kalkan

Varlık Kitaplığı: “Haiku’ş” / Adil İzci (Mine Ömer) – “Geçmişin İçindeki Geçmiş” / Ebubekir Eroğlu (Atakan Yavuz) – “Görünen İnsan” / Bela Balazs (Nuriye Bilici) – Nurduran Duman ile Söyleşi (Gülce Başer) – “İnsanın Üşüdüğü Yer” / Cevat Turan (Ayhan Şahin) – Birgül Oğuz ile Söyleşi (Ayşe Aldemir) – Ali Budak ile Söyleşi (Hande Sonsöz) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Yeni Yayınlar (Reyhan Koçyiğit)

Varlık bu ay da Bakış Açısı, Bir Bakışı Solduran Zaman, Not Defteri, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

via Varlık Dergisi Eylül 2013 ~ Dosya: Sanatın Politikası

Türkiye Halkları Ayaklanıyor ~ Alain Badiou

#direnbadiou

Tüm Türkiye’de eğitimli gençliğin büyük bir bölümü şu anda hükümetin baskıcı ve gerici uygulamalarına karşı büyük bir harekete öncülük ediyor. Bu benim ‘Tarihin Uyanışı’ adını verdiğim önemli bir andır. Dünyada pek çok ülkede bir kısım entellektüel ve orta sınıf tarafından eşlik edilen ortaokul,lise, üniversite gençliği Mao’nun meşhur sözüne yeniden hayat veriyor: ‘İsyan etmek haktır.’ Alanları,sokakları ve sembolik yerleri işgal ediyorlar; yürüyorlar, özgürlük, ‘gerçek demokrasi’ ve yeni bir hayat arzuluyorlar. Hükümetin muhafazakar politikalarından vazgeçmesini yoksa istifa etmesini istiyorlar. Devletin polisinin şiddetli saldırılarına karşı koyuyorlar.

Bunlar benim doğrudan ayaklanmanın özellikleri dediğim: popüler devrimci politik hareketin potansiyel güçlerinden biridir -eğitimli gençlik ve maaşlı küçük burjuvanın- kendi adına gerici hükümete karşı çıkmasıdır. Şunu içtenlikle söylüyorum: bunu yapmak haktır! Ama bunu yapmak önümüze bu başkaldırının süresi ve ölçeği sorununu çıkarmaktadır. Harekete geçmek doğrudur, ama düşünsel bağlamda ve gelecek için bunun asıl sebebi nedir?    Bütün sorun bu cesur ayaklanmanın gerçek bir tarihi ayaklanmanın yolunu açıp açamayacağıdır. Ortak sloganlar altında yalnızca bir değil yeni devrimci politikanın pek çok aktörünü (örneğin eğitimli gençlik ve orta sınıf, işçi sınıfı gençliğinin geniş kısmı, işçiler, kadınlar, düşük ücretli çalışanlar, ve daha pek çoğu) bir araya getiren ayaklanma tarihidir, sadece Tunus ve Mısır’da gördüğümüz budur ki mücadelenin sonucu bu ülkelerde hala belirlenmiş değildir. Bu doğrudan isyanın kitlesel bir topluluğa doğru ilerlemesi yeni bir örgütlülükle düzenlenen bir politika olasılığı yaratıyor, sürdürülebilir bir politika, halkın gücüyle poltik fikirlerin paylaşımını kaynaştıran ve böylece ülkenin genel durumunu toptan değiştirebilecek güce ulaşıyor.

Biliyorum ki bir kısım Türk arkadaşlarımız bunun tamamen farkındadırlar. Özellikle şu üç şeyi biliyorlar: yanlış bir çelişkiyi göz önünde bulundurmamalı ; hareket ‘Batı Arzusu’ yoluna girmemeli. Şu anda bilinmeyen politik örgütlenme formları yaratarak halk kitleleriyle, işçilerle, küçük işverenle, kadınlarla, çifçilerle, işsizlerle, yabancılarla, ve daha fazlasıyla, kendi arasındaki bağı kurmalıdır.

