Sanat, Felsefe, Politika, Gezi ve Ötesi ~ Rancière, Žižek, Sloterdijk, Erdem, Acar, Jackson, Cage, Virno, Gržinić (Varlık, Eylül 2013)

mailing
Dosya: Sanat ve Politika – Jacques Rancière, Slavoj Žižek, Peter Sloterdijk, Cengiz Erdem, Barış Acar, Thomas H. Jackson, John Cage, Paolo Virno, Marina Gržinić

SANATIN POLİTİKASI / Dosya / Varlık – Eylül 2013

Sanatın Politikası – Barış Acar Sayfa:3

Gezi Direnişi’yle beraber sanat dünyasında, belki de uzun zamandır tanık olmadığımız kadar canlı bir biçimde, yeniden sanat ve politika ilişkisi konuşulmaya başlandı. Ne ki, konu üzerine giden çalışmalar, genellikle 80 öncesi sol gelenekten devralınmış politik sanat argümanlarını tekrar etmekten ya da soğuk savaş boyunca emperyalist dünyadan yayılan küçümseyici ciddiyetsizliği yansıtmaktan öteye gidemedi. Bunların dışında kişisel çabalarla sanatın politikasını ele almaya çalışan girişimler ve 21. yüzyıl aktivizminin sanatsal boyutunu değerlendirme çabaları da oldu elbet. Ancak çoğu zaman bu kişisel çabalar yeteri kadar destek bulamadı ya da sosyolojik saptamaların cazibesine kapılıp sanat alanını terk etmeye eğilim gösterdiler. Varlık dergisi için hazırladığımız “Sanatın Politikası” dosyası bu noktada sanatlar açısından geniş kapsamlı bir bakış ortaya koymayı hedefliyor. Kısa bir zaman aralığında, dergi yetkililerinin de büyük gayretiyle, şiirden müziğe, siyaset felsefesinden bilgi teorisine kadar konuyla ilgisi olduğunu düşündüğümüz önemli metinleri bir araya getirmeye çalıştık. Gezi Direnişi gibi tarihsel bir olayın ardından aynı kavram ve yöntemlerle eskide kalmış tartışmaları yinelemenin ötesine geçerek, sanatların içinde uzun zamandır soluk alıp vermekte olan politikayı, –Walter Benjamin’in öne sürdüğü terimle ifade edecek olursak– “şiirsel politika”yı ele almamızı sağlayacak bakış açılarını araştırmayı denedik. Gezi Direnişi’nin hepimize gösterdiği gibi, o ya da bu politikanın temsili olmayan, sanatın dünyada yer tutma biçimi ve kendi yapıp etme tarzından kaynaklanan poetik bir politika sanıyoruz ki o kadar uzak ve yabancı değil.

Duyuları Olanın Dağılımı: Siyaset ve Estetik – Jacques Rancière Sayfa:4

Sanatlar, egemenlik ya da özgürlük projelerine, olsa olsa verebileceklerini verirler, yani son derece basit bir dille söylemek gerekirse, onlarla paylaştıkları şeyleri verirler: bedensel konum ve hareketleri, konuşma işlevlerini, görülür olan ile görülmez olanın dağılımını.

Rancière’in Dersi – Slavoj Žižek Sayfa:8

Brecht, 1953 tarihli (1956’da yayımlanan) ünlü kısa şiiri “Çözüm”de, işçilerin isyanı karşısında Komünist nomenklatura’nın kibrini alaya alır: “Hükümetin halkı feshedip bir başkasını seçmesi daha kolay olmaz mıydı?” Ne var ki, bu şiir siyasal açıdan oportünist olmakla, Brecht’in Neues Deutschland’da yayımlanan Doğu Alman Komünist rejimi ile dayanışma mektubunun zıddı olmakla kalmaz (sözü dolandırmadan belirtmek gerekirse, Brecht iki yanı da idare etmek, hem rejime desteğini duyurmak hem işçilerle dayanışmasını üstü kapalı dile getirmek istiyordu, öyle ki kim kazanırsa kazansın, kazanan tarafta olacaktı), kuramsal-siyasal anlamda yanlıştır da.

Bilginin Kinizmi – Peter Sloterdijk Sayfa:14

Bilgi alanında kinik dürtünün tarihini yazmak isteseydik, bu tarih, yerginin felsefî tarihi, daha doğrusu yergisel zihnin fenomenolojisi biçimini alırdı; mücadele eden bilincin fenomenolojisi ve sanat dallarında düşünülen şeylerin tarihi (yani, sanatın felsefî tarihi) olurdu. Böyle bir tarih yazılmamıştır, ilkeler tarihsel dayanak olmadan anlaşılır kılınabilse yazılması gerekmezdi de.

Alain Badiou’nun Olay Felsefesi ve Gezi Ruhu’nun Hakikati – Cengiz Erdem Sayfa:18

Gezi Ruhu’nun evrensel bir hakikat formunda zuhur etmesi ise özellikle genç kuşağın iktidarın söylemlerini ironi ve mizah vasıtasıyla sürekli yapıbozuma uğratması ve internet üzerinden tüm o sloganları görselleriyle birlikte anında tüm dünyaya yaymaktaki başarısının ürünü olmuştu. Bu vesileyle de işte kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılan Gezi Direnişi dünyada yaşayan tüm muhalif kesimlerin takdirini toplamıştı.

Sanatın Politikası Nasıl Kurulur? – Barış Acar Sayfa:24

Hakikate ya da hakikatlere dair fikrimiz ne olursa olsun onun üzerine refleksiyonu öne sürerek nesneden uzaklaşan tutum yerine Rancière’in önerisi, nesneyi ve onunla kurduğumuz ilişkiyi düzenleme yeteneğimizle özneyi yeniden ele almayı sağladığı için ilgi çekicidir. Kendini “olay”ın içinde tanıyan/tanımlayan bu özne kanımızca Badiou’nun önerisinden de çok uzak değildir.

Ezra Pound’un Poetik Politikası – Thomas H. Jackson Sayfa:28

Pound’un düşündüğü dinamik gerçekliğin tutarlılığı, Konfüçyüsçülüğün farkına varmasına yardım ettiği tutarlılık, hayli incelikli bir türdendir. Pound, Yeats’in “düzen” denilen bir şeye karşı faşistçe düşkünlüğünü paylaşıyormuş gibi gösterilebilir. Ancak Pound için “düzen” hâlâ kinetik, dinamik ve karmaşıktır ve bunu anlayabilecek incelikte bir zihniyet gerektirir.

Amerika’da Deneysel Müzik Tarihi – John Cage Sayfa:32

Bir defasında da, Sri Ramakrishna’ya şöyle bir soru sorulmuştu: “Madem Tanrı iyi, dünyada neden kötülük var?” Şöyle cevap verdi: “Meseleyi derinleştirmek için.”

Virtüözite ve Devrim – Paolo Virno Sayfa:35

Radikal İtaatsizliğin, Ölçüsüzlük erdeminin yakın akrabası olduğu düşünüldüğünde, direniş hakkı “meşruluk ve “gayri meşruluk” açısından gayet güncel bir kavram hissi verir. Cumhuriyetin temeli iç savaş olasılığından kaçınır, ama sınırsız bir Direniş Hakkı’nı kabul eder.

