Hermetico-Promethean Postnihilism

 

tumblr_nwzndvBPVO1ujbbf2o1_500

To begin at the beginning we shall say that philosophy is the dialectical process of truth in time, it is an infinite questioning of that which is known, a continuity in change of the unknown, a practice of situating eternity in time. Without a relation to the requirements of one’s own time philosophy may still mean many things, but these do not amount to anything worthy of rigorous consideration much. This doesn’t mean that philosophy must have an absolute conception of good and constantly strive towards it. Quite the contrary, if anything, philosophy would much rather resist against the evil within this inconsistent multiplicty falsely named world. No, there is no one world against which philosophy can situate itself, but rather many multiplicities out of which philosophy infers meanings and values in accordance with a better future in mind. Not necessarily better than today, but less worse than it will have been if nothing is done to slow down worsening. So having an idea of a better future is not necessarily imposing a totality, an absolute conception of goodness upon the multiplicity of existents. What’s at stake might as well be that the resistance aganist evil in time is itself a creative act sustaining the less worse condition of future existence. It’s all bad and it can only get worse, the question is this: How can we decelarate this worsening condition of we humans, we animals and we the plants?

My interest in science in general and neuroscience in particular derives from this understanding of philosophical activity as a dialectical process in nature. For me science is not an object of philosophy but a condition of it. Presumably you can already hear Badiou’s voice here, and rightly so I must say. Badiou had once said that “philosophy is the conceptual organisation of eternity in time.” What, then, is dialectic? Dialectic is simply “the unity of opposites,” as Fredric Jameson defines it in his Valences of the Dialectic. Everything has within itself nothing and inversely. The self and the other are always already reconciled, but in order to actualise this unity philosophy splits the one in such a way as to sustain the process of its reconciliation within itself. The one is not, it all begins with two and continues ad infinitum. Of course a designation such as Hermetico-Promethean post-nihilism is paradoxical, but this being paradoxial is itself creative of the space out of which something not only new but also good, or less worse than that which is or could be, can emerge. That said, a positively altered future itself only ever emerges from a split introduced in-between the past and the present, the good and the bad…

12508976_1856266557930095_3944650031371649998_n

Now, I see nothing bad in interrupting the process of negativity, but needless to say one cannot achieve this by affirming it. One still needs negativity to interrupt negativity. It is in this sense that nihilism turned against itself becomes a condition of progressive philosophy. If science is making a huge progress while the whole planet is rapidly dying, what’s the point of that progress in science? It becomes a meaningless activity for its own sake. Without a future there can be no science either, but it is only by way of putting science into good uses that we can have a future. And when I say we I mean we humans, we animals and we the plants. Paradoxical though as it may sound, robots are of no concern to me, but enhancement technologies such as neuroplasticity softwares are…

I take whatever rings true to me in accordance with my intention. Intending something is not necessarilly willing without consciousness. One may be driven to anything at all, including willing nothingness as Nietzsche has taught us, adding that “man would much rather will nothingness than not will.” Although Nietzsche’s proclamation may be valid for some, it is not necessarily valid for all. To say again now what I’ve already said some other time, I’m still up for consciously desiring good life. That said, I reckon it’s not even worth mentioning that will, drive and desire are not the same thing. As for the difference between consciousness and self-consciousness, we must return to Hegel as always. There are indeed many illusions in this life, some for life yet some others not, some necessary while some irrelevant. Not that I am one, and yet it’s not for nothing that Hegel had once said, “the great man of his time is he who expresses the will and the meaning of that time, and then brings it to completion; he acts according to the inner spirit and essence of his time, which he realizes.” This, I think, is still true and ever will be, if we are to have a future worthy of the name, that is…

tumblr_nqicburCgS1uxt55go1_500

Kant-Hegel-Deleuze-Zizek Dörtgeni İçinden Çıkarak Doğanın Sonsuzluğunun İçkin Olduğu Aşkınsal Bir Anlam Dünyası Yaratan Transendental Materyalizm’in Ölümsüz Öznesi Schelling

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm

Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla ne denli derin bir bağlantı içerisinde olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Akılcılığın ışıkla ilgisi Kopernik ve Kant’tan beridir sürmekte… Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Belli ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle hakikat arasındaki ilişkiye paralel bir seyir izlemektedir ezelden beridir. Dünyayı değiştirebilmek için öncelikle onu anlamak gerektiği ise o kadar aşikâr ki, bunu ifade etmek ayıp kaçacak, hatta okuyucunun idrak kabiliyetine hakaret telâkki edilecek neredeyse. Güneşsiz bir dünyada insan da olamayacağından dünyanın insandan bağımsız kendinde-şey olarak nasıl bir yer olabileceğini tahayyül edebilmek için güneşin söneceği yönünde bilimsel verilere dayanan bir spekülasyonlar serisi oluşturmaksa ziyadesiyle elzemdir. Zira insansız bir dünya tahayyül edebilirsek, insan merkezli düşünceyi aşar ve dünyayı güneş sistemine hapsolmuşluktan kurtarmak suretiyle ait olduğu yere, yani evrenin sonsuzluğuna kavuşturabiliriz. İnsansız bir dünyayı tahayyül edebilmek için bir ölümsüz gibi düşünebilmek gerektiğini ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de ekliyoruz işte, belki vardır diye…

Hemen belirtelim, ölümlülere, yani dirilere has bir özellik olan düşünme kapasitesi, yarattığı sınırsız düzey sayesinde, ki bunu sonlu bir varlık olan insanın sonsuzluğu düşünüp matematiksel olarak açıklayabilmesinden anlıyoruz, düşüncenin sonsuzluğu hâlihazırda kendi içinde barındırıyor olduğunu gösterir. Düşüncenin öznesi olmaktan ziyade ta kendisi olan insan ise bu anlamda ölmsüzlüğü bünyesinde barındırıyor demektir. Buradaki önemli nokta söz konusu ölümsüzlüğün fiziksel ölümsüzlük olmaktan ziyade metafiziksel ölümsüzlük olduğudur. Yani epistemolojik bağlamından tamamen koparılmış salt ontolojik bir düzlemde zuhur eden düşünce olayı. Bir olay olarak düşüncenin zuhru için gereken yüzey elbette ki maddi olacaktır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki bu maddi yüzey Aristoteles’in çizdiği sınırlar içine hapsolmuş fizik anlayışını aşan bir maddi düzeydir. Metafiziksel düzlemin maddenin uzantısı olduğunu ortaya koyan aşkınsal materyalizm işte bu tarz bir düşüncenin ürünüdür. Özellikle Schelling tarafından geliştirilen bu felsefi yaklaşım, Fichte’nin Kant’ı radikalleştirmek suretiyle idealizmin doruğuna çıkmasına bir tepki olarak maddenin yeniden ön plana çıkarılmasını içerir. Maksadı yeni bir doğa felsefesi geliştirmek olan Schelling’e göre maddenin madde-ötesi etkileri vardır ve yaratılan söz konusu madde-ötesi etkiler maddeyi aştığı gibi, madde de onları aşar. Birbirine aynı anda hem içkin hem de aşkın olan iki farklı varlık boyutundan, daha doğrusu varlığın iki farklı düzleminden söz ediyoruz demek ki burada. Bunlardan biri beş duyumuzun duyumu dahilinde olan görünen(fenomenal) düzey, diğeri ise beş duyumuzla ulaşamayacağımız ama zihnimizle algılayabileceğimiz(numenal) düzeydir. Önceleri Spekülatif Realizm, sonraları Spekülatif Materyalizm, en son olarak da Transendental Materyalizm adlarıyla anageldiğimiz bu teorinin amacı, özne ve nesnenin diğer adları olan fenomenal ve numenal düzeyler arasındaki ilişkiyi bağlılaşımcılıktan kopararak, söz konusu ikiliğin üstesinden gelmek yerine onu bir gerçek olarak kabul edip bu iki düzey arasında nasıl daha sağlıklı ve üretken bir ilişki kurulabileceğini kuramsallaştırmaktır.

Hepimizin takdir edeceği üzere doğadaki değişimler kaçınılmaz olarak siyasi arenada da köklü değişimlere sebep olabilmektedir. Belli ki aşkınsal materyalizm veya naturalizm(transcendental materialism or naturalism) son derece yerinde bir felsefi yaklaşımdır. Her ne kadar idealist olmasa da Alman İdealizmi’nin ileri gelenlerinden kabul edilen Schelling’in öncülük ettiği bu yaklaşıma göre fikirlere veya idealara rahimlik eden doğanın kendisidir. Bazı okuyucularımız bunun son derece bariz olduğunu, zira düşüncelerin beyin denen organ tarafından üretildiğini, insanı bir bitki olarak düşünecek olursak beynin de bu bitkinin çiçeği veya meyvesi olduğunu dile getirebilirler. Söz konusu okuyucularımızın bu düşüncesi elbette ki son derece yerinde bir tespittir. Ancak iş bununla kalmıyor ne yazık ki. Schelling’in felsefesini yeniden yorumlayarak günümüze uyarlayan Iain Hamilton Grant’a göre Schelling’in önemi Kant’ın aşkınsal idealizminin öne sürdüğü “idealar gerçeği(maddeyi) belirler” anlayışına ters düşen bir biçimde “gerçek(madde) ideaları belirler” anlayışını benimsemiş olmasından kaynaklanır.