Örneğin bugün Türkiye’de asıl çelişki muhafazakar İslam diniyle ve düşünce özgürlüğü arasında mıdır? Böyle olduğunu düşünmenin tehlikeli olduğunu biliyoruz, ama her şeyin ötesinde kapitalist Avrupa’da genel kanı bu şekildedir. Tabi ki, mevcut Türk hükümeti baskın dine bağlılığını açıkça beyan ediyor. Bu İslam dini, fakat sonuçta bu bilindik bir olaydır: bugün bile, Almanya Hristiyan demokratlar tarafından yönetiliyor, Amerikan başkanı yeminini İncil üzerine ediyor, Rusya’da başkan Putin sürekli Ortodoks din adamlarını tatmin etmeye çalışıyor, ve İsrail hükümeti Yahudi dinini kullanıyor. Gericiler her yerde ve her zaman dini, popüler kitleleri yanlarına çekmek için kullandılar; bunun özellikle ‘İslam’la ilgisi yok. Ve bu hiçbir şekilde din ve düşünce özgürlüğü arasındaki karşıtlık Türkiye’deki şu anki mevcut muhalefeti bu şekilde görmeye sebep olmamalıdır. Net olarak ortaya konması gereken dinin gerçek politik sorunları gizlemek için kullanılması, kitleler ve Türk kapitalizminin oligarşik yapılanması arasındaki temel çatışmanın gölgede bırakılmasıdır. Deneyimle sabittir ki, din kişisel, özel inanç açısından özgürlük politkalarına uyumlu değildir. Bu hoşgürü eğilimiyledir ki, din ve devlet erkinin karıştırılmaması ve insanların kendi içinde dini inanç ve siyasi kanaatleri arasında ayrım yapmaları, varolan ayaklanmayı tarihi bir başkaldırı niteliğine ve yeni bir politik yol icat etme yoluna sokmalıdır.

Benzer bir şekilde, arkadaşlarımız son derece emin oldukları, şu an Türkiye’de yaratılan şeyin ABD, Almanya ya da Fransa gibi zengin ve güçlü ülkelerde hali hazırda var olan şeyin arzusu olamaz. ‘Demokrasi’ kelimesi bu bağlamda muğlaktır. İnsanlar toplumun gerçek bir eşitliğe yürüyen yeni bir örgütlenmesini mi icat etmek istiyorlar? ‘Dini’ hükümetin kölesi olduğu, fakat Türkiye’de, Fransa’da da görüldüğü ve tekrarlanabileceği gibi din karşıtı kesimlerin de hizmet ettiği kapitalist oligarşiyi mi yıkmak istiyorlar? Ya da merkez Batı ülkelerinde orta sınıfın yaşadığı gibi mi yaşamak istiyorlar? Hareket toplumsal eşitlik ve özgürlük fikriyle mi yönlendiriliyor? Yoksa Batı-tarzı bir ‘demokrasinin’ temel dayanağı olan ve sermayenin otoritesine tamamıyla bağlı olan yerleşik bir orta sınıf yaratma arzusu mudur? Gerçek politik anlamıyla bir demokrasi mi kurmak istiyorlar, zenginler ve toprak sahipleri üzerinde halkın gerçek gücünü uyguladığı, yoksa şu anki batılı anlamda en vahşi kapitalizm etrafında bir anlaşma, yeter ki orta sınıf da bundan payını alabilsin ve iş dünyasının temel işleyişlerine, emperyalizme, ve dünyanın yokedilmesine karışılmadığı sürece istediği gibi yaşayıp konuşabilsin? Bu seçim şu anki başkaldırının sadece Türk kapitalizminin modernleşmesi ve dünya pazarına uyumlu hale gelmesi, yaratıcı bir özgürlük siyasetine uyumlanıp Komünizmin evrensel tarihine yeni bir hız verip vermeyeceğini belirleyecektir.