Marina Gržinić ile Söyleşi – Barış Acar Sayfa:42

Bugün sanat ve beşeri bilimlerde yapılan şey kavramsal sonsuzluk, insan sonrası dönem yahut kavramsal anti-hümanizmaya yönelik bir araştırma süreci. Çünkü insan ırkı küresel kapitalist sistem için tek kelimeyle boğucu. Dünyanın çevresel bölgeleri için durum bugün daha iyi olabilir, ancak aynı zamanda ciddi bir yıkım, kıyım ve köleleştirme süreci ile de karşı karşıyayız.

Yazılar: Romancı Örnek Okuruna Yol Gösteriyor (Mehmet Rifat) – Mehmed Uzun’un Romanlarında Kadın İmajı (Mine Şengül) – Metin Kaçan’a Tanıklık (Demir Özlü) – Esneyen Adam’ın Başına Gelenler (Melike Belkıs Aydın) – Bellek Tutulması (Feridun Andaç) – Dil ile Anlam Arasında Mesnevî-i Manevî (Hayri K. Yetik) – Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Kurucu Kuşağından Sadri Ertem (Çiğdem Ülker) – Kalp Ağrısı’nda Sindrella Kompleksi (İlkim Odabaş) – Not Defteri (Hüseyin Yurttaş) – Yeni Öyküler Arasında (Jale Sancak)

Şiir: Hüseyin Alemdar, Harun Atak, Yücelay Sal, Cenk Gündoğdu, Can Sinanoğlu, Aysar Küçükyumuk

Öykü: Deniz Özbeyli, Engin Barış Kalkan

Varlık Kitaplığı: “Haiku’ş” / Adil İzci (Mine Ömer) – “Geçmişin İçindeki Geçmiş” / Ebubekir Eroğlu (Atakan Yavuz) – “Görünen İnsan” / Bela Balazs (Nuriye Bilici) – Nurduran Duman ile Söyleşi (Gülce Başer) – “İnsanın Üşüdüğü Yer” / Cevat Turan (Ayhan Şahin) – Birgül Oğuz ile Söyleşi (Ayşe Aldemir) – Ali Budak ile Söyleşi (Hande Sonsöz) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Yeni Yayınlar (Reyhan Koçyiğit)

Varlık bu ay da Bakış Açısı, Bir Bakışı Solduran Zaman, Not Defteri, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.

via Varlık Dergisi Eylül 2013 ~ Dosya: Sanatın Politikası

Direnişi Düşünmek: Taksim Gezi Olayları ve Ötesi ~ Alain Badiou, Işık Ergüden, Jean-Luc Nancy, Jacob Rogozinski, Bernard Stiegler, Ahmet Soysal, Slavoj Zizek ve Dahası

“DİRENİŞİ DÜŞÜNMEK” ONLARA ADANMIŞTIR

Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük,

Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz,

Medeni Yıldırım, Mustafa Sarı


“BURADA!”

“YAZIDA!”

EŞSİZ BİR OLAYIN İSMİ YAYILIYOR HER YERE

VE DÜŞÜNCE OLAYIN SÖZÜNÜ SAHİPLENİYOR.

DÜŞÜNCE GEZİ’DEN YENİ UFUKLARA AÇILIYOR.

OLAYIN RUHUNA BİR YOLCULUK:

FİLOZOFLARIN ÖZEL KATILIMIYLA

DİRENİŞİ DÜŞÜNMEK

2013 TAKSİM

GEZİ OLAYLARI

Alain Badiou, Volkan Çelebi, Gizem Çıtak, Işık Ergüden,

Gökhan Kodalak, Jean-Luc Nancy,

Jacob Rogozinski, Bernard Stiegler, Ahmet Soysal,

Gökbörü Sarp Tanyılız, Slavoj Zizek

Hazırlayanlar: Volkan Çelebi & Ahmet Soysal

İstanbul’da doğan bu toplumsal hareket korkusuzca desteklenmelidir ve yine bu nedenle bu hareket direnmekle yetin­memelidir: Bilgilerin ve bir taraftan tinsel olana çağrıda bulunup diğer yandan tüm tinsel hayatın yıkımını hızlandıran bir iktidarın temel zafiyetinin altını çizen zihnin savunusu için bir söylem geliştirilmelidir.

Bernard Stiegler

Ölüm, hayata dayanamaz. Karanlık, ışığı hoş görmez. Kış soğukları, baharın gelişinden nefret eder. Fakat hiçbir oyun oynanmadı, hala hiçbir şey kaybedilmedi. Boğaz’ın akıntılarına kan dökülmüyor. Her şey hala mümkün. Her ne olursa olsun bir gün bahar kışa üstün ge­lecek. Her ne olursa olsun Taksim 2013 halkların hafızasında kazın­mış olarak kalacak.

Jacob Rogozinski

Somut olarak bir ayaklanma biçimini taşıyan garip deney, varlığını sürdürmekte ve gelecek günlerde, haftalarda, hatta aylarda da sürdü­receğini göstermektedir. İnsanlar, sokağa çıkmanın zor olmadığını anladılar. Birlikten güç doğduğunu, ve büyük kitlesel güç karşısında iktidarların sarsıldığını gördüler. Bununla birlikte, umulur ki düşün­meye başladılar. Politik düşünce, neyin istendiğini formüle etmek­tir.

Ahmet Soysal

Eğitimli gençlik kendisini tarihsel bir ayaklanmanın diğer potansiyel aktör­lerine yaklaştıran yolu yaratmalıdır. Kendi toplumsal varoluşunun ötesinde hareketinin coşkusunu taşımalıdır. Geniş halk kitlelerinin yanında yaşamanın ve yeni politikanın pratik buluşlarını ve düşün­celerini onlarla paylaşmanın araçlarını bulmalıdır.

Alain Badiou

Gezi’deki insan nedir, kimdir? Bu ortaklığın maddesini ve ru­hunu nasıl düşünmeli?

Şimdilik kesin olan tek bir şey var: bu insan, bu madde, bu ruh neo-liberal kapitalizmin dünyasındaki insan, madde, ruh değil. O halde çekinmeden söylenmeli: şimdi bizim görevimiz gelmek­te olan bu insana, bu maddeye, bu ruha yer açmak. Onların birlikte vuku buluşunu/yer alışını düşünmek ve gerçekleştirmek. Yeni bir özgürlük rotası, yeni bir demokrasi haritası çizmek…

Volkan Çelebi

Protestoları Müslüman sessiz çoğunluk tarafından desteklenen İslamcı otoriter düzene karşı seküler sivil toplumun ayaklanması olarak sınırlandırmamak elzem­dir: resmi karmaşıklaştıran şey protestoların anti-kapitalist tepki­sidir (kamusal alanın özelleştirilmesi) –Türk protestolarının temel ekseni, otoriter İslamcılık ile kamusal alanın serbest piyasacı özelleş­tirilmesi arasındaki bağdır. Bu bağ, Türkiye konusunu çok ilginç ve etki alanı geniş bir hale getiriyor.

Slavoj Zizek

Hayatları yaşanılmaz hale ge­tirilen insanlar, kendilerini zaten kendilerine ait olan sokaklara atıp yaşanabilir hayatların mücadelesini vermeye başladılar.