Hegel’in Tinin Fenomenolojisi adlı kitabında her şeyin zaman içerisinde kendisinden farklılaşıp ötekisine dönüştüğünü, daha doğrusu her şeyin, ötekisini kendi içinde hâlihazırda barındırdığını ve oluş sürecinde içteki ötekinin dışsallaştırılarak öznenin kendisi haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu sık sık tekrarladığını akılda tutarsak, kendi içinde kendinden daha kendi olan bir boşluk olarak öznenin kendini ifade edebilecek ve kendinden farkını dile getirebilecek bir spekülasyon biçimini hayata geçirebilmek için kaçınılmaz olarak Kant ile Hegel arasında, Gilles Deleuze’ün deyimiyle bir ayırıcı-sentez(disjunctive-synthesis) işlemi gerçekleştirmek zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Zira bir nesnenin kendini bir özne olarak tasvir edebilmesi ancak Kant’ın düşünümsel yargı ve Hegel’in spekülatif diyalektik stratejilerinin kendi içlerinde bölünüp idealist yanlarından arındırıldıktan sonra materyalist yanlarının aşkınsallığın içkin olduğu gerçekçi spekülasyonlar çatısı altında yeniden birleştirilmesiyle mümkün kılınabilir. Nitekim ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden Zizek’in Schelling’i Lacan ve Hegel üzerinden okumasıyla ortaya çıkan transendental materyalizmi, Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-Şey’in aşkın olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeride konumlanmış olduğunu ortaya koymaktadır.

Diyalektik Materyalizm’in her şeyin sürekli ötekisine dönüşmesinden ibaret kısır-döngüsünü kırıp geride bırakılan konuma söz konusu konumu aşacak şekilde müdahale etmek gerektiğini ortaya koyan bir duruş olarak Transendental Materyalizm, aklın doğa tarafından oluşturulduğunu, fakat aynı aklın da doğayı oluşturduğunu dile getirir. Klein’ın terimleriyle ifade edecek olursak Transendental Materyalizm bir nevi projeksiyon-introjeksiyon (dışa yansıtma – içe yansıtma) mekanizması içerisinde nasıl bir hayat yaşayacağımızı bizi aşan güçlerin belirlediğini kabul edip, söz konusu bilinçdışı güçlerin (doğa, evren) son derece olumsal (rastlantısal, contingent) hareket ettiğini akılda tutarak tüm varlığı mevcut insan yapısına indirgemeyip, önce gerçekten insan olmanın, sonra da eğer gerekli görülürse insanı bile aşmanın mümkün olduğunu ve yürürlüğe konulabileceğini öne sürer.

Her ne kadar kendinde-şey olarak ölümsüzlük düşüncesini hayata geçirebilmek sinir ve damar sisteminin bozguna uğratılmasını gerektirir gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir. Fâni bir bedende(fenomenal), fâni olmayan bir düşünceyi(numenal) barındırabilecek kudrete erişmek olarak da nitelendirebileceğimiz bu “oluş modu” özellikle 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başında Zizek ve Badiou gibi düşünürlerin de kafasını kurcalamıştır.

Yüzyıl (The Century) adlı kitabında Badiou yirminci yüzyılın sadece bir kıyımlar ve felâketler yüzyılı olarak anılagelmesine karşı çıkarak, söz konusu yüzyılın aynı zamanda bir yaratılar ve yeni yaklaşımlar yüzyılı olarak da okunması, okunabilmesi gerektiğinin altını çizerek, Brecht, Breton, Beckett, Pessoa, Mallarmé gibi pek çok büyük sanatçı, yazar ve düşünürün, “Gerçek tutkusu” diye nitelendirdiği bir tutkuya sahip olduğunu öne sürer. Jacques Lacan’ın Hayâli-Sembolik-Gerçek üçlemindeki Gerçek kavramını, yani bilinçdışını kasteden Badiou’ya göre Gerçek tutkusu, Lacan’ın da altını çizdiği üzere, bir nevi ulaşılmazın peşinde koşma eğiliminin hem sebebi, hem de sonucudur.

İdeolojinin Yüce Nesnesi adlı ilk kitabında Lacan’ın Gerçek kavramıyla Kant’ın kendinde-Şey kavramı arasındaki farkın altını şu sözlerle çizer Zizek:

Gerçek kaydedilemez, ama biz bu imkânsızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan trvmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu imkânsızlıktan başka bir şey olmdığıdır: Gerçek, simgesel düzenin ötesinde, onun ulaşamadığı bir sert çekirdek, bir tür Kantçı “kendinde-Şey” olarak varolan aşkın, pozitif bir kendilik değildir – Gerçek kendi içinde hiçbir şey değildir, simgesel yapıdaki, merkezi bir imkânsızlığa işaret eden bir boşluktan ibarettir. Özneyi “Gerçek’in bir cevabı” olarak tanımlayan esrarlı Lacancı cümle işte bu anlamda anlaşılmalıdır: Öznenin boş yerini, simgeselleştirmesinin başarısızlığı sayesinde kaydedebilir, kuşatabiliriz, çünkü özne kendi simgesel temsilinin başarısız olduğu noktadan başka bir şey değildir.[1]

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Gerçek, sembolik(simgesel) düzeni aşan pozitif bir şey olmaktan ziyade, sembolik düzene içkin bir hiçtir. Sembolik düzende temsil edilmesi namümkün olduğu içinse kayda geçirilmesi imkânsız bir boşluktan ibarettir. Hatırlanacağı üzere Kant’ın kendinde-Şey’i ise fenomenal düzlemi aşan numenal boyutta konumlanmış, bilinemez fakat düşünülebilir olan pozitif bir olguydu.

Konuya açıklık getirmek için Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm(spekülatif maddecilik) dediği, Adrian Johnston’un ise transendental materyalizm(aşkınsal maddecilik) şeklinde adlandırdığı ve ruh ile beden arasındaki ilişkiyi mercekleri değiştirdikten sonra mercek altına alan bu felsefi düşünüş usûlünden bahsedeceğiz şimdi.

Son yıllarda öne çıkan Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizminin temel iddiası olan kendinde-Şey’in insan düşüncesinden bağımsız olarak bilinebileceği iddiasıyla Zizek’in aşkınsal materyalizmi arasındaki en temel fark öznenin konumuna ve işlevine ilişkindir.[2] Nitekim Zizek, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism adlı kitapta yayımlanmak üzere kendisiyle yapılan bir röportajda spekülatif realizmin en büyük eksikliğinin bir özne teorisinden yoksun olması olduğunu açıkça ifade etmiştir.[3] Hegel üzerine yazdığı, Is it Still Possible to be a Hegelian Today? adlı makalesinde ise Zizek kendi aşkınsal materyalizmiyle Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizmi arasındaki farka Meillassoux’nun aynı kitapta yer alan Potentiality and Virtuality adlı makalesine atıfta bulunarak vurgu yapar. Zizek’e göre Meillassoux özneyi Lacan’ın negatif Gerçek’iyle özdeşleştirmek yerine Kant’ın pozitif kendinde-Şey’iyle özdeşleştirdiği için, savunduğu aşkınsallık karşıtı içkin materyalizme ters düşer. Bu bağlamda denebilir ki Zizek’in durduğu yerden bakılınca Meillassoux’nun tutarsızlığı bağlılaşımcılıkla(correlationism) itham ettiği Kant’ın çizdiği çerçeve içerisinde kalmasından ve/yani insandan bağımsız nesnel gerçekliğe (kendinde-Şey) ulaşmak isterken kaçınılmaz olarak aşkınsal özneye gereksinim duymasından kaynaklanır. Oysa Zizek’e göre bize gereken ne aşkınsal bir özne teorisi, ne de özneyi nesnel gerçekliğe indirgeyen bir nesne teorisidir.[4] Bize gereken aşkınsallığın içkin olduğu materyalist bir felsefe anlayışı geliştirmek yolunda Hegel’i Schelling’le birlikte yeniden okumak ve şunu akılda tutmaktır:

Gerçek, karşı kutupların dolaysız çakışma noktası olarak tanımlanır: Her kutup dolaysızca karşıtına geçer; her biri kendi içinde zaten kendi karşıtıdır. Bunun tek felsefi muadili Hegelci diyalektiktir: Hegel’in Mantık’ının en başında Varlık ve Hiçlik birbirlerini tamamlamaz. Hegel’in söylemek istediği, bunların her birinin kimliğini ötekinden farkı sayesinde kazandığı da değildir. Söylemek istediği şudur: Varlık kendi başına, onu “olduğu gibi”, saf soyutlanmışlığı ve belirlenmemişliği içinde, başka bir özgülleştirmeye gerek duymadan kavramaya çalıştığımızda, kendisinin Hiçlik olduğunu gösterir.[5]

Hiçliğin Varlığa, Varlığınsa Hiçliğe içkin olduğunu ortaya koyan bu sözler numenal düzleme ait aşkınsal bir olgu olan kendinde-Şey’in bilinebilmesinin “düşüncenin saf içkinliği ile doğrudan doğruya örtüşmesi”ni gerektirdiğine vurgu yapar. Düşünce dolayımıyla kendinde-Şey’in bilgisine ulaşmaksa ancak bir çıkarma işlemiyle mümkün kılınabilir.