Ve bunun için nihai kriterler aslında geyet basittir: eğitimli gençlik onları tarihi bir ayaklanmanın diğer potansiyel aktörlerine yakınlaştıracak adımları atmalıdır. Hareketlerinin heyecanını kendi sosyal varlıklarının dışına yaymalıdırlar. Geniş kitlelerle birlikte yaşam, düşünce, yeni siyasetin pratik yeniliklerini paylaşım araçları yaratmalıdırlar. Kendi çıkarları için içlerinde yükselen ‘Batı’ tipi demokrasiye uyum sağlama arzularından (ki bu dünya sermaye ve mal pazarına uyum sağlamış bir oligarşik gücün basit, kendine çıkarına hizmet eden, seçilen ve kusurlu bir demokrasinin müşterisi olan orta sınıfın varolmasını sağlamak arzusudur) vazgeçmelidirler. Buna kitlelerle bağ kurmak denir. O olmadan, şu anki hayranlık uyandıran ayaklanma daha uyumlu ve köleliğin daha tehlikeli bir haline dönüşerek sona erer, tıpkı bizim kendi kapitalist toplumlarımızda alışık olduğumuz gibi.

Biz Fransa’nın, emperyalist Batının diğer ülkelerinin, entellektüel ve militanları olarak sizden bizimkine benzer bir durumun ortaya çıkmasından sakınmanızı rica ediyoruz. Size, sevgili Türk arkadaşlarımıza diyoruz ki; bize yapacağınız en büyük iyilik bu ayaklanmanızın sizi bizim olduğumuzdan daha farklı bir yere götürdüğünü kanıtlamanızdır. Yani bugün bizim yaşlı, hasta ülkelerimizin içinde olduğu maddi ve entellektüel anlamda çürümenin mümkün olmadığı bir durum yaratmaktır.

İyi ki modern Türkiye’de arkadaşlarımız arasında bizim gibi olmak gibi bir yanlış hevesten uzak duracak etmenlerin olduğunu biliyoruz. Bu büyük ülke, uzun ve çileli tarihiyle bizi şaşırtabilir ve şaşırtmalıdır da. Politik ve tarihi bir yeniliğin hayat bulması için ideal yerdir.   Yaşasın Türkiye gençliğinin ve yoldaşlarının ayaklanması! Yaşasın geleceğin siyasetinin yeni yuvasının yaratılışı!

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm (1-4) Afrika Pazar

correlationist propaganda

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -1-  AfrikaPazarSayi348

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -2- AfrikaPazarSayi349

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -3- AfrikaPazarSayi350

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm  -4- AfrikaPazarSayi351

Üç Silahşörler’in Akla Zarar B Plânı

Buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere ölümsüzlük bilincine ulaşmak için ölümlülük bilincini son noktasına kadar götürüp tersine dönmesini sağlamak gerektiği aşikârdır. Ölümsüzlük teorimize neşter vurmaya meyilli okuyucularımızın muhtemel sorularını daha sorulmadan anlamsız kılmak için özellikle kaleme aldığımız bu değerli bilgiler de paylaşıldığına göre, herhalde artık anlatıya kalındığı yerden devam edilebilir. Peki ama nerede kalmıştık? Tabii ki Dr. Lawgiverz’e karşı geliştirilen B planında. Hatırlayacağınız gibi üç silahşörlerin hazırladığı plana göre Dr. Lawgiverz paranoyaya maruz bırakılacak ve intihar etmesi sağlanacaktı. Ancak bu noktada belirtmek gerekir ki doktorda öyle psikolojik savaşlara yenik düşecek göz yoktu, yoktur. Ne de olsa o kariyeri boyunca insan ruhunu didik didik ederek psikanalizle felsefeyi yepyeni bir ilişki içine sokmak suretiyle düşünce alanında rahatlıkla bir devrim olarak nitelendirebileceğimiz açılımlara zihinsel rahimlik etmiştir.