Gökbörü Sarp Tanyıldız

Olay, olur; gelmektedir, eli kulağındadır; beklenmezken beklenip asla gelmeyen godot’dur, mesihtir, gelir ve geçer, “yıldızın parladığı an”dır, “son bakışta aşk”tır, eylemdir. Gelir, ama geldiği bilinmez, bi­linemez, hissedilir, sezilir, geldiğinde muhteşemliğiyle yaşayanlar­da, belleklerde, bilinçte, ruhta, tarihte– iz bırakıp gider. Yeterliliği, yetkinliği bundandır.

Işık Ergüden

Bir tek halk düşünür kendini ve tek başına kendine doğru yürür.

Jean-Luc Nancy

Gezi olayı öncelikle özne merkezli politik yapılanmaların, başkan­ları ve amirleriyle özdeşleşen hiyerarşik iktidar kurgularının ve tem­sili demokrasinin timsali olduklarını iddia eden otorite figürlerinin karşısına lidersiz, heterarşik ve başkaları tarafından temsil edilmek yerine kendilerini sahneye koyan yeni bir örgütlenmeyle çıktı.

Gökhan Kodalak

Önümüzdeki yıllarda Türkiye siyasi hayatının ve demokrasisinin ne yöne gideceğini bilemeyiz fakat emin olabileceğimiz bir şey var ki o da Gezi Parkı Direnişi sonuçlandıktan sonraki süreçte de direnme­nin devam edeceğidir. Yıllardır tepki göstermeyen, evlerine kapan­mış, ekranlardan başını kaldırmayan insanlar bir şeyleri değiştirebi­leceklerini gördüler.

Gizem Çıtak

via MonoKL

Toplumsal Paradigmanın Felsefî Düşünüşe Etkisi: Stoa ve Kant Örneği

Abstract

The Effect of Social Paradigm to Philosophical Thought: The Case of Stoa and Kant

With the city government in Ancient Greek giving its place to the central empire, the human should be redefined according to the new social paradigm. The Hellenistic philosophy could be considered as a product of this effort. A similar situation is at work also for the Europe after Middle Age. The downfall of the feudality, with the rise of the bourgeoisie instead of it, makes a new human definition mandatory in such a social condition. Enlightenment philosophy could be considered also a product of this effort. In this essay the similarities between two human definitions presented in two different time period are established, with Stoicism and Kant patterns.

Keywords

Ethics, Stoicism, Immanuel Kant, Hellenistic philosophy, Enlightenment philosophy.

Anahtar Kelimeler

Etik, Stoacılık, Immanuel Kant, Helenistik felsefe, Aydınlanma felsefesi.

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm (1-4) Afrika Pazar

correlationist propaganda

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -1-  AfrikaPazarSayi348

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -2- AfrikaPazarSayi349

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -3- AfrikaPazarSayi350

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm  -4- AfrikaPazarSayi351

Üç Silahşörler’in Akla Zarar B Plânı

Buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere ölümsüzlük bilincine ulaşmak için ölümlülük bilincini son noktasına kadar götürüp tersine dönmesini sağlamak gerektiği aşikârdır. Ölümsüzlük teorimize neşter vurmaya meyilli okuyucularımızın muhtemel sorularını daha sorulmadan anlamsız kılmak için özellikle kaleme aldığımız bu değerli bilgiler de paylaşıldığına göre, herhalde artık anlatıya kalındığı yerden devam edilebilir. Peki ama nerede kalmıştık? Tabii ki Dr. Lawgiverz’e karşı geliştirilen B planında. Hatırlayacağınız gibi üç silahşörlerin hazırladığı plana göre Dr. Lawgiverz paranoyaya maruz bırakılacak ve intihar etmesi sağlanacaktı. Ancak bu noktada belirtmek gerekir ki doktorda öyle psikolojik savaşlara yenik düşecek göz yoktu, yoktur. Ne de olsa o kariyeri boyunca insan ruhunu didik didik ederek psikanalizle felsefeyi yepyeni bir ilişki içine sokmak suretiyle düşünce alanında rahatlıkla bir devrim olarak nitelendirebileceğimiz açılımlara zihinsel rahimlik etmiştir.

Telefon çaldığında Dr. Lawgiverz kırmızı şarabını yudumluyor ve bir vecd hâlinde orijinal el sarımı Havana purosunun tütününü piposuyla tüttürüyordu. Adeta dünyadaki her şey gayet normalmiş, ortada evrene dair aksi giden hiçbir durum yokmuş gibi bir havası vardı doktorun, ilginçtir sevgili okur, ve/fakat bir o kadar da gerçektir bu. Arayan ne aşkına yenik düşüp tekrar birleşmek istediğini bildirmek için karısı, ne astro-fizik alanındaki son bulgularını paylaşmak arzusuyla yanıp tutuşan kadim dostu Japon bilim-adamı, ne de televizyonlara ne olduğunu açıklığa kavuşturması beklenen Tekvin’di sevgili okur; zira arayan dünya devletleri ortak platformu’na bağlı istihbarat teşkilatı baş sorumlusundan başkası değildi.

Dr. Lawgiverz’le mi görüşüyorum acaba?

Evet, benim, siz kimsiniz?

Benim kim olduğum önemli değil, önemli olan sizin kim olduğunuz ve ne yapmaya çalıştığınız.

Söylediklerinizin içini doldurmanızı rica edeceğim sizden.

Söylediklerimin içi zaten dolu; senin düşündüklerin ve yaptıklarınla dolu.

Dünyanın insandan bağımsız düşünülebilmesi gerektiği yönündeki spekülasyonlarımdan söz ediyor olmalısınız.

Evet, onlardan söz ediyorum. Geçtiğimiz gün yaptığınız konuşmayı dinledik ve şüphelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha anladık. Kısacası doktor, sizin güneşin söneceği yönündeki asılsız iddianın kaynağı olduğunuzu düşünüyoruz. Bununla da kalmıyor ve sizi bu iddiayı ortaya atarken bilime hizmet etmek maksadını değil, dünyamızın mevcut düzenini oluşturan neo-liberal global kapitalizmin temellerini dinamitlemek maksadını taşıdığınızdan şüpheleniyor ve sizi bir dizi akla zarar suçla itham ediyoruz.

Şimdi de teorik terörist olduk öyle mi?

Neden, daha önce olduğunuz başka şeyler de mi var yoksa?