Bir soyutlama yaparak, nesnelliğin bizim öznelliğimize bağlı oldukları varsayılan bütün tikel, somut belirlenimlerini çıkartarak – bütün tikel, belirli içeriklerin bu şekilde soyutlanmasından sonra geriye kalan şey tam da saf, boş bir Düşünce biçimidir.[6]

Az önce sözünü ettiğimiz ve Kant’ın felsefesinde vücut bulan, insanı dünyadan, dünyayı ise insandan bağımsız düşünememe durumuna Meillassoux’nun verdiği ad bağlılaşımcılıkdır(correlationism). Bağlılaşımcılık Kant’ta en zayıf halindeyken, Fichte’de güçlenir ve idealizmin doruklarına kadar çıkar. Kant kendinde-şeyler’den oluşan numenal düzeyi düşünülebilir ama bilinemez bir şey olarak tanımlarken, Fichte numenal düzey diye bir şeyin olamayacağını, zira numenal düzeyi konumlayan öznenenin kendisinin fenomenal bir varlık olarak sadece fenomenler(görüngüler dünyası) düzeyinde düşünebileceğini ileri sürer. Dolayısıyla Kant’tan farklı olarak Fichte açıkça ortaya koyar ki kendinde-şeyler’in dünyası olarak numenal düzey bilinemez olmakla kalmaz, düşünülemez de. Çünkü Fichte’ye göre kendinde-şey’in onu düşünen öznenin fikrinden bağımsız olarak düşünülmesi imkânsızdır. [7]

Bağlılaşımcılığın doruk noktasının Alman İdealizmi’nin de doruk noktası olması ise hiç de şaşırtıcı değildir. Bilindiği gibi Fichte’den sonra Schelling’le birlikte Alman İdealizmi kısa süreli bir doğaya ve maddeye dönüş yaşamış, fakat ne var ki Hegel’le birlikte tekrar kavramlar ve idealar dünyasına yönelerek diyalektik materyalizmin determinizmi gereği Mutlak İdealizm ve Mutlak Materyalizm arasında gidip gelmeye hapsolmuştu Nietzsche Zerdüşt’ü(Zarathustra) yaratıncaya kadar. Nietzsche’yle birlikte sarsılan Hegelci diyalektik materyalizm içine düştüğü ve kendisiyle birlikte materyalizmi de sürüklediği girdaptan ancak Lacan, Deleuze, Badiou ve Zizek sayesinde çıkabilecekti. Bu dört düşünürün ortak noktası ise düşüncenin kaynağında maddeyi görüyor olmalarıydı. Yani hakikat düşüncelerin, fikirlerin ve ideaların dünyaya hükmetmesi olmaktan ziyade, maddenin, doğanın, adlandırılamayanın, hiçliğin ta kendisinin düşünceleri doğuran etkenler olduğuydu. Fakat özellikle Zizek’in Hegel ve Lacan destekli aşkınsal materyalizmine baktığımız zaman görürüz ki asıl mesele maddenin düşünceyi doğurduğunu kavramak meselesi değil, maddeden doğan düşüncenin de maddeyi değiştirebilecek güce ve kudrete sahip olduğunu kavramak meslesidir. Zira ancak böylelikle diyalektik materyalizmin ölüm ve yaşam, aşkın ve içkin, sonlu ve sonsuz arasındaki rolleri değiştirmekten ibaret kısır döngüsü kırılarak aşkınsal materyalizme(transcendental materialsim) yönelmek suretiyle ruh ve beden, insan ve dünya, numenal ve fenomenal, düşünce ve varlık, madde ve düşünce, insanlık ve insanlıkdışı, ölüm ve yaşam, ölümlülük ve ölümsüzlük arasındaki ilişkiye yeni bir boyut kazandırılabilir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle onun ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamamız, sonra da bu anlayış çerçevesinde dünyayı insana hapsetmeksizin değiştirmeye yönelik eylemlere girişmemiz hem mümkündür, hem de gerekli.

Kısaca özne ve nesne olarak da anabileceğimiz tüm bu ikili zıtlaşmalar doğanın yapısı gereği vardır. Pek çok düşünür bu ikili zıtlaşmaların üstesinden gelip, özne ve nesnenin birlik ve bütünülüğünü vurgulamaya çalışmış, ve/fakat bu girişimlerinde başarısız olup sükûtu hayâle uğramışlardır. Varlığın bu iki boyutunun asla ayrılmaz bir bütün olarak görülmemesi gerektiğini, bilâkis bu ikiliğin muhafaza edilmesi gereken bir ikilik olduğunu söyleyen Ray Brassier işte tam da bu noktada transendental materyalizmin nihilist yüzü olarak çıkıyor karşımıza. Zizek’in Badiou’dan feyz alarak yaşamın merkezine sonsuzluğu bir boş küme olarak yerleştiren Lacan ve Hegel destekli transendental materyalizminden farklı olarak Brassier, Deleuze ve Guattari’den feyz alarak, özellikle non-philosophy kavramını yaratan Laruelle’in de etkisi altında, yaşamın merkezinde yaşamı aşan bir şey olarak bulunan kendinde-şey’in ölümsüzlük değil, ölümün ta kendisi olduğunu söyler.

Bu iki farklı yaklaşımın ortak noktası ise ölümlülükle ölümsüzlüğün birbirini dışlayan durumlar olduğu varsayımından hareket etmeleridir. Oysa biz biliyoruz ki insan denen mahlûk ölümlü olduğu için ölümsüz ve ölümsüz olduğu için de ölümlü olan bir varlıktır. Ve işte budur insanı aynı anda hem trajik hem de komik kılan çelişkinin nedeni de, sonucu da… “Olmak, ya da olmamak, işte bütün mesele bu,” dedirtmişti Shakespeare Hamlet’e zamanında; bir bildiği vardı elbet. Ölüm söz konusu olduğunda insanın bildiği tek şey hiçbir şey bilmediği gerçeği olarak çıkıyordu karşımıza.

Aşılması gereken bir varlık olarak ölümlü insan kendisini neden ve nasıl aşması gerektiğini kavradığında hakiki özgürleşmeye doğru ilk adım da atılmıştır olur. Bu noktada akılda tutulması gereken husus mutlak özgürlşemenin ancak özgürlük kelimesi anlamını yitirdiğinde, yani özgürleşmeye gerek kalmadığında gerçekleşebileceğidir. Demek ki yapılması gereken aslında ezelden beridir tahakkümü altında yaşadığımız “güneş merkezli evren” fikrinden kurtulmaktır. Güneşi merkeze almayan bir evren doğal olarak bildiğimiz hâliyle insanı da merkeze almayan bir evren olacaktır. Böylelikle kendisinin merkezde olmadığı güneşsiz bir dünyada insan kendinden bağımsız bir varoluş düşünebilecek, kendinden bağımsız bir dünya tahayyül edebilecektir. Hayal gücü ve aklın yaratıcı senteziyle ortaya yeni anlam dünyalarının çıkması ise hem gerekli, hem de zaten kaçınılmazdır. Bu noktada kaçınılmaz sözcüğünü kullanırken sakın ola determinist bir yaklaşımı benimsediğimiz sanılmasın, böyle bir gaflete düşülmesin. Zira bilakis bizim maksadımız determinizme ve idealizme karşı materyalist ve aşkınsal bir varoluş tarzını düşünümsel olarak hayata geçirmektir.