Telefon çaldığında Dr. Lawgiverz kırmızı şarabını yudumluyor ve bir vecd hâlinde orijinal el sarımı Havana purosunun tütününü piposuyla tüttürüyordu. Adeta dünyadaki her şey gayet normalmiş, ortada evrene dair aksi giden hiçbir durum yokmuş gibi bir havası vardı doktorun, ilginçtir sevgili okur, ve/fakat bir o kadar da gerçektir bu. Arayan ne aşkına yenik düşüp tekrar birleşmek istediğini bildirmek için karısı, ne astro-fizik alanındaki son bulgularını paylaşmak arzusuyla yanıp tutuşan kadim dostu Japon bilim-adamı, ne de televizyonlara ne olduğunu açıklığa kavuşturması beklenen Tekvin’di sevgili okur; zira arayan dünya devletleri ortak platformu’na bağlı istihbarat teşkilatı baş sorumlusundan başkası değildi.

Dr. Lawgiverz’le mi görüşüyorum acaba?

Evet, benim, siz kimsiniz?

Benim kim olduğum önemli değil, önemli olan sizin kim olduğunuz ve ne yapmaya çalıştığınız.

Söylediklerinizin içini doldurmanızı rica edeceğim sizden.

Söylediklerimin içi zaten dolu; senin düşündüklerin ve yaptıklarınla dolu.

Dünyanın insandan bağımsız düşünülebilmesi gerektiği yönündeki spekülasyonlarımdan söz ediyor olmalısınız.

Evet, onlardan söz ediyorum. Geçtiğimiz gün yaptığınız konuşmayı dinledik ve şüphelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha anladık. Kısacası doktor, sizin güneşin söneceği yönündeki asılsız iddianın kaynağı olduğunuzu düşünüyoruz. Bununla da kalmıyor ve sizi bu iddiayı ortaya atarken bilime hizmet etmek maksadını değil, dünyamızın mevcut düzenini oluşturan neo-liberal global kapitalizmin temellerini dinamitlemek maksadını taşıdığınızdan şüpheleniyor ve sizi bir dizi akla zarar suçla itham ediyoruz.

Şimdi de teorik terörist olduk öyle mi?

Neden, daha önce olduğunuz başka şeyler de mi var yoksa?

Hayır müfettiş, kastettiğim o değildi, daha önce hiç böyle bir şey olmamıştım zira. Kastettiğim daha ziyade şuydu ki benim söylemimle güneşin sönecek oluşu arasında kurduğunuz ilişki pek hoşuma gitti. Güneşsiz bir dünyada insan da olamayacağından dünyanın insandan bağımsız kendinde-şey olarak nasıl bir yer olabileceğini tahayyül etmek kalıyor çünkü dünyayı değiştirebilmek için geriye. İnsansız bir dünya tahayyül edebilirsek, insan merkezli düşünceden kurtulur ve dünyayı güneş sistemine hapsolmuşluktan kurtarıp ait olduğu yere, yani evrenin sonsuzluğuna kavuşturabiliriz. İnsansız bir dünyayı tahayyül edebilmek için bir ölümsüz gibi düşünebilmek gerektiğini ise söylemeye bile gerek yoktur herhalde. Ama bu noktada belirtmeliyiz ki ölümlülere, yani dirilere has bir özellik olan düşünme kapasitesi, yarattığı sınırsız düzey sayesinde, ki bunu sonlu bir varlık olan insanın sonsuzluğu düşünüp matematiksel olarak açıklayabilmesinden anlıyoruz, düşüncenin sonsuzluğu hâlihazırda kendi içinde barındırıyor olduğunu gösterir. Düşüncenin öznesi olmaktan ziyade ta kendisi olan insan ise bu anlamda ölmsüzlüğü bünyesinde barındırıyor demektir. Buradaki önemli nokta söz konusu ölümsüzlüğün fiziksel ölümsüzlük olmaktan ziyade metafiziksel ölümsüzlük olduğudur. Yani epistemolojik bağlamından tamamen koparılmış salt ontolojik bir düzlemde zuhur eden düşünce olayı. Bir olay olarak düşüncenin zuhru için gereken yüzey elbette ki maddi olacaktır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki bu maddi yüzey Aristoteles’in çizdiği sınırlar içine hapsolmuş fizik anlayışını aşan bir maddi düzeydir. Metafiziğiksel düzlemin maddenin uzantısı olduğunu ortaya koyan aşkınsal materyalizm işte bu tarz bir düşüncenin ürünüdür. Özellikle Schelling tarafından geliştirilen bu felsefi yaklaşım, Fichte’nin Kant‘ı radikalleştirmek suretiyle idealizmin doruğuna çıkmasına bir tepki olarak maddenin yeniden ön plana çıkarılmasını içerir. Maksadı yeni bir doğa felsefesi geliştirmek olan Schelling’e göre maddenin madde-ötesi etkileri vardır ve yaratılan söz konusu madde-ötesi etkiler maddeyi aşatığı gibi, madde de onları aşar. Birbirine aynı anda hem içkin hem de aşkın olan iki farklı varlık boyutundan, daha doğrusu varlığın iki farklı düzleminden söz ediyoruz demek ki burada. Bunlardan biri beş duyumuzun duyumu dahilinde olan görünen(fenomenal) düzey, diğeri ise beş duyumuzla ulaşamayacağımız ama zihnimizle algılayabileceğimiz(numenal) düzeydir. Önceleri Spekülatif Realizm, sonraları Spekülatif Materyalizm, en son olarak da Transendental Materyalizm adını vermeyi uygun bulduğumuz bu teorinin amacı, özne ve nesnenin diğer adları olan fenomenal ve numenal düzeyler arasındaki ilişkiyi bağlılaşımcılıktan koprarak, söz konusu ikiliğin üstesinden gelmek yerine onu bir gerçek olarak kabul edip bu iki düzey arasında nasıl daha sağlıklı ve üretken bir ilişki kurulabileceğini kuramsallaştırmaktır.