Hayır müfettiş, kastettiğim o değildi, daha önce hiç böyle bir şey olmamıştım zira. Kastettiğim daha ziyade şuydu ki benim söylemimle güneşin sönecek oluşu arasında kurduğunuz ilişki pek hoşuma gitti. Güneşsiz bir dünyada insan da olamayacağından dünyanın insandan bağımsız kendinde-şey olarak nasıl bir yer olabileceğini tahayyül etmek kalıyor çünkü dünyayı değiştirebilmek için geriye. İnsansız bir dünya tahayyül edebilirsek, insan merkezli düşünceden kurtulur ve dünyayı güneş sistemine hapsolmuşluktan kurtarıp ait olduğu yere, yani evrenin sonsuzluğuna kavuşturabiliriz. İnsansız bir dünyayı tahayyül edebilmek için bir ölümsüz gibi düşünebilmek gerektiğini ise söylemeye bile gerek yoktur herhalde. Ama bu noktada belirtmeliyiz ki ölümlülere, yani dirilere has bir özellik olan düşünme kapasitesi, yarattığı sınırsız düzey sayesinde, ki bunu sonlu bir varlık olan insanın sonsuzluğu düşünüp matematiksel olarak açıklayabilmesinden anlıyoruz, düşüncenin sonsuzluğu hâlihazırda kendi içinde barındırıyor olduğunu gösterir. Düşüncenin öznesi olmaktan ziyade ta kendisi olan insan ise bu anlamda ölmsüzlüğü bünyesinde barındırıyor demektir. Buradaki önemli nokta söz konusu ölümsüzlüğün fiziksel ölümsüzlük olmaktan ziyade metafiziksel ölümsüzlük olduğudur. Yani epistemolojik bağlamından tamamen koparılmış salt ontolojik bir düzlemde zuhur eden düşünce olayı. Bir olay olarak düşüncenin zuhru için gereken yüzey elbette ki maddi olacaktır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki bu maddi yüzey Aristoteles’in çizdiği sınırlar içine hapsolmuş fizik anlayışını aşan bir maddi düzeydir. Metafiziğiksel düzlemin maddenin uzantısı olduğunu ortaya koyan aşkınsal materyalizm işte bu tarz bir düşüncenin ürünüdür. Özellikle Schelling tarafından geliştirilen bu felsefi yaklaşım, Fichte’nin Kant‘ı radikalleştirmek suretiyle idealizmin doruğuna çıkmasına bir tepki olarak maddenin yeniden ön plana çıkarılmasını içerir. Maksadı yeni bir doğa felsefesi geliştirmek olan Schelling’e göre maddenin madde-ötesi etkileri vardır ve yaratılan söz konusu madde-ötesi etkiler maddeyi aşatığı gibi, madde de onları aşar. Birbirine aynı anda hem içkin hem de aşkın olan iki farklı varlık boyutundan, daha doğrusu varlığın iki farklı düzleminden söz ediyoruz demek ki burada. Bunlardan biri beş duyumuzun duyumu dahilinde olan görünen(fenomenal) düzey, diğeri ise beş duyumuzla ulaşamayacağımız ama zihnimizle algılayabileceğimiz(numenal) düzeydir. Önceleri Spekülatif Realizm, sonraları Spekülatif Materyalizm, en son olarak da Transendental Materyalizm adını vermeyi uygun bulduğumuz bu teorinin amacı, özne ve nesnenin diğer adları olan fenomenal ve numenal düzeyler arasındaki ilişkiyi bağlılaşımcılıktan koprarak, söz konusu ikiliğin üstesinden gelmek yerine onu bir gerçek olarak kabul edip bu iki düzey arasında nasıl daha sağlıklı ve üretken bir ilişki kurulabileceğini kuramsallaştırmaktır.

Sizi sizden felsefe dersleri almak için aramadım doktor. Bilmenizi isterim ki gözümüz üstünüzdedir, bir başka deyişle zan altındasınız. Eylem ve söylemlerinizi dünyayı kaosa sürüklemek yönünde sürdürmeye devam ederseniz sizi uyarmakla yetinmeyecek, daha etkili önlemlere baş vuracağız. Bu söylediklerimi ise dostça bir uyarı olarak alın lütfen. İyi günler…

İyi günler müfettiş.

Her iki taraf için de bu konuşmayı daha fazla sürdürmenin bir anlamı yoktu. Görüldüğü üzere Dr. Lawgiverz’in bu durumda yapması gereken güneşin 4.5 yıl sonra söneceği yönündeki spekülasyonu ortaya atan o çılgın bilim-adamını bulup kendini aklamaktı. Her ne kadar Dr. Lawgiverz kapitalist düzenin topyekün imhasını savunuyor olsa da, dünyanın sonunun gelmesiyle doğrudan bir ilişkisi olmasını istemiyordu. Dr. Lawgiverz’e göre kapitalizmin sonunu hayal etmek, dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor geliyordu insanlara. O yüzden de işte bu spekülasyonlar prim yapmıştı. Oysa kendisinin yıllardır yazdığı kitaplar, makaleler, yaptığı konuşmalar, verdiği seminerler zerre kadar etkilememişti neo-liberal sistemin işleyişini ve kapitalizmin operasyonlarını. Ne zaman ki “Spekülatif Realizm”deki spekülasyon kelimesi, “güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olduğu yönündeki spekülasyonlar”daki spekülasyon kelimesiyle örtüştü, Dünya Devletleri Ortak Platformu da işte o zaman harekete geçip son dönemlerde spekülasyon sözcüğünü en çok kullanan kişi olmakla kalmayıp, üstüne üstlük bir de insandan bağımsız bir dünya düşüncesiyle iktidarı kapitalin(idea) elinden alıp doğaya(gerçek) veren Dr. Lawgiverz’in peşine düştü.

Üç Silahşörler haince plânlarını yürürlüğe koymuş ve plânın ilk aşaması olan “telefonla gerginlik ve korku yaratma” safhasını başarıyla hayata geçirmişti. Şimdi sıra, bekleyip söz konusu plânın Dr. Lawgiverz üzerindeki yıkıcı etkilerini gözlemlemeye gelmişti. Dr. Lawgiverz elbette ki ölümden korkan bir insan değildi. Ne var ki bu onun da hepimiz gibi her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu gerçeğini değişitirmiyordu. Eğer nahak yere mahkum edilmek istemiyorsa derhal Gilles Deleuze’ün intiharı ve felsefesi arasındaki ilişki üzerine düşünmeyi bir tarafa bırakıp, bulması gereken o çılgın bilim-adamını bulması gerekiyordu. Oysa Dr. Lawgiverz’e göre Deleuze seçtiği ölüm biçimiyle kendi felsefesine son noktayı koymaktan ziyade, hem kendi felsefesi içinde, hem de genel olarak felsefede içe dönük bir infılâk meydana getirmek suretiyle muazzam bir açılım yaratmıştır. Deleuze’ün seçtiği filozofları okuma stratejisini hatırlayacak olursak Dr. Lawgiverz’in düşüncesinin hiç de saçma olmadığına hükmedebiliriz. Hatırlanacağı üzere Deleuze’ün okuma stratejisinin temelinde yatan eylem okunan filozofun düşüncesinin içten patlatılmasını içermekteydi. Maurice Blanchot’dan farklı olarak Deleuze intiharı bile yeni yaşam biçimlerine açılan bir kapı olarak algılamaktaydı zira. Oysa Blanchot, her ne kadar ölümün bir açılım olabileceği fikrinde Deleuze’le hemfikir olsa da, son tahlilde intiharı, yani öznenin kendi ölüm sürecini maksimal düzeyde hızlandırmak suretiyle sona erdirmesi eylemini bir zayıflık belirtisi, bir yenilgi olarak görmekteydi. Bu noktada sanırız konuya açıklık getirmesi bakımından Deleuze’ün intiharıyla felsefesi arasındaki ilişkiye dair düşünceleri üretmekte olan beyine, yani Dr. Lawgiverz’in beynine nüfuz etmek suretiyle düşüncenin sonsuz labirentlerinde ufak bir gezintiye çıkmak pek yerinde olacaktır.