Hatırlanacağı üzere Badiou felsefenin dört koşulunu aşk, bilim, sanat ve siyaset olarak belirlemişti Varlık ve Olay adlı kitabında. Badiou’ya göre hakikat ancak mevcut durumdan, düzenden, rutinden radikal bir kopuş neticesinde zuhur edebilirdi. Bireyin özne olabilmesi için işte bu radikal kopuşa sebep olan olaya sadakat göstermesi ve Lacan’ın sözleriyle ifade edecek olursak “arzusundan ödün vermemesi” gerekirdi. Sembolik gerçekliğin dayatmalarına karşın aşklarının hakikatine sadık kalmayı seçecek iki özneyi birbirinden farklı iki dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizmasına benzetebiliriz. İçine doğdukları toplumun yapısal olarak küçük birer modeli olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmeye cüret ve teşebbüs etmekten kaçınmayacağımız bu iki mekanizmanın etkileşiminden, ortaya mevcut toplumsal yapıdan farklı yapısal özellikler sergileyen yeni bir dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizması çıkmasının ise kuvvetle muhtemel olduğunu sözlerimize ekleyebiliriz. Ne var ki bu noktada akılda tutmakta fayda gördüğümüz önemli bir olguya da temas etmenin zaruri olduğunu düşündüğümüzden şunları da affınıza sığınarak kaleme almayı uygun bulduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğiz: İki kümenin ara kesiti olarak zuhur eden söz konusu yeni mekanizma kendi içinde dışa yansıtma ve içe yansıtma komponentleri olarak ikiye bölünmüş olacağından, adına aşk (love) demeyi alışkanlık haline getirdiğimiz duygu durumunun her iki özneyi de tekilliğe indirgeyip birleştiren aşkın (transendental) bir birlikten ziyade, her iki öznenin de birbirine içkin (immanent) olduğu bir ikilik durumu şeklinde zuhur ettiğini dile getirebiliriz. Lâkin işte tüm bunları öne sürebilmek için öncelikle Romantik aşk kavramının “biz bir bütünüz” anlayışına ters düşen bir biçimde Badiou’nun aşk kavramının “ikimiz de kendi içinde bölünmüş birer hiçiz” anlayışını benimsediğini teslim etmeliyiz.

Aşk(Olay) anlayışı Badiou’nun aşk(olay) anlayışıyla işte bu noktada örtüşen Deleuze’ün “her aşk kendi sonuna doğru ilerler, her bilinç kendi ölümünü ister,” sözüne ters düşen bir biçimde Marcel Proust’un Swann in Love adlı yapıtında kahramanımız Odette adlı bir kadına çılgınca aşıktır, fakat Odette artık onu sevmemektedir. Çaresizlik ve acılar içinde, acı çekmekten kurtulmanın tek yolunun artık Odette’i sevmemeyi başarmaktan geçtiğini düşünür önceleri. Ama kısa bir süre sonra idrak edecektir ki aslında istediği Odette’e olan aşkını sürdürmeye devam etmesine rağmen acı çekmiyor olmaktır, zira aşık olmaktan duyduğu(duyacağı) haz buna bağlıdır. Eğer aşkı biterse hayatı da anlamsızlaşacak ve ölmeyi arzulamasa bile pek yaşayası da olmayacaktır. Yani bir nevi psişik ölüme mahkum olup buhrana sürüklenecektir. Buradaki mesele aşk acısı yaşamakta olan reddedilmiş öznenin psişik ölümden sonra psişik yeniden-doğumu hayata geçirip, artık Odette’e aşık olmamasına rağmen, kendini aşık olmak kapasitesini yitirmemiş bir özne olarak yeniden yaratıp yaratamayacağı meselesidir. Anlam dünyasının koordinatları alt-üst olmuş, gereçeklikle arasındaki bağ yara almış bir insanın yeniden anlamlı bir hayata kavuşması ve tekrar aşık olabilecek yetkinliğe erişmesi ancak eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmasıyla mümkün kılınabilir. Bizim ölümsüzlükten anladığımız işte budur. Her insan ölümlü olduğu gibi her aşk da sonludur. Lâkin tıpkı her insan gibi her aşk da yeniden doğmaya, fakat bu sefer farklı bir nesneye yönelmiş olarak, muktedirdir.

Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, o kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz’ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz’un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez.[8]

Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyoruz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.[9]

Bir gün hepimiz öleceğiz, bunu hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz şey bu ölümün hangi koşullar altında ve ne zaman gerçekleşeceğidir. Sadece ölecek oluşumuzu bilmek bile hayatlarımızı hâlihazırda yaşamakta olduğumuzdan farklı yaşamak için geçerli ve yeterli bir sebeptir. Ama ne yazık ki pek çoğumuz yaşamlarımızı bir gün mutlaka öleceğimiz gerçeğini inkâr üzerine kurmuştur. Eğer insanlar bir gün mutlaka öleceklerinin idrakiyle yaşıyor olsaydı, hâlihazırda bir ölümsüzmüş gibi sürdürürlerdi bence varlıklarını. Şunu demek istiyorum: Şu anda yaşıyor olduğumuza göre, hâlihazırda ölümden arınmış, yani ölümsüz varlıklarız hepimiz de. Zira zaten ölümsüzlüğün ilk şartı yaşıyor olmak, yani ölü olmamaktır. Diğer yandan bakıldığında görülen ise şudur: Henüz ölmediğimiz, yani ölümden arınmış olmadığımız için hepimiz ölümlü varlıklarız. Yaşam bir ölüm sürecidir ve ölümsüzlük ancak ölümlülük ortadan kalkınca, yani artık ölmek namümkün bir hâl alınca mümkün olup olasılıklar alanına dahil edilebilir. Dünyayı değiştirebilmek içinse hayatı ve ölümü, ikisinin de ötesindeki sonsuzluktan önce ve/fakat ikisini de aşan sonsuzluktan düşünebilmek gerekir. Sonluluktan sonra hiçbir şey yoktur, bir hiç vardır zira. Her yeni şey işte bu hiçlikten mevcut anlam dünyasının koordinatlarını bozguna uğratacak şekilde, yani bir anlamsızlık, biçimsizlik, yokluk formunda zuhur eder. Bu kendinde-şey Lacan’ın Gerçek, Kant’ın ise Numenal dediği, zaman ve mekânı aşan transendental düzlemin ta kendisiymiş gibi görünebilir. Oysa The Indivisible Remainder (Bölünmez Artık) adını taşıyan ve Schelling’in felsefesini Lacan’cı bakış açısıyla okuyup yeniden yazan kitabında Zizek, Lacan’ın Gerçek’iyle Kant’ın Numenal’inin aynı şeyler olmadığını söyler. Peki o zaman nedir bu kendinde-şey?

Bilindiği gibi Kant’ın aşkınsal idealizmini Hegel’in spekülatif idealizminden ayıran en önemli fark, Kant’ın kendinde-şey’i düşünebileceğimizi fakat bilemeyeceğimizi, Hegel’inse kendinde-şey’den ancak Mutlak Bilgi’ye dair neticeler çıkarabileceğimizi dile getirmesinden kaynaklanan bir farktır.

Kendi anlam dünyamız bağlamında yeniden yazacak olursak diyebiliriz ki Kant bizim birer ölümlü olarak kendinde-şey’i (ölümsüzlüğü, sonsuzluğu) düşünebileceğimizi ama bilemeyeceğimizi (tarif edemeyeceğimizi) söylerken, Hegel kendinde-şey (ölümsüzlük, sonsuzluk) düşüncesinden ancak bizim-için-hayat’ın (ölümlülüğümüzün, sonluluğun, fenomenler dünyasının) anlamı hakkında çıkarımlar yapabiliriz demektedir. Her iki durumda da kendinde-şey olarak sonsuzluk veya ölümsüzlük soyut bir fikir olmanın ötesine gidememekte ve kendinde-şey olarak ölümsüzlük Tanrı’yla bir tutulmak suretiyle dinin etkisinden kurtulamamış metafiziksel bir düzleme yerleştirilmektedir. Kant’a göre ölümsüzlük ölümlülüğü çevreleyen bir durumken, Hegel için ölümsüzlük ölümlülüğün içindeki bir boşluktur. Bir başka deyişle Kant için sonsuzluk özneyi aşkınken, Hegel için sonsuzluk özneye içkindir. Her iki durumun da aynı anda doğru olduğu bir gerçek. Lâkin bu her iki durumda da ölümsüzlük veya sonsuzluğun soyut bir fikir olmanın ötesine gidemediği gerçeğini değiştirmiyor. Sekülarize edilmiş(lâikleştirilmiş) bir sonsuzluk tezahürü eşitliği ve adaleti obür dünyaya hâvale etmek yerine bu dünyada sağlamaya çalışır. Gerek Zizek’te, gerek Deleuze ve Guattari’de, gerekse de Badiou’da gözlemlendiği üzere kendini ortaya koyduğu çeşitli biçimlerle Transendental Materyalizm hem maddenin, hem de ruhun anlamlarını genişleten yaklaşımıyla, insanı aşan asıl kuvvetin, insanın kendisinin de bir parçası olduğu doğa olduğunu ve düşüncenin doğanın derinliklerindeki kaotik, rastlantısal ve bilinmez kuvvetlerin tahakkümü altında zuhur ettiğini öne sürer.

Ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden biz de Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-şey’in düşünceden ve bilgiden bağımsız olarak var olabileceğini kuramsallaştırmaya yönelecek ve Schelling’in izinden gideceğiz. “Aşkınsal olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeri” şeklinde özetleyebileceğimiz kendinde-şey’in konumunun zamanın ve uzamın birleştiği yer olduğunu söyleyen Schelling, söz konusu kendinde-şey’in yokluğunun temsili olarak gördüğü Gerçek veya Numenal’i doğanın sonsuzluğuyla bir tutmuş ve yarattığı doğa felsefesiyle aşkınsal düzlemin doğanın ta kendisi olduğunu ortaya koymuştur. Transendental Materyalizm’in kuramsallaştırmaya çalıştığı sonsuzluğun içkin olduğu sonlu bir varlık tezahürü de işte Schelling’in en azından teoride gerçekleştirdiği bu içkin aşkınsallık modelinden feyz alınarak hayata geçirilmelidir, ki sanırız öyle de yapılmıştır zaten.