Sizi sizden felsefe dersleri almak için aramadım doktor. Bilmenizi isterim ki gözümüz üstünüzdedir, bir başka deyişle zan altındasınız. Eylem ve söylemlerinizi dünyayı kaosa sürüklemek yönünde sürdürmeye devam ederseniz sizi uyarmakla yetinmeyecek, daha etkili önlemlere baş vuracağız. Bu söylediklerimi ise dostça bir uyarı olarak alın lütfen. İyi günler…

İyi günler müfettiş.

Her iki taraf için de bu konuşmayı daha fazla sürdürmenin bir anlamı yoktu. Görüldüğü üzere Dr. Lawgiverz’in bu durumda yapması gereken güneşin 4.5 yıl sonra söneceği yönündeki spekülasyonu ortaya atan o çılgın bilim-adamını bulup kendini aklamaktı. Her ne kadar Dr. Lawgiverz kapitalist düzenin topyekün imhasını savunuyor olsa da, dünyanın sonunun gelmesiyle doğrudan bir ilişkisi olmasını istemiyordu. Dr. Lawgiverz’e göre kapitalizmin sonunu hayal etmek, dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor geliyordu insanlara. O yüzden de işte bu spekülasyonlar prim yapmıştı. Oysa kendisinin yıllardır yazdığı kitaplar, makaleler, yaptığı konuşmalar, verdiği seminerler zerre kadar etkilememişti neo-liberal sistemin işleyişini ve kapitalizmin operasyonlarını. Ne zaman ki “Spekülatif Realizm”deki spekülasyon kelimesi, “güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olduğu yönündeki spekülasyonlar”daki spekülasyon kelimesiyle örtüştü, Dünya Devletleri Ortak Platformu da işte o zaman harekete geçip son dönemlerde spekülasyon sözcüğünü en çok kullanan kişi olmakla kalmayıp, üstüne üstlük bir de insandan bağımsız bir dünya düşüncesiyle iktidarı kapitalin(idea) elinden alıp doğaya(gerçek) veren Dr. Lawgiverz’in peşine düştü.