Deleuze’ün felsefesinin temelinde yatan gerçek kendisinin aşkınsal deneyimcilik(transcendental empiricism) öğretisini hayata geçirmeye cüret ve teşebbüs eden ilk filozof oluşudur. Bu gerçeğin idrakinden kuvvet alarak düşünmeye devam edecek olursak diyebiliriz ki Deleuze’ün intiharı felsefesiyle çok derin ve bir o kadar da yakın bir ilişki içerisindedir. İki farklı ölüm olduğunu dile getiren düşünür sayısı ise hiç de az değildir. Bunlardan başlıcaları olan Lacan, Blanchot ve Zizek arasından birini seçip iki ölüm, daha doğrusu ölümün iki farklı boyutu arasındaki farkı görebilmemiz içinse doğrudan Deleuze’ün yaşadığı ve öldüğü zamanda düşünmüş olan Blanchot’ya konsantre olmamız gerekir. Söz konusu konsantrasyonu hayata geçirdiğimiz takdirde zihnimizde zuhur edeceği üzere görürüz ki Deleuze’ün eyleminin ve söyleminin amacı doğrudan iki ölüm arasındaki farkı ortadan kaldırmak, yani pratik ve teori, özne ve nesne, beden ve zihin, eylem ve söylem arasında farka dayanmayan yeni bir ilişki kurmaktır. Farklılığın filozofu olarak bilinen Deleuze’ün birincil ölüm olan fiziksel ölüme karşı gerçeği zaman ve uzama hapsolmuş fiziksel düzlemi aşan içkin bir alana konumlandırdığı sanal ölümü tanımlarken Blanchot’yla aynı şeyi düşünmektedir. Ne var ki iş bu iki ölüm arasındaki boşluğu ortadan kaldırmaya gelince Blanchot’ya ters düşer. Zira Deleuze için hakikat tek bir ölümün çeşitli suretlerle kendini göstermesinden ibarettir. Sanal ölümün kendisi fiziksel ölüme sebebiyet verebilmekte ve iki ölüm arasındaki ayrımı anlamsız kılabilmektedir. Bir eylem biçimi olarak bilinçli bir şekilde kendi ölümüne sebep olmak öznenin kendisini aşabileceği noktalardan sadece biridir. Hayat ancak özneye içkin sonsuz bir boşluğun sonlu yansımalarından ibaret olabilir. Bu bağlamda ölüm her zaman ve her yerdeddir. Ölümden arınmış bir yaşam namümkün olsa bile, sonsuzluğu barındırabilecek sonlu varklıklar son derece mümkündür. Belki de Badiou’nun Deleuze’ü sonsuz çoğulluğu tekilliğe hapsetmekle itham etmesinin sebebi de budur, kim bilir…

Dr. Lawgiverz’in ölümlü varlıkların kendi ölümsüzlükleriyle yüzleşmesine dair bu düşünceleri anlam dünyasında öyle bir açılım yaratacaktı ki o artık asla kendisi gibi olmayacaktı. Düşünen bir varlık olarak Dr. Lawgiverz’in idrak ettiği şeyse şuydu sevgili okur: “Dünyayı değiştirebilmek için önce dünyayı anlamak gerekir.”

Aşılması gereken bir varlık olarak ölümlü insan kendisini neden ve nasıl aşması gerektiğini kavradığında hakiki özgürleşmeye doğru ilk adım da atılmıştır olur. Bu noktada akılda tutulması gereken husus mutlak özgürleşmenin ancak özgürlük kelimesi anlamını yitirdiğinde, yani özgürleşmeye gerek kalmadığında gerçekleşebileceğidir. Demek ki yaratılması gereken koşullar aslında ezelden beridir tahakkümü altında yaşadığımız “Güneş merkezli evren” fikrinden kurtulmayı mümkün kılacak niteliklere sahip olmalıdır. Güneşi merkeze almayan bir insan doğal olarak insanı da merkeze almayan bir insan olacaktır. Böylelikle kendisinin merkezde olmadığı güneşsiz bir dünyada insan kendinden bağımsız bir varoluş düşünebilecek, kendinden bağımsız bir dünya tahayyül edebilecektir. Hayal gücü ve aklın yaratıcı senteziyle ortaya yeni anlam dünyalarının çıkması ise hem gerekli, hem de zaten kaçınılmazdır. Bu noktada kaçınılmaz sözcüğünü kullanırken sakın ola determinist bir yaklaşımı benimsediğimiz sanılmasın, böyle bir gaflete düşülmesin. Zira bilakis bizim maksadımız determinizme ve idealizme karşı materyalist ve aşkınsal bir varoluş tarzını düşünümsel olarak hayata geçirmektir.

Konuya açıklık getirmek için Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm(spekülatif maddecilik) dediği, Adrian Johnston’un ise transendental materyalizm(aşkınsal maddecilik) dediği ve ruh ile beden arasındaki ilişkiyi mercekleri değiştirdikten sonra mercek altına alan yeni bir felsefi düşünüş usûlünden bahsedeceğiz şimdi. Az önce sözünü ettiğimiz insanı dünyadan, dünyayı ise insandan bağımsız düşünememe durumuna Meillassoux’nun verdiği ad bağlılaşımcılıkdır(correlationism). Bağlılaşımcılık Kant’ta en zayıf halindeyken, Fichte’de güçlenir ve idealizmin doruklarına kadar çıkar. Kant kendinde-şeyler’den oluşan numenal düzeyi düşünülebilir ama bilinemez bir şey olarak tanımlarken, Fichte numenal düzey diye bir şeyin olamayacağını, zira numenal düzeyi konumlayan öznenenin kendisinin fenomenal bir varlık olarak sadece fenomenler(görüngüler dünyası) düzeyinde düşünebileceğini ileri sürer. Dolayısıyla Kant’tan farklı olarak Fichte açıkça ortaya koyar ki kendinde-şeyler’in dünyası olarak numenal düzey bilinemez olmakla kalmaz, düşünülemez de. Çünkü Fichte’ye göre kendinde-şey’in onu düşünen öznenin fikrinden bağımsız olarak düşünülmesi imkânsızdır.

Bağlılaşımcılığın doruk noktasının Alman İdealizmi’nin de doruk noktası olması ise hiç de şaşırtıcı değildir. Bilndiği gibi Fichte’den sonra Schelling’le birlikte Alman İdealizmi kısa süreli bir doğaya ve maddeye dönüş yaşamış, fakat ne var ki Hegel’le birlikte tekrar kavramlar ve idealar dünyasına yönelerek diyalektik materyalizmin determinizmi gereği Mutlak İdealizm ve Mutlak Materyalizm arasında gidip gelmeye hapsolmuştu Nietzsche Zerdüşt’ü(Zarathustra) yaratıncaya kadar. Nietzsche’yle birlikte sarsılan Hegelci diyalektik materyalizm içine düştüğü ve kendisiyle birlikte materyalizmi de sürüklediği girdaptan ancak Lacan, Deleuze, Badiou ve Zizek sayesinde çıkabilecekti. Bu dört düşünürün ortak noktası ise düşüncenin kaynağında maddeyi görüyor olmalarıydı. Yani hakikat düşüncelerin, fikirlerin ve ideaların dünyaya hükmetmesi olmaktan ziyade, maddenin, doğanın, adlandırılamayanın, hiçliğin ta kendisinin düşünceleri doğuran etkenler olduğuydu. Fakat özellikle Zizek’in Hegel ve Lacan destekli aşkınsal materyalizmine baktığımız zaman görürüz ki asıl mesele maddenin düşünceyi doğurduğunu kavramak meselesi değil, maddeden doğan düşüncenin de maddeyi değiştirebilecek güce ve kudrete sahip olduğunu kavramak meslesidir. Zira ancak böylelikle diyalektik materyalizmin ölüm ve yaşam, aşkın ve içkin, sonlu ve sonsuz arasındaki rolleri değiştirmekten ibaret kısır döngüsü kırılarak aşkınsal materyalizme(transcendental materialsim) yönelmek suretiyle ruh ve beden, insan ve dünya, numenal ve fenomenal, düşünce ve varlık, madde ve düşünce, insanlık ve insanlıkdışı, ölüm ve yaşam, ölümlülük ve ölümsüzlük arasındaki ilişkiye yeni bir boyut kazandırılabilir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle onun ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamamız, sonra da bu anlayış çerçevesinde dünyayı insana hapsetmeksizin değiştirmeye yönelik eylemlere girişmemiz hem mümkündür, hem de gerekli.