Atıf Nesneleri


[1] Slavoj Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 1999), 187

[2] Quentin Meillassoux bahse konu spekülasyon biçimine Spekülatif Maddecilik demeyi seçerken, Ray Brassier benzer bir spekülasyon türüne Spekülatif Gerçekçilik demeyi seçmiştir.  İkisinde de aynı kalan sözcüğün Spekülatif sözcüğü olduğu gözden kaçacak gibi değil. Belki de işte bu yüzden biz de az önce spekülasyon terimini kendimizden emin bir biçimde zikretmiş olmamıza rağmen bunun ne tür bir spekülasyon olacağını dillendirmemeyi seçmişizdir, kim bilir.

2007 yılında Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi’nde Ray Brassier, Quentin Meillassoux, Graham Harman, ve Iain Hamilton Grant’ın konuşmacı olarak katılımıyla düzenlenen bir konferansta Brassier tarafından ortaya atılan spekülatif gerçekçilik kavramı insan aklından, düşüncesinden, bilincinden bağımsız gerçeklikler ve insandan bağımsız kendinde-şeyler olduğunu ortaya koyan felsefi bir akımdır. Gerek Kıta Felsefesi’nden, gerekse de Analitik Felsefe’den radikal bir kopuş gerçekleştirerek Kant ve Hegel’in uzantısı olan tüm felsefi yaklaşımların, Meillassoux’un Sonluluktan Sonra(After Finitude) adlı kitabında ortaya koyduğu deyimle bağlılaşımcılığın(correlationism) dünyadan bağımsız bir insan veya insandan bağımsız bir dünya tasavvur etmekten aciz olduğunu iddia eden spekülatif gerçekçilik hem yeni bir düşünce alanı, hem de yeni bir düşünme biçimi yaratması bağlamında önem arz etmektedir. İnsan bilincinden bağımsız kendinde-şeyler’in var olduğu noktasında birleşen Brassier, Meillassoux, Grant ve Harman’ın felsefeleri arasında pek çok fark da mevcuttur aslında. Ama biz şimdilik birleştikleri bu ortak nokta üzerinden tartışacağız spekülatif gerçekçileri, özellikle de Meillassoux ve Brassier’i. Meillassoux’nun Sonluktan Sonra (After Finitude) adlı kitabından bir yıl sonra yayımladığı Hiçliğin Çözülüşü(Nihil Unbound) adlı kitabında Brassier, Heidegger ve Deleuze’ün zaman ve ölüm okumalarının eleştirisi ve Lyotard’ın Güneş Felaketi(Solar Catastrophe) makalesinin bir yeniden okuması üzerinden güneşin 4.5 milyar yıl içerisinde sönerek dünyadaki yaşamı sona erdireceği gerçeğinin insan bilincinden ve düşüncesinden bağımsız bir gerçeklik olarak görülmesi gerektiğini ve bunun da hepimizin hâlihazırda yaşayan birer ölü olduğumuz anlamına geldiğini öne sürmektedir. Her iki yazarda da karşımıza çıkan ortak özellik kendinde-şey olarak mutlağın(Meillassoux) ve hakikatin(Brassier) var olabileceği iddiasını taşıyor oluşlarıdır. Benim için önemli olansa kendinde-şey olarak ölümsüzlüğün veya sonsuzluğun, ölümlü ve sonlu bir varlık olan insandan bağımsızlaşan kimliksiz ve kişiliksiz bir bilincin a-nihilistik spekülasyonları dolayımıyla politik bir amaç için kullanıma sokulabileceği, sokulması gerektiği gerçeğidir. Badiou’nun hakikat ve olay teorisinden hareketle, bir ölümsüzün gözüyle ve bilinciyle tasvir edilen ölümlülerin dünyası mevcut-yapı içerisinde gedikler açmak suretiyle yeni hakikatlerin zuhur etmesini sağlayacaktır kanaatindeyim.

[3] Slavoj Zizek and Ben Woodard, Interview, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism, eds. Harman, Bryant, Srnicek (Melbourne: re.press, 2011), 415

[4] Zizek and Ben, Interview, 415

[5] Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, 186-7

[6] Zizek, 187

[7] Olmayan şeyleri varmış gibi gösterme eğilimi içinde oluşumun sebebi, söz konusu olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir. Dikkat ederseniz cümlemi “olmayan şeylerin var olduğunu bilmemdir,” yerine “olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir,” diyerek noktaladım. Zira ben bilmek ve düşünmek mastarları arasında dipsiz bir uçurum olduğu kanaatindeyim. Dipsiz bir uçurumun varlığından söz etmiş olmamın maksadı, siz de takdir edersiniz ki, olmayan bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğini bir metafor aracılığıyla göstermek arzusunu taşıyor oluşumdur. Elbette ki benim sözünü ettiğim her şey salt benim tarafımdan söz konusu edildikleri için kanıtları kendilerinden menkûl hakikatler değildir. Bir metafor olarak “dipsiz uçurum” olgusu boşlukla dolu bir varlığı ifade eder. Fakat şu da bir gerçek ki dünyada dipsiz uçurumlar namevcuttur. Dünyada olmayan olguların varlığından söz edebilmemiz bile fiziksel dünya koşullarında var olması imkânsız olan pek çok olgunun düşünsel düzlemde mümkün olabileceğinin göstergesidir. Zira düşünce doğası gereği metafiziksel bir olaydır ve vazifesi maddi bir olgu olan dil vasıtasıyla fiziksel dünyada boşluklar oluşturmaktır. Tabii burada dil vasıtasıyla derken sakın dili ve aklı araçsallaştırdığımızı sanmayın. Aklıda tutun ki burada bahse konu düşüncenin fiziksel dünyada dil vasıtasıyla yarattığı şey boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk yaratmaksa bizim projemiz bağlamında bir amaç olmaktan ziyade bir araçtır. Yani buradaki amaç dilin araçsallaştırılmasına karşı dili boşluk yaratmakta kullanılan bir araca dönüştürmek suretiyle amaçla aracın rollerini değiştirerek kendilerinin ötekisine, yani birbirlerine dönüşmelerini sağlamaktır. Birbirlerine dönüşen amaç ile aracın birbirlerini yok etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Varılmak istenen nokta şudur: Sonsuzluk özne ile nesne, amaç ile araç, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin anlamsızlaşarak ortadan kalktığı, böylece de işte varlıkları birbirleriyle ilişkilerine bağımlı olan bu kavramların bizzat kendilerinin yok olduğu, zaman ile uzam içindeki bir boşluk formunda zuhur eden o malûm içkin dışsallıktır. Özneye içkin aşkınsal bir kavram olan sonsuzluk mevcut-egemen varoluş biçiminde kısa-devre yaratarak mevcut-egemen düzenden bir kopma yaratır. İşte Alain Badiou’nun Varlık ve Olay(Being and Event) adlı kitabında boş-küme olarak nitelendirdiği o söz konusu sonsuzluk bu ölümsüz öznedir.

[8] Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-8.

[9] Bu arada yeri gelmişken belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyade hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf haliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve halihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür.

Related Links

Ecinniler ve Dostoyevski (via Mutlak Töz)

ecinniler ve dostoyevski “Ben Cinler’i Avrupa’nın kenarlarında, merkezden uzak, Batı hayalleri ve Allah’ın varlığı-yokluğu bunalımları içerisinde yaşayan radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap olarak gördüm.“ Cinler’in Önsöz’ünde, Orhan Pamuk

Nietzsche’nin filozof mu yoksa bir sanatçı mı, düşünür mü yoksa bir şair mi olduğunu tartışabildiğimiz gibi, Dostoyeski’nin  bir sanatçı mı yoksa bir düşünür mü olduğunu da uzatarak konuşabiliriz. Böyle Buyurdu Zerdüşt “şiir”se, Ecinniler‘in “felsefe” olduğunu söylemek abes kaçmaz. Yine de Nietzsche ve Dostoyevski asıl maharetlerini bu ayrımları katetmiş, ihmal ya da ihlal etmiş olmalarıyla gösterirler.… Read More

via Mutlak Töz

The Nietzschean Subject

Looking south from Top of the Rock, New York City

Image via Wikipedia

Nietzsche creates the concept of bad conscience as the generator of illness, which is in turn fed by the illness it generates, giving birth to the man of ressentiment.[1] Nietzsche’s ressentiment is what Melanie Klein calls envy. To be able to see the link between envy/ressentiment and the will to nothingness/the life-death drives, I shall start from the beginning, from the first year of life.[2]

In a world where everything is new for the subject, nothing is symbolic. The subject is born into the symbolic order, and yet there are many other symbolic orders totally different from the one into which it is born. The subject, in a nomadic fashion, moves from one symbolic order and into another. The shift from one and into the other is so sudden that it is almost unrecognisable. In its new symbolic order, the subject is experiencing everything for the first time; just like the child in the first year of life. The child becomes the mediator between an external reality and an internal one. Nothing is good or evil yet. The inner world is composed of part-objects which are fluctuating bits and pieces of imagery, a mass of misery. The child, through its actions, not only subverts the symbolic order but also produces some new reality. There are many questions the infant knows not how to ask as yet. For Melanie Klein this is the paranoid-schizoid position of the child through and after which the child learns to make a distinction between the good objects and the bad objects. The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position; that is when the child becomes an unhappy consciousness because it learns that the mother’s breast is good and bad at the same time. Lacan’s mirror-stage –a period of Imaginary identifications– is a version of Klein’s manic-depressive position, which consists in a series of Narcissistic illusions and imaginary identifications through which the child learns to act upon the objects surrounding him/her.