Üç Silahşörler haince plânlarını yürürlüğe koymuş ve plânın ilk aşaması olan “telefonla gerginlik ve korku yaratma” safhasını başarıyla hayata geçirmişti. Şimdi sıra, bekleyip söz konusu plânın Dr. Lawgiverz üzerindeki yıkıcı etkilerini gözlemlemeye gelmişti. Dr. Lawgiverz elbette ki ölümden korkan bir insan değildi. Ne var ki bu onun da hepimiz gibi her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu gerçeğini değişitirmiyordu. Eğer nahak yere mahkum edilmek istemiyorsa derhal Gilles Deleuze’ün intiharı ve felsefesi arasındaki ilişki üzerine düşünmeyi bir tarafa bırakıp, bulması gereken o çılgın bilim-adamını bulması gerekiyordu. Oysa Dr. Lawgiverz’e göre Deleuze seçtiği ölüm biçimiyle kendi felsefesine son noktayı koymaktan ziyade, hem kendi felsefesi içinde, hem de genel olarak felsefede içe dönük bir infılâk meydana getirmek suretiyle muazzam bir açılım yaratmıştır. Deleuze’ün seçtiği filozofları okuma stratejisini hatırlayacak olursak Dr. Lawgiverz’in düşüncesinin hiç de saçma olmadığına hükmedebiliriz. Hatırlanacağı üzere Deleuze’ün okuma stratejisinin temelinde yatan eylem okunan filozofun düşüncesinin içten patlatılmasını içermekteydi. Maurice Blanchot’dan farklı olarak Deleuze intiharı bile yeni yaşam biçimlerine açılan bir kapı olarak algılamaktaydı zira. Oysa Blanchot, her ne kadar ölümün bir açılım olabileceği fikrinde Deleuze’le hemfikir olsa da, son tahlilde intiharı, yani öznenin kendi ölüm sürecini maksimal düzeyde hızlandırmak suretiyle sona erdirmesi eylemini bir zayıflık belirtisi, bir yenilgi olarak görmekteydi. Bu noktada sanırız konuya açıklık getirmesi bakımından Deleuze’ün intiharıyla felsefesi arasındaki ilişkiye dair düşünceleri üretmekte olan beyine, yani Dr. Lawgiverz’in beynine nüfuz etmek suretiyle düşüncenin sonsuz labirentlerinde ufak bir gezintiye çıkmak pek yerinde olacaktır.

Deleuze’ün felsefesinin temelinde yatan gerçek kendisinin aşkınsal deneyimcilik(transcendental empiricism) öğretisini hayata geçirmeye cüret ve teşebbüs eden ilk filozof oluşudur. Bu gerçeğin idrakinden kuvvet alarak düşünmeye devam edecek olursak diyebiliriz ki Deleuze’ün intiharı felsefesiyle çok derin ve bir o kadar da yakın bir ilişki içerisindedir. İki farklı ölüm olduğunu dile getiren düşünür sayısı ise hiç de az değildir. Bunlardan başlıcaları olan Lacan, Blanchot ve Zizek arasından birini seçip iki ölüm, daha doğrusu ölümün iki farklı boyutu arasındaki farkı görebilmemiz içinse doğrudan Deleuze’ün yaşadığı ve öldüğü zamanda düşünmüş olan Blanchot’ya konsantre olmamız gerekir. Söz konusu konsantrasyonu hayata geçirdiğimiz takdirde zihnimizde zuhur edeceği üzere görürüz ki Deleuze’ün eyleminin ve söyleminin amacı doğrudan iki ölüm arasındaki farkı ortadan kaldırmak, yani pratik ve teori, özne ve nesne, beden ve zihin, eylem ve söylem arasında farka dayanmayan yeni bir ilişki kurmaktır. Farklılığın filozofu olarak bilinen Deleuze’ün birincil ölüm olan fiziksel ölüme karşı gerçeği zaman ve uzama hapsolmuş fiziksel düzlemi aşan içkin bir alana konumlandırdığı sanal ölümü tanımlarken Blanchot’yla aynı şeyi düşünmektedir. Ne var ki iş bu iki ölüm arasındaki boşluğu ortadan kaldırmaya gelince Blanchot’ya ters düşer. Zira Deleuze için hakikat tek bir ölümün çeşitli suretlerle kendini göstermesinden ibarettir. Sanal ölümün kendisi fiziksel ölüme sebebiyet verebilmekte ve iki ölüm arasındaki ayrımı anlamsız kılabilmektedir. Bir eylem biçimi olarak bilinçli bir şekilde kendi ölümüne sebep olmak öznenin kendisini aşabileceği noktalardan sadece biridir. Hayat ancak özneye içkin sonsuz bir boşluğun sonlu yansımalarından ibaret olabilir. Bu bağlamda ölüm her zaman ve her yerdeddir. Ölümden arınmış bir yaşam namümkün olsa bile, sonsuzluğu barındırabilecek sonlu varklıklar son derece mümkündür. Belki de Badiou’nun Deleuze’ü sonsuz çoğulluğu tekilliğe hapsetmekle itham etmesinin sebebi de budur, kim bilir…