Kısaca özne ve nesne olarak da anabileceğimiz tüm bu ikili zıtlaşmalar doğanın yapısı gereği vardır. Pek çok düşünür bu ikili zıtlaşmaların üstesinden gelip, özne ve nesnenin birlik ve bütünülüğünü vurgulamaya çalışmış, ve/fakat bu girişimlerinde başarısız olup sükûtu hayâle uğramıştır. Varlığın bu iki boyutunun asla ayrılmaz bir bütün olarak görülmemesi gerektiğini, bilâkis tıpkı Zizek’in yaptığı gibi bu ikiliğin muhafaza edilmesi gereken bir ikilik olduğunu söyleyen Ray Brassier işte tam da bu noktada transendental materyalizmin nihilist yüzü olarak çıkıyor karşımıza. Zizek’in Badiou’dan feyz alarak yaşamın merkezine sonsuzluğu bir boş küme olarak yerleştiren Lacan ve Hegel destekli transendental materyalizminden farklı olarak Brassier, Deleuze ve Guattari’den feyz alarak, özellikle non-philosophy kavramını yaratan Laruelle’in de etkisi altında, yaşamın merkezinde yaşamı aşan bir şey olarak bulunan kendinde-şey’in ölümsüzlük değil, ölümün ta kendisi olduğunu söyler. Ben olsam bir de ölümün aşılması namümkün bir şey olduğunu idrak edersek ölümün tahakkümü altındaki yaşamlarımızı, yani ölümlülüğümüzü bir nebze olsun aşardık diye eklerdim, diye düşünmekten kendini alamayacaktır Dr. Lawgiverz.

Rhizome: Ölümsüzlük Düşüncesi, Kaotik Otonomizasyon, Komünizm ve Dinamik Sistemler Teorisi

Ölümsüzlük düşüncesini saplantı haline getirmiş olmamızın siyasi sebepleri olduğunu artık açıkça ifade etmek istiyoruz. Sayfalardır ölümsüzlük üzerine kestiğimiz ahkamlar sadece tek bir amaca hizmet etmekteydi. Bu amaç ise komünizmin eşitlik fikrinin dini inanışların eşitliği ölümden sonraya erteleyen anlayışına son derece ters düşen bir fikir olduğunu kesin ve net bir şekilde ortaya koymaktı. Bununla da kalınmayacak ve ölüm/yaşam dürtülerinin sömürüsü üzerinden kendini besleyen kapitalizm ölüm ve yaşamla kurduğu ilişki bağlamında, aynı bağlam içerisine yerleştirilmiş bir komünizmle karşılaştırmalı olarak eleştirilecekti. Lakin elbette ki bu eleştiri kendisiyle sınırlı kalmamalı ve komünizmin neden gerekli, geçerli ve mümkün bir otonomizasyon modeli (kendini hayata geçirip yöneten dinamik sistem) olduğunu ortaya koymalıydı, koymalıdır.

tv

Bu noktada altını çizmekte fayda gördüğümüz iki sözcük dizisine değinmeden geçemeyeceğiz. Söz konusu sözcük dizileri “dinamik sistem modeli” ve “kaotik otonomizasyon”dur sevgili okur. Gerek dinamik sistem modelinin, gerekse de kaotik otonomizasyonun en güzel örneği ise doğanın işleyişinin ta kendisi olarak çıkmaktadır karşımıza. Doğa bünyesinde sonsuzluğu barındıran bir oluşumdur. Bizzat doğanın kendisi kısır olmayan sonsuz bir döngüdür zaten. Bu döngüyü dairesel haraketlerle sembolize etmeye çalışmak ise son derece boş bir çabadır, zira söz konusu döngü dairesel olmaktan ziyade her yöne doğru yayılan çoğulluğun kaotik otonomizasyonuna sahiptir.

Doğa ile komünizm arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması bizi doğrudan komünizmin sonsuzluk ve ölümsüzlük kavramlarıyla eşitlik kavramı arasında kurduğu ilişkiye getirir. Bu ilişki biçimi diyalektiği aşan niteliklere sahiptir. Komünizm ölümlülük ve ölümsüzlük arasında bir ikili zıtlaşma olmadığını, bu kavramların halihazırda birbirlerini bünyelerinde barındırdığını öne süren ve bu ikisinin birbirlerine içkin olduğu hükmünden hareketle eşitliğin ölümün sonrasına, yani ölümsüzlüğe ertelenmesini eleştirerek sonsuz adalete dayalı mutlak eşitliğin bu dünyada, yaşayanların ve ölümlülerin dünyasında hayata geçirilmesini öneren dinamik bir sistem modelidir. Lakin akılda tutulmalıdır ki burada bahsettiğimiz komünizm Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti örneklerinde karşımıza çıkan ve gerek adaletten, gerekse de eşitlikten son derece uzak olmalarına rağmen komünizm adıyla anılan totaliter sistemlerden tamamen farklı nitelikler sergileyen bir komünizmdir. Bizce Sovyetler Birliği ve Çin’deki sistemler devlet kapitalizminden başka bir şey  değildi, değildir. Oysa bizim burada kullandığımız anlamıyla komünizm kaotik otonomizasyon tabir edebileceğimiz bir işleyiş biçimine sahiptir ve totaliter olmaktan son dereece uzaktır. Zira bizim kullandığımız anlamıyla komünizm zamanın paraya, paranın da zamana dönüşüp yaşamın sanal bir değerler sistemi üzerine kurulmasının hem sebebi, hem de sonucu olan kapitalizme son derece ters düşen bir biçimde sanal değerleri doğaya empoze etmek yerine gerçek değerleri doğanın kendisinin yaratmasına zemin hazırlayan dinamik bir sistem modelidir.

Bizim bu yazı boyunca yaptığımız Stalin’in otonomizasyon kavramını çarpıtarak kendi emellerimize alet etmektir. Bunu yaparkenki maksadımız ise komünizmi yeniden anlamlandırmak yolunda ontolojik(varlıkbilimsel) bir bağlama yerleştirip ölüm, yaşam ve sonsuzlukla ilişkilendirmek suretiyle günümüzün politik, ekonomik, psikososyal ve psikosomatik sorunlarının çözümü için ne denli gerekli ve mümkün bir dinamik sistem modeli sunduğunu göstermektir. Gelecekte bir gün, “dünyada bu güne kadar insan ile doğa arasında kurulmuş en uyumlu ilişkinin bir temsili” olarak nitelendirilebilmesine yetecek potansiyele sahip olduğunu düşündüğümüz komünizmin amacının ölümsüzlüğü (sonsuz adaleti ve mutlak eşitliği) içinde yaşadığımız bu fani dünyada hayata geçirmek olduğunu ise bilmiyoruz bu raddeden sonra kendimizi tekrarlayıp sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de tüm bunları yapıyor ve ediyoruz işte belki vardır diye…

are we or are we not?