The Nietzschean subject is always at the periphery and perpetually in touch with the objects surrounding him. In fact he is not only in touch but also is defined by them. This subject is produced through what it consumes. The subject buys things and those things determine the subject’s identity which is a non-identity. The subject becomes what it consumes, it projects what it has introjected. In a world full of violence, destruction and death, or “madness in every direction,” as Kerouac would have said, the subject becomes nothing but a projector of the evil within society. This paradoxical nature of the contemporary Nietzschean subject is a result of the turning of self into the other within in the process of becoming. The self of the present has not only become a prison-house of the others within itself but also it itself has become a self-contained monad with no relation to the outside and no awareness of the external world populated by the others’ selves.

The relation of a subject to the objects surrounding him/her shows us something about the subject’s relation to death. In a world in which use value as opposed to exchange value is important, the subject gets to know the nature of the objects and death more profoundly. But today use value is itself determined by exchange value. The world today is almost exactly the opposite of a world in which nothing is a substitute for another thing.

With societies based on exchange value the relationship between the subject and the object is confined in the paranoid-schizoid position. There remains no gap between the subject and the object when in fact there should be. Everything becomes a substitute for another thing and everything is substitutable. With the advance of global capitalism the subject itself becomes an object. The subject begins to act itself out as an object for the desire and consumption of the other. The subject becomes a substitute of itself.  With global capitalism the subject starts to feel itself as a machine; it becomes inorganic for itself when in fact it is essentially organic. In other words organs start to operate like non-organs, all organicity is replaced by inorganicity, life with death, and in this kind of a society everyone is always already dead.

Global capitalism indeed appears to have rendered everyone equal in relation to each other. They all have the equal rights to consume but in no way have all the means to do so. This status of the subject as a mere consumer, objectifies the subject as a subject of consumption. The subject is reduced to a consuming-excreting machine(naturally), or a mechanism of introjection-projection(culturally). That makes everyone substitutable by anyone else; they can take on each other’s roles, act themselves out as they are not, as someone else is. In other words rather than become no-one, no-body, imperceptible, they become something exchangeable and expendable. And yet it is only on the condition of feeling oneself as nothing rather than something, feeling of self as nothingness, can one go beyond one’s symbolic life driven by striving for security and omniscience. The subject should start to see the reduction of self to nothingness as a gain when from the perspective of the already existing symbolic order it is a loss of the difference of everything in relation to a subject or an object. In the absence of this kind of a subject who does not want to become an ordinary symbolic person, herd-instinct dominates all subjects. With the advance of global capitalism this herd-instinct can be said to have become nothing but a result of the exploitation of the life and death drives to reduce life to a struggle for and against life/death. The subject no longer has to carry the burden of being different. In this light and in this time we can see global capitalism creating not only the conditions of possibility for the subject to forget itself but also the conditions of impossibility for a remembrance of self, producing the non-knowledge of self as the counter-knowledge.

Now that Nietzsche’s autobiographical book Ecce Homo has become a symptom, an effect of his previous books, the other within of his oeuvre, in most parts of Europe, but especially in the United States of America and Britain, this book is considered to be a  prescription for the predominant way of “healthy living.” It will almost sound offensive to say that the other within of the past has become the self of the present, the non-reason inherent in reason has become the reason itself, and yet the questions remain:

1. What can be learned from Nietzsche’s failure, which caused and continues to cause many other failures?

2. What are the conditions of possibility for a non-antagonistic and yet non-illusory relationship between the self and the other and how can they be sustained?


[1] Friedrich Nietzsche, On the Genealogy of Morals, trans. Walter Kaufmann and R. J. Hollingdale (New York: Random House, 1969), 33-6

[2]Melanie Klein, Envy and Gratitude and Other Works 1946-1963, (London: The Hogarth Press, 1984), 29-32

nihilizm meselesi (via Mutlak Töz)

Buradaki yazıların kimi önemli başlıklarında, özellikle insan doğası, siyasetin olanakları, bilginin geçerliliği ve toplumsal yapının anlamı üzerine olanlarda, farklı görüşlerden arkadaşların tepkisi yer yer söylemeye çalıştığım şeyin nihilizm olduğu; ya da sonuç olarak nihilizme vardığı/varacağı şeklindeydi. Nihilizm dendiğinde de bir sınıra gelinmiş olunuyordu açıkcası; tamamen olumsuz anlamlarla yerleşik hale gelmiş nihilizm düşüncesinin belirlediği bir sınırdı bu ve bir anlamda artık söyleyecek bir şey kalmadığını, tartışmanın sürdürülmesinin anlamlı olmadığını gösteriyordu. İşte, bu dediğin şey bizi nihilizme götürüyorsa orada durmak ve geri dönmek gerektir, denmiş oluyordu.

Nihilizmin latince nihil’den (hiç’ten) geliyor olması, açıkca hiç’e ya da hiçliğe giden bir düşünceden sakınmak gerekliliğini daha bu noktada bile anlaşılır kılıyor gibidir. Ancak bu anlaşılırlık kendi başına bir sorundur, çünkü hiçten hiç çıkar gibi bir yaklaşımla kaba saba bir inkarcılık meselesine indirger nihilizmi. Bu tartışmalarda “Dikkat!Nihilizm!” uyarısı yapıldığında, ister kabaca bilindiği haliyle her şeyi yakıp yıkmaktan ve değerlere saldırmaktan başka niyet taşımayan hınç politikaları kast edilsin, isterse kendi karamsarlığına ve melankolisine yenik düşmüş siniklik kast edilsin, bundan sıkıntı duymuş değilim! Gönül ferahlığı içinde de olmuyorum, fakat o sınırda nihilizmi üstlenmek bana sorun olarak görünmüyor açıkcası! Yakın tarihimizin ürünü olan, fakat kökleri düşünce tarihinin başlangıcından itibaren süregelen kuşku ve itirazlara bağlı olan nihilizm, sanki yerleşikleşmiş bu algılardan ibaret bir şey değildi ve nihai olarak olumsuz/yıkıcı eğilimleri ve topluma karşı kötücül girişimleri etiketlemek için kolayca kullanılıyor olmasında temel bir yanlışlık bulunmaktaydı.… Read More

via Mutlak Töz

Collapse Vol. III: Unknown Deleuze [+ Speculative Realism] Now available to download for free (via Speculative Heresy)

Word from Urbanomic that Volume III of Collapse has sold out and is now available for free online. It includes the much-cited original Speculative Realism conference. Find it here.

via Speculative Heresy

Collapse III contains explorations of the work of Gilles Deleuze by pioneering thinkers in the fields of philosophy, aesthetics, music and architecture. In addition, we publish in this volume two previously untranslated texts by Deleuze himself, along with a fascinating piece of vintage science fiction from one of his more obscure influences. Finally, as an annex to Collapse Volume II, we also include a full transcription of the conference on ‘Speculative Realism’ held in London in 2007.

The contributors to this volume aim to clarify, from a variety of perspectives, Deleuze’s contribution to philosophy: in what does his philosophical originality lie; what does he appropriate from other philosophers and how does he transform it? And how can the apparently disparate threads of his work to be ‘integrated’ – what is the precise nature of the constellation of the aesthetic, the conceptual and the political proposed by Gilles Deleuze, and what are the overarching problems in which the numerous philosophical concepts ‘signed Deleuze’ converge?