Dr. Lawgiverz’in ölümlü varlıkların kendi ölümsüzlükleriyle yüzleşmesine dair bu düşünceleri anlam dünyasında öyle bir açılım yaratacaktı ki o artık asla kendisi gibi olmayacaktı. Düşünen bir varlık olarak Dr. Lawgiverz’in idrak ettiği şeyse şuydu sevgili okur: “Dünyayı değiştirebilmek için önce dünyayı anlamak gerekir.”

Aşılması gereken bir varlık olarak ölümlü insan kendisini neden ve nasıl aşması gerektiğini kavradığında hakiki özgürleşmeye doğru ilk adım da atılmıştır olur. Bu noktada akılda tutulması gereken husus mutlak özgürleşmenin ancak özgürlük kelimesi anlamını yitirdiğinde, yani özgürleşmeye gerek kalmadığında gerçekleşebileceğidir. Demek ki yaratılması gereken koşullar aslında ezelden beridir tahakkümü altında yaşadığımız “Güneş merkezli evren” fikrinden kurtulmayı mümkün kılacak niteliklere sahip olmalıdır. Güneşi merkeze almayan bir insan doğal olarak insanı da merkeze almayan bir insan olacaktır. Böylelikle kendisinin merkezde olmadığı güneşsiz bir dünyada insan kendinden bağımsız bir varoluş düşünebilecek, kendinden bağımsız bir dünya tahayyül edebilecektir. Hayal gücü ve aklın yaratıcı senteziyle ortaya yeni anlam dünyalarının çıkması ise hem gerekli, hem de zaten kaçınılmazdır. Bu noktada kaçınılmaz sözcüğünü kullanırken sakın ola determinist bir yaklaşımı benimsediğimiz sanılmasın, böyle bir gaflete düşülmesin. Zira bilakis bizim maksadımız determinizme ve idealizme karşı materyalist ve aşkınsal bir varoluş tarzını düşünümsel olarak hayata geçirmektir.

Konuya açıklık getirmek için Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm(spekülatif maddecilik) dediği, Adrian Johnston’un ise transendental materyalizm(aşkınsal maddecilik) dediği ve ruh ile beden arasındaki ilişkiyi mercekleri değiştirdikten sonra mercek altına alan yeni bir felsefi düşünüş usûlünden bahsedeceğiz şimdi. Az önce sözünü ettiğimiz insanı dünyadan, dünyayı ise insandan bağımsız düşünememe durumuna Meillassoux’nun verdiği ad bağlılaşımcılıkdır(correlationism). Bağlılaşımcılık Kant’ta en zayıf halindeyken, Fichte’de güçlenir ve idealizmin doruklarına kadar çıkar. Kant kendinde-şeyler’den oluşan numenal düzeyi düşünülebilir ama bilinemez bir şey olarak tanımlarken, Fichte numenal düzey diye bir şeyin olamayacağını, zira numenal düzeyi konumlayan öznenenin kendisinin fenomenal bir varlık olarak sadece fenomenler(görüngüler dünyası) düzeyinde düşünebileceğini ileri sürer. Dolayısıyla Kant’tan farklı olarak Fichte açıkça ortaya koyar ki kendinde-şeyler’in dünyası olarak numenal düzey bilinemez olmakla kalmaz, düşünülemez de. Çünkü Fichte’ye göre kendinde-şey’in onu düşünen öznenin fikrinden bağımsız olarak düşünülmesi imkânsızdır.