Bu yazıda komünizmin sadece eşit üretim ve eşit tüketime dayanan bir ideoloji olmaktan ziyade insanı merkeze almayan bir düşünce biçiminin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir varoluş modu olduğuna vurgu yapıldığı son derece aşikar. Bu vurguya vurgu yapmak yolunda diyebiliriz ki komünizmin sonsuz adalet ve mutlak eşitlik kavramlarını günümüz için anlamlı ve alakalı kılan söz konusu kavramların sadece insanlar arasındaki maddi alış-verişlere atıfta bulunmaktan ziyade dünyamızdaki canlı-cansız tüm varlıklar arasında tezahür eden bir ilişkiye atıfta bulunuyor olmalarıdır. İnsanlar ile öteki varlıklar veya nesneler arasında hiyerarşik olmayan bir eşitlik ilişkisinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle ölümlü bir insan gibi düşünmekten vazgeçilmesi gerekir. Ölümsüzlük düşüncesi işte bu anlamda insanı merkeze almayan komünist teorinin itici güçlerinden biri olarak çıkar karşımıza. Dürtülerin kısır-döngüsünü kırarak insanın içindeki aşkınsal düzeyi açığa çıkarmak ve sonsuz adalet ile mutlak eşitliği tanrıya atfetmek yerine doğaya iade etmek ise sadece komünistlerin değil, gezegenimizde yaşayan tüm insanların birincil vazifesi olmalıdır.

Kant-Hegel-Deleuze-Zizek Dörtgeni İçinden Çıkarak Doğanın Sonsuzluğunun İçkin Olduğu Aşkınsal Bir Anlam Dünyası Yaratan Transendental Materyalizm’in Ölümsüz Öznesi Schelling

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm

Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla ne denli derin bir bağlantı içerisinde olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Akılcılığın ışıkla ilgisi Kopernik ve Kant’tan beridir sürmekte… Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Belli ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle hakikat arasındaki ilişkiye paralel bir seyir izlemektedir ezelden beridir. Dünyayı değiştirebilmek için öncelikle onu anlamak gerektiği ise o kadar aşikâr ki, bunu ifade etmek ayıp kaçacak, hatta okuyucunun idrak kabiliyetine hakaret telâkki edilecek neredeyse. Güneşsiz bir dünyada insan da olamayacağından dünyanın insandan bağımsız kendinde-şey olarak nasıl bir yer olabileceğini tahayyül edebilmek için güneşin söneceği yönünde bilimsel verilere dayanan bir spekülasyonlar serisi oluşturmaksa ziyadesiyle elzemdir. Zira insansız bir dünya tahayyül edebilirsek, insan merkezli düşünceyi aşar ve dünyayı güneş sistemine hapsolmuşluktan kurtarmak suretiyle ait olduğu yere, yani evrenin sonsuzluğuna kavuşturabiliriz. İnsansız bir dünyayı tahayyül edebilmek için bir ölümsüz gibi düşünebilmek gerektiğini ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de ekliyoruz işte, belki vardır diye…

Hemen belirtelim, ölümlülere, yani dirilere has bir özellik olan düşünme kapasitesi, yarattığı sınırsız düzey sayesinde, ki bunu sonlu bir varlık olan insanın sonsuzluğu düşünüp matematiksel olarak açıklayabilmesinden anlıyoruz, düşüncenin sonsuzluğu hâlihazırda kendi içinde barındırıyor olduğunu gösterir. Düşüncenin öznesi olmaktan ziyade ta kendisi olan insan ise bu anlamda ölmsüzlüğü bünyesinde barındırıyor demektir. Buradaki önemli nokta söz konusu ölümsüzlüğün fiziksel ölümsüzlük olmaktan ziyade metafiziksel ölümsüzlük olduğudur. Yani epistemolojik bağlamından tamamen koparılmış salt ontolojik bir düzlemde zuhur eden düşünce olayı. Bir olay olarak düşüncenin zuhru için gereken yüzey elbette ki maddi olacaktır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki bu maddi yüzey Aristoteles’in çizdiği sınırlar içine hapsolmuş fizik anlayışını aşan bir maddi düzeydir. Metafiziksel düzlemin maddenin uzantısı olduğunu ortaya koyan aşkınsal materyalizm işte bu tarz bir düşüncenin ürünüdür. Özellikle Schelling tarafından geliştirilen bu felsefi yaklaşım, Fichte’nin Kant’ı radikalleştirmek suretiyle idealizmin doruğuna çıkmasına bir tepki olarak maddenin yeniden ön plana çıkarılmasını içerir. Maksadı yeni bir doğa felsefesi geliştirmek olan Schelling’e göre maddenin madde-ötesi etkileri vardır ve yaratılan söz konusu madde-ötesi etkiler maddeyi aştığı gibi, madde de onları aşar. Birbirine aynı anda hem içkin hem de aşkın olan iki farklı varlık boyutundan, daha doğrusu varlığın iki farklı düzleminden söz ediyoruz demek ki burada. Bunlardan biri beş duyumuzun duyumu dahilinde olan görünen(fenomenal) düzey, diğeri ise beş duyumuzla ulaşamayacağımız ama zihnimizle algılayabileceğimiz(numenal) düzeydir. Önceleri Spekülatif Realizm, sonraları Spekülatif Materyalizm, en son olarak da Transendental Materyalizm adlarıyla anageldiğimiz bu teorinin amacı, özne ve nesnenin diğer adları olan fenomenal ve numenal düzeyler arasındaki ilişkiyi bağlılaşımcılıktan kopararak, söz konusu ikiliğin üstesinden gelmek yerine onu bir gerçek olarak kabul edip bu iki düzey arasında nasıl daha sağlıklı ve üretken bir ilişki kurulabileceğini kuramsallaştırmaktır.

Hepimizin takdir edeceği üzere doğadaki değişimler kaçınılmaz olarak siyasi arenada da köklü değişimlere sebep olabilmektedir. Belli ki aşkınsal materyalizm veya naturalizm(transcendental materialism or naturalism) son derece yerinde bir felsefi yaklaşımdır. Her ne kadar idealist olmasa da Alman İdealizmi’nin ileri gelenlerinden kabul edilen Schelling’in öncülük ettiği bu yaklaşıma göre fikirlere veya idealara rahimlik eden doğanın kendisidir. Bazı okuyucularımız bunun son derece bariz olduğunu, zira düşüncelerin beyin denen organ tarafından üretildiğini, insanı bir bitki olarak düşünecek olursak beynin de bu bitkinin çiçeği veya meyvesi olduğunu dile getirebilirler. Söz konusu okuyucularımızın bu düşüncesi elbette ki son derece yerinde bir tespittir. Ancak iş bununla kalmıyor ne yazık ki. Schelling’in felsefesini yeniden yorumlayarak günümüze uyarlayan Iain Hamilton Grant’a göre Schelling’in önemi Kant’ın aşkınsal idealizminin öne sürdüğü “idealar gerçeği(maddeyi) belirler” anlayışına ters düşen bir biçimde “gerçek(madde) ideaları belirler” anlayışını benimsemiş olmasından kaynaklanır.