Contents

ROBIN MACKAY
Editorial Introduction [PDF]
THOMAS DUZER
In Memoriam: Gilles Deleuze 1925-1995 [PDF]
GILLES DELEUZE
Responses to a Series of Questions [PDF]
ARNAUD VILLANI
“I Feel I Am A Pure Metaphysician”: The Consequences of Deleuze’s Remark [PDF]
QUENTIN MEILLASSOUX
Subtraction and Contraction: Deleuze, Immanence and Matter and Memory [PDF]
HASWELL & HECKER
Blackest Ever Black [PDF]
GILLES DELEUZE
Mathesis, Science and Philosophy [PDF]
INCOGNITUM
Malfatti's Decade [[PDF]
JOHN SELLARS
Chronos and Aion: Deleuze and the Stoic Theory of Time [PDF]
ÉRIC ALLIEZ & JEAN-CLAUDE BONNE
Matisse-Thought and the Strict Ordering of Fauvism [PDF]
MEHRDAD IRAVANIAN
Unknown Deleuze [PDF]
J.-H. ROSNY THE ELDER
Another World [PDF]
RAY BRASSIER, IAIN HAMILTON GRANT, GRAHAM HARMAN, QUENTIN MEILLASSOUX
Speculative Realism [PDF]

Yokluk Olarak Varlık

Nesnelerin sadece birbirleriyle bağlantıları bağlamında bir anlam kazanmasının şart olmadığını, bilâkis bunun son derece teasadüfi ve tarihsel süreç tarafından koşullandırılmış felsefi bir varsayım olduğunu anladığımda, kendinde-şey’in, yani varlığı hiçbir şeyle ilişki içerisinde olmasına bağlı olmayan, varlığını çevresinden bağımsız ve çevresine kayıtsız bir biçimde sürdürebilen nesnelerin var olabileceğini de anlamış oldum. Zira herhangi bir nesne insandan bağımsız olarak düşünülebiliyorsa, insan da nesnelerden bağımsız olarak düşünülebilir demekti, demektir. İnsanın ölümlü bir varlık olduğu, söylenmesi bile gerekmeyen bariz bir durumdur. Ölümlü bir varlık olan insan, olmadığı bir şeye, yani bir ölümsüze dönüşmeye heveslidir. Çeşitli devirlerde çeşitli şekiller alan söz konusu ölümsüzlük hevesinin doruğa çıktığı Romantizm dönemi günümüzde kapitalizm tarafından yeniden diriltilmeye çalışılmakta ve bu yolda çeşitli gıda ürünleri ve hap formuna sokulmuş bitkiler piyasaya sürülmektedir. Zararı herkes tarafından bilinen alkollü içeceklerin üzerinde bile “hayat güzeldir,” “hayata içelim,” şeklinde ibareler görmek mümkün hale gelmiştir. Slavoj Zizek’in Nietzsche’nin “insan hiçbir şey istememektense, hiçliğin kendisini ister,” sözünden hareketle verdiği Diet-Cola ve kafeinsiz kahve örnekleri insanın hiçlik istencini, olmayana duyduğu arzuyu gayet net şekilde deşifre eder niteliktedir. İçi boşaltılmış, varlık sebebinden arındırılmış ürünler sağlıklı yaşama giden yolu asfaltlama çalışmalarında kullanılmaktadır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki ister şekerli, ister şekersiz olsun, kola son derece zararlı bir üründür ve sadece şekerden ve kafeinden arındırlmış olması onun sağlıklı bir içecek olduğu manasını taşımaz. Tüm bunların ölümsüzlük konusuyla ilgisi ise şudur ey kara bahtlı okur: Ölümsüzlük bir ölümlü için olmayan bir şeydir. Ölümsüzlük ölümden arındırılmış yaşamdır. Gelinen noktada kapitalizm insanlara ölümsüz yaşam vaad etmektedir. Matematiksel adı sonsuzluk olan ölümsüzlük ölümlülüğün bittiği yerde, yani ölünen noktada başlar. Sonsuzluk kavramının başı sonu olmayan bir süreçten ziyade, başı sonu olmayan bir durumu anlattığını akılda tutarsak diyebiliriz ki ölümsüzlük ancak sonsuz boyuttaki bir çelişkinin dünyamıza yansımasıyla zuhur edebilir. Sonsuzluk veya ölümsüzlük birer süreç olmaktan ziyade birer durumdur, çünkü süreçler başı sonu olan sürerdurumlarken, durumlar durağan ve zaman dışı olgulardır. Zamandan ve uzamdan bağımsız bir varoluşsal durum olan ölümsüzlük felsefe tarihi boyunca ölümlü insan bilincinin tamamen dışında konumlanmış bir kendinde-şey olarak düşünülmüştür. Oysa biz biliyoruz ki aslında ölümsüzlük insanı çevreleyen değil, bilakis insanın çevrelediği bir boşluktur. Şu anda ölümsüzlüğü düşünmekte olduğumuza ve/fakat bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir dayanağımız olmadığına göre demek ki ölümsüzlüğün düşüncemizin kendisini sürdürebilmek için kendi içinde yarattığı bir boşluk olduğunu teslim etmeliyiz. Boşluklar olmayan varlıkların yokluğunu doldurduğuna göre diyebiliriz ki düşünmek ölüme ara vermek, yaşamda boşluklar yaratmaktır. Ölümlü ne demektir? Bir gün ölecek olan, yani ölümden kurtulmuş olmayan. Peki ölümsüz ne demektir? Artık ölmesi mümkün olmayan, zira hâlihazırda ölmüş olan, bu vesileyle de işte ölümden arınmış olan.

Cronenberg, Burroughs, Deleuze (1) – Naked Lunch and The Body Without Organs

 organ without a body

The Naked Lunch I am concerned with here is David Cronenberg’s film about William Burroughs’ writing process of Naked Lunch. The film, rather than being a direct adaptation of the novel, is a distillation of Burroughs’s life as he strives to write himself out of the past. We see Burroughs progressively deteriorating to the level of a dumb beast as he tries to make sense of his sufferings in and through writing. In the introduction he wrote for the 1985 edition of his earlier novel Queer, the writing of which dates back to 1953 following the two years period of depression, guilt, and anxiety ridden self-hatred after his accidental shooting of his wife Joan in September 1951, Burroughs, in an almost confessional manner, explicates the sources of his compulsion to write. Writing, for Burroughs, represents his lifelong pursuit of getting out of consciousness and reaching the area between fantasy and reality.

I am forced to the appalling conclusion that I would never have become a writer but for Joan’s death, and to a realization of the extent to which this event has motivated and formulated my writing. I live with the constant threat of possession, and a constant need to escape from possession, from Control. So the death of Joan brought me in contact with the invader, the Ugly Spirit, and maneuvered me into a lifelong struggle, in which I have had no choice except to write my way out.[1]

The death of Joan creates a space within Burroughs into which he escapes, and attempts to fill with his writings. Cronenberg explicates what Burroughs had already implied in his introduction to Queer. In the film writing in particular and creativity in general is shown to be a response to a traumatic incident, that is, production of fantasies to compensate for the horrors of life. As the film proceeds so does the mental deterioration of Bill Lee who represents Burroughs in the movie. The first signs of Lee’s split come when he is arrested by two policemen for “the possession of dangerous substances.” What they are talking about is the bug-powder which, Lee, who has given up writing to become a bug exterminator, uses to kill insects. The two policemen ask him to demonstrate his profession. One of them puts an insect the size of a hand on a pile of bug powder to see if the insect will die. As the insect begins moving its wings, arms, and legs they leave the room and Lee with the insect. As soon as they leave the room the insect tells Lee through a mouth-anus at its back that it has instructions for him, that it comes from the Interzone, that his wife Joan is not actually human and that he has to kill her. The insect asks Lee if he could put some bug powder on its mouth-anus upon the application of which it starts to make noises and movements as if in an orgy. In the next scene we are in reality and Joan is asking Lee to put some bug powder on her lips. As wee see a few scenes later that the mouth-anus turns out to be the abyss, the bottomless depth, or the space in-between fantasy and reality in which Lee loses himself and shoots his wife.

This presentation of fantasy and reality side by side occurs throughout the film. It is when the gap between fantasy and reality disappears that the Unconscious manifests itself. In the case of Bill Lee the undesired event is pushed back into the unconscious in turn causing an accumulation of sadistic impulses in him. These sadistic impulses are then externalized in and through writing. For Burroughs writing was cathartic in that it liberated the untamed drives and prevented the manifestation of aggression in the external world. In Cronenberg what we see is almost the opposite of this attitude to writing. As we know from Dead Ringers, Videodrome, and eXistenZ, for Cronenberg writing and creativity have destructive rather than therapeutic effects on the writer. In the film Bill Lee emerges as the culmination of these two opposing views on not only the creative process but also the relationship between the creator and the creation, the subject and the object, mind and body. As the arena of this conflict Bill Lee’s world is that of the one in-between the internal and the external worlds, the Interzone, or in psychoanalytic terms the Unconscious, the Real, where there is no self or not self.

interzone

Interzone is Tangiers on the North African coast where Burroughs wrote Naked Lunch in 1953. In those days it was a place of escape for the self-exiled artists and artisans. At Interzone everyone has their own particular universality in one big universal cesspool and that cesspool is Lee’s fantasy world. The Real, or the Unconscious, is impossible to represent and all those monsters, bug-typewriters, and disgusting images are only the creations of Lee’s hallucinating mind. In it every universality is surrounded by many other universalities and each universality is a body without organs. Upon arrival at the Interzone Lee starts to see his typewriter as an insect resembling the one which he had first encountered in the interrogation room at the police station. The bug-typewriter becomes the mouth-anus mechanism, the partial object opening a gap through language in-between the body without organs and the organ without a body.