Bağlılaşımcılığın doruk noktasının Alman İdealizmi’nin de doruk noktası olması ise hiç de şaşırtıcı değildir. Bilndiği gibi Fichte’den sonra Schelling’le birlikte Alman İdealizmi kısa süreli bir doğaya ve maddeye dönüş yaşamış, fakat ne var ki Hegel’le birlikte tekrar kavramlar ve idealar dünyasına yönelerek diyalektik materyalizmin determinizmi gereği Mutlak İdealizm ve Mutlak Materyalizm arasında gidip gelmeye hapsolmuştu Nietzsche Zerdüşt’ü(Zarathustra) yaratıncaya kadar. Nietzsche’yle birlikte sarsılan Hegelci diyalektik materyalizm içine düştüğü ve kendisiyle birlikte materyalizmi de sürüklediği girdaptan ancak Lacan, Deleuze, Badiou ve Zizek sayesinde çıkabilecekti. Bu dört düşünürün ortak noktası ise düşüncenin kaynağında maddeyi görüyor olmalarıydı. Yani hakikat düşüncelerin, fikirlerin ve ideaların dünyaya hükmetmesi olmaktan ziyade, maddenin, doğanın, adlandırılamayanın, hiçliğin ta kendisinin düşünceleri doğuran etkenler olduğuydu. Fakat özellikle Zizek’in Hegel ve Lacan destekli aşkınsal materyalizmine baktığımız zaman görürüz ki asıl mesele maddenin düşünceyi doğurduğunu kavramak meselesi değil, maddeden doğan düşüncenin de maddeyi değiştirebilecek güce ve kudrete sahip olduğunu kavramak meslesidir. Zira ancak böylelikle diyalektik materyalizmin ölüm ve yaşam, aşkın ve içkin, sonlu ve sonsuz arasındaki rolleri değiştirmekten ibaret kısır döngüsü kırılarak aşkınsal materyalizme(transcendental materialsim) yönelmek suretiyle ruh ve beden, insan ve dünya, numenal ve fenomenal, düşünce ve varlık, madde ve düşünce, insanlık ve insanlıkdışı, ölüm ve yaşam, ölümlülük ve ölümsüzlük arasındaki ilişkiye yeni bir boyut kazandırılabilir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle onun ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamamız, sonra da bu anlayış çerçevesinde dünyayı insana hapsetmeksizin değiştirmeye yönelik eylemlere girişmemiz hem mümkündür, hem de gerekli.

Kısaca özne ve nesne olarak da anabileceğimiz tüm bu ikili zıtlaşmalar doğanın yapısı gereği vardır. Pek çok düşünür bu ikili zıtlaşmaların üstesinden gelip, özne ve nesnenin birlik ve bütünülüğünü vurgulamaya çalışmış, ve/fakat bu girişimlerinde başarısız olup sükûtu hayâle uğramıştır. Varlığın bu iki boyutunun asla ayrılmaz bir bütün olarak görülmemesi gerektiğini, bilâkis tıpkı Zizek’in yaptığı gibi bu ikiliğin muhafaza edilmesi gereken bir ikilik olduğunu söyleyen Ray Brassier işte tam da bu noktada transendental materyalizmin nihilist yüzü olarak çıkıyor karşımıza. Zizek’in Badiou’dan feyz alarak yaşamın merkezine sonsuzluğu bir boş küme olarak yerleştiren Lacan ve Hegel destekli transendental materyalizminden farklı olarak Brassier, Deleuze ve Guattari’den feyz alarak, özellikle non-philosophy kavramını yaratan Laruelle’in de etkisi altında, yaşamın merkezinde yaşamı aşan bir şey olarak bulunan kendinde-şey’in ölümsüzlük değil, ölümün ta kendisi olduğunu söyler. Ben olsam bir de ölümün aşılması namümkün bir şey olduğunu idrak edersek ölümün tahakkümü altındaki yaşamlarımızı, yani ölümlülüğümüzü bir nebze olsun aşardık diye eklerdim, diye düşünmekten kendini alamayacaktır Dr. Lawgiverz.