Orality is naturally prolonged in cannibalism and anality in the case of which partial objects are excreta, capable of exploding the mother’s body, as well as the body of the infant. The bits of one are always the persecutors of the other, and, in this abominable mixture which constitutes the Passion of the nursing infant, persecutor and persecuted are always the same. In this system of mouth-anus or aliment-excrement, bodies burst and cause other bodies to burst in a universal cesspool.[2]

Here Deleuze is referring to Melanie Klein’s Psychoanalysis of Children. The state of being which Deleuze summarizes is the paranoid-schizoid position of the child, the world of simulacra. At this stage, which preceeds Lacan’s mirror stage, the child is not yet capable of identification. There is an introjection-projection mechanism going on but the objects, internal and external, are experienced as bad objects. The conception of goodness has not yet developed in the child. Since there is no good object for the child to identify with there is no condition of possibility for the identificatory process with a good or a bad object, there is no self or not self.

The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position in which identification with a good object takes place. The passage from paranoid-schizoid introjection-projection to manic-depressive identification is the process of passing through the Interzone, or in Lacan’s words “traversing the fantasy.” In Deleuze’s terms this process is the hovering of an impersonal consciousness over the transcendental field of partial objects. The bug-typewriter is Lee’s impersonal consciousness manifesting itself in the form of a paranoid fantasy, a body without organs which is pretending to be an organ without a body. In fact it is neither a body without organs nor an organ without a body and yet it is both at the same time. It is a becoming in between being and non-being.

tumblr_ldpu2aYvh41qaun36o1_500

Cronenberg’s move is away from Burroughs’s Kafkaesque understanding of the body as metaphor and towards a Deleuzean narrative of the metamorphosis of the body in a literal sense. All those self-destructive creators are inverted into the spotlight in and through Croneberg’s films and this enables Cronenberg to contemplate on the creative process as an inversion of destructive process and fill the film with this contemplation. What we see in Naked Lunch is the death drive in conflict with the life drive.

In Deleuze the body without organs is the metaphor of the death drive. And since the death drive is a response to the fragmentation of the self, it can only take the form of a paranoid fantasy projected onto the Real. The body without organs is the partial objects brought together in a totalizing way, in a way that deprives them of their partialities.

What the schizoid position opposes to bad partial objects—introjected and projected, toxic and excremental, oral and anal—is not a good object, even if it were partial. What is opposed is rather an organism without parts, a body without organs, with neither mouth nor anus, having given up all introjection or projection, and being complete, at this price.[3]

The body without organs, then, is the absence of a connection between the subject’s inside and outside. The subject, in a state of total negation, neither eats nor excretes. It eats nothingness itself and becomes the catatonic (w)hole. It is not out of the body without organs that the subject is born but from the paranoid-schizoid position which consists of a not yet formed consciousness, an impersonal consciousness violently attacking the external world and splitting the given unities. As opposed to the body without organs it consists of projection and introjection of the partial objects surrounding the subject to create fantasies such as an illusionary ego, and learns to keep the body without organs, or the Real at bay. The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position which corresponds to the formation of the super-ego and the sustenance of a balance between id, ego, and super-ego.

cronenberg

Burroughs’s cut-up and fold-in techniques appear to be the two constituent parts of his defense mechanism against the spectre of Joan haunting him. To escape from the paralyzing state of being haunted by the spectre, that is, not to turn into a body without organs, he carries the projection-introjection mechanism to its furthest and literally and unconsciously puts words and sentences, partial objects, next to and within each other to make up discontinuities, cause ruptures and keep the Real at bay. Through giving a voice to the Real as it is before symbolization, Burroughs’s intends to prevent it from becoming real, from being actualized  hence submitting the governance of his actions to an external force. It is this mechanism of repression inherent in the cut-up technique that causes what it tries to cure. The cut-up technique involves literally cutting-up passages and putting them together as a new text which would be neither the one nor the other, hence deforming the syntax. The fold-in technique involves folding into each other the different parts of the same text, hence distorting the order of time. In both states what is at stake is a total negation of the external world as a result of its being considered as hostile. In Burroughs the paranoid fantasy projected on the real replaces reality with its inverted version, that is, Burroughs turns what he imagines the external world to be against itself by creating a paranoid fantasy involving a scenario in which the subject believes itself to be governed by an internally constituted external and evil force. Burroughs discovered cut-up and fold-in techniques as a defense mechanism against the paranoid fantasy he constructed around himself. To get out of this mad symbolic world, he decided to slash it into pieces and connect it with other texts that are themselves torn apart.

Burroughs’s cut-up technique is a result of his search for a way of desymbolizing the paranoid symbolic world he had constructed and projected onto the external world. Burroughs thought resymbolization was therapeutic in that it gave voice to the evil within in the way of expelling it. Cut-up technique aims at desymbolizing the totalitarian system surrounding the subject and was a defense against the totalitarian nature of this resymbolization. Burroughs himself admits in a letter written to Kerouac shortly after beginning to use the cut-up and fold-in techniques that “writing now causes me an almost unendurable pain.”[4] In Naked Lunch the movie, the theme of the materiality of language recurs through the encounters between the bug-typewriter and Bill Lee. Bill Lee creates an insect within, projects it onto his typewriter, and talks with it.  His creations have taken on lives of their own and are doing and saying things mostly against him.

(via silent-musings) In Nova Express, Burroughs’s 1964 text, The Invisible Man says, “These colourless sheets are what flesh is made from—Becomes flesh when it has colour and writing—That is Word and Image write the message that is you on colourless sheets determine all flesh.”[5] Burroughs had a strong sense of the materiality of language. When he has The Invisible Man say “becomes flesh when it has colour and writing” he is in a way referring to the Unconscious as the invisible man who is striving to become visible to himself and to others in and through language.

 Foucault’s interpretation of Bentham’s Panoptic mechanism becomes relevant here. In Discipline and Punish Michel Foucault presents the Panopticon as a metaphor of how power operates within modern western society. A revolutionary apparatus for its time (19th century), the Panopticon was more than just a model of prison for Foucault, it was a mechanism to keep an absent eye on the prisoner, to keep them under control at all times.

The Panopticon functions as a kind of laboratory of power. Thanks to its mechanisms of observation, it gains in efficiency and in the ability to penetrate into men’s behaviour; knowledge follows the advances of power, discovering new objects of knowledge over all the surfaces on which power is exercised.[6]

The formulation of the concept of the Panopticon involves not only seeing without being seen, but also a mechanism that imposes both their differences and their resemblances upon the subjects. So the subject’s difference from other subjects is itself externally constituted, but is also internal to the subject. The subject is the product of the mechanism in which the subject finds/loses itself, and participates in the setting of the trap. Some subjects are produced in such a way as to act on an illusory sense of consciousness, that they are in control of their lives and events surrounding them, that they are freely choosing their destiny, when in fact all the rules and possibilities of action are always already set. In a panoptic mechanism taking on passive and submissive roles brings wealth, love, health, and even happiness. In a panoptic mechanism everyone is a slave, but some are less so than the others. In a panoptic mechanism submissiveness brings power. The system is such that the subject, to feel secure, takes on a passive role. In return the subject is recognized as worthy of a higher step on the social ladder, which brings an illusionary sense of security. The efficiency of the panoptic mechanism depends on its ability to produce submissive/adaptive/rational subjects.

Panopticomania

Burroughs’s mind works exactly like a panoptic mechanism. And I think this has been one of the major concerns of Cronenberg throughout the shooting of the Naked Lunch. What we have in the movie is a man who has been caught up in a trap that he himself set. Bill Lee projects the construct of his psyche onto the external world and it is by doing this that he finds/loses himself in the trap, dismembered. The paranoid fantasy he constructs becomes so powerful that it engulfs him causing his detachment from the external world and leading to the eventual loss of the gap between fantasy and reality. It as this point that the Real slips through and tears him apart. He, in his mind, literally becomes a slashed monster, sees himself thus, as he is not, and becomes other than himself. His becoming-other, however, is in the wrong direction, or rather results in a confusion concerning the relationship between the subject and the object.

Burroughs believed that literature gives birth to action. He also saw writing itself as an action. At the end of the film we see Bill Lee at the border on his way back to Annexia from the Interzone. Two guards ask him what his occupation is. He says he is a writer. They want him to demonstrate. He takes out the gun from his pocket. Joan is at the back of the car. It’s time for their William Tell routine. Joan puts a glass on her head. Lee misses the glass and shoots Joan on the head. The guards are satisfied. The spectator witnesses this crime and remembers the person irrelevantly looking out of the window when they were slaughtering Kafka’s K. at the end of The Trial. Who was that person? Was it God? Was it a single man? Was it all of humanity?


[1] William Burroughs, Queer (New York: Penguin, 1985)

[2] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, trans. Mark Lester (London: Athlone, 1990), 187

[3] Deleuze, The Logic of Sense, 188

[4] William Burroughs, Letters (New York: Penguin, 1994), 286

[5] William Burroughs, Nova Express, (London: Panther, 1982), 30

[6] Michel Foucault, Discipline and Punish, trans. Alan Sheridan (New York: Pantheon Books, 1977), 204