Hegel’in Tinin Fenomenolojisi adlı kitabında her şeyin zaman içerisinde kendisinden farklılaşıp ötekisine dönüştüğünü, daha doğrusu her şeyin, ötekisini kendi içinde hâlihazırda barındırdığını ve oluş sürecinde içteki ötekinin dışsallaştırılarak öznenin kendisi haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu sık sık tekrarladığını akılda tutarsak, kendi içinde kendinden daha kendi olan bir boşluk olarak öznenin kendini ifade edebilecek ve kendinden farkını dile getirebilecek bir spekülasyon biçimini hayata geçirebilmek için kaçınılmaz olarak Kant ile Hegel arasında, Gilles Deleuze’ün deyimiyle bir ayırıcı-sentez(disjunctive-synthesis) işlemi gerçekleştirmek zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Zira bir nesnenin kendini bir özne olarak tasvir edebilmesi ancak Kant’ın düşünümsel yargı ve Hegel’in spekülatif diyalektik stratejilerinin kendi içlerinde bölünüp idealist yanlarından arındırıldıktan sonra materyalist yanlarının aşkınsallığın içkin olduğu gerçekçi spekülasyonlar çatısı altında yeniden birleştirilmesiyle mümkün kılınabilir. Nitekim ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden Zizek’in Schelling’i Lacan ve Hegel üzerinden okumasıyla ortaya çıkan transendental materyalizmi, Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-Şey’in aşkın olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeride konumlanmış olduğunu ortaya koymaktadır.

Diyalektik Materyalizm’in her şeyin sürekli ötekisine dönüşmesinden ibaret kısır-döngüsünü kırıp geride bırakılan konuma söz konusu konumu aşacak şekilde müdahale etmek gerektiğini ortaya koyan bir duruş olarak Transendental Materyalizm, aklın doğa tarafından oluşturulduğunu, fakat aynı aklın da doğayı oluşturduğunu dile getirir. Klein’ın terimleriyle ifade edecek olursak Transendental Materyalizm bir nevi projeksiyon-introjeksiyon (dışa yansıtma – içe yansıtma) mekanizması içerisinde nasıl bir hayat yaşayacağımızı bizi aşan güçlerin belirlediğini kabul edip, söz konusu bilinçdışı güçlerin (doğa, evren) son derece olumsal (rastlantısal, contingent) hareket ettiğini akılda tutarak tüm varlığı mevcut insan yapısına indirgemeyip, önce gerçekten insan olmanın, sonra da eğer gerekli görülürse insanı bile aşmanın mümkün olduğunu ve yürürlüğe konulabileceğini öne sürer.

Her ne kadar kendinde-şey olarak ölümsüzlük düşüncesini hayata geçirebilmek sinir ve damar sisteminin bozguna uğratılmasını gerektirir gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir. Fâni bir bedende(fenomenal), fâni olmayan bir düşünceyi(numenal) barındırabilecek kudrete erişmek olarak da nitelendirebileceğimiz bu “oluş modu” özellikle 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başında Zizek ve Badiou gibi düşünürlerin de kafasını kurcalamıştır.

Yüzyıl (The Century) adlı kitabında Badiou yirminci yüzyılın sadece bir kıyımlar ve felâketler yüzyılı olarak anılagelmesine karşı çıkarak, söz konusu yüzyılın aynı zamanda bir yaratılar ve yeni yaklaşımlar yüzyılı olarak da okunması, okunabilmesi gerektiğinin altını çizerek, Brecht, Breton, Beckett, Pessoa, Mallarmé gibi pek çok büyük sanatçı, yazar ve düşünürün, “Gerçek tutkusu” diye nitelendirdiği bir tutkuya sahip olduğunu öne sürer. Jacques Lacan’ın Hayâli-Sembolik-Gerçek üçlemindeki Gerçek kavramını, yani bilinçdışını kasteden Badiou’ya göre Gerçek tutkusu, Lacan’ın da altını çizdiği üzere, bir nevi ulaşılmazın peşinde koşma eğiliminin hem sebebi, hem de sonucudur.

İdeolojinin Yüce Nesnesi adlı ilk kitabında Lacan’ın Gerçek kavramıyla Kant’ın kendinde-Şey kavramı arasındaki farkın altını şu sözlerle çizer Zizek:

Gerçek kaydedilemez, ama biz bu imkânsızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan trvmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu imkânsızlıktan başka bir şey olmdığıdır: Gerçek, simgesel düzenin ötesinde, onun ulaşamadığı bir sert çekirdek, bir tür Kantçı “kendinde-Şey” olarak varolan aşkın, pozitif bir kendilik değildir – Gerçek kendi içinde hiçbir şey değildir, simgesel yapıdaki, merkezi bir imkânsızlığa işaret eden bir boşluktan ibarettir. Özneyi “Gerçek’in bir cevabı” olarak tanımlayan esrarlı Lacancı cümle işte bu anlamda anlaşılmalıdır: Öznenin boş yerini, simgeselleştirmesinin başarısızlığı sayesinde kaydedebilir, kuşatabiliriz, çünkü özne kendi simgesel temsilinin başarısız olduğu noktadan başka bir şey değildir.[1]

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Gerçek, sembolik(simgesel) düzeni aşan pozitif bir şey olmaktan ziyade, sembolik düzene içkin bir hiçtir. Sembolik düzende temsil edilmesi namümkün olduğu içinse kayda geçirilmesi imkânsız bir boşluktan ibarettir. Hatırlanacağı üzere Kant’ın kendinde-Şey’i ise fenomenal düzlemi aşan numenal boyutta konumlanmış, bilinemez fakat düşünülebilir olan pozitif bir olguydu.

Konuya açıklık getirmek için Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm(spekülatif maddecilik) dediği, Adrian Johnston’un ise transendental materyalizm(aşkınsal maddecilik) şeklinde adlandırdığı ve ruh ile beden arasındaki ilişkiyi mercekleri değiştirdikten sonra mercek altına alan bu felsefi düşünüş usûlünden bahsedeceğiz şimdi.

Son yıllarda öne çıkan Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizminin temel iddiası olan kendinde-Şey’in insan düşüncesinden bağımsız olarak bilinebileceği iddiasıyla Zizek’in aşkınsal materyalizmi arasındaki en temel fark öznenin konumuna ve işlevine ilişkindir.[2] Nitekim Zizek, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism adlı kitapta yayımlanmak üzere kendisiyle yapılan bir röportajda spekülatif realizmin en büyük eksikliğinin bir özne teorisinden yoksun olması olduğunu açıkça ifade etmiştir.[3] Hegel üzerine yazdığı, Is it Still Possible to be a Hegelian Today? adlı makalesinde ise Zizek kendi aşkınsal materyalizmiyle Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizmi arasındaki farka Meillassoux’nun aynı kitapta yer alan Potentiality and Virtuality adlı makalesine atıfta bulunarak vurgu yapar. Zizek’e göre Meillassoux özneyi Lacan’ın negatif Gerçek’iyle özdeşleştirmek yerine Kant’ın pozitif kendinde-Şey’iyle özdeşleştirdiği için, savunduğu aşkınsallık karşıtı içkin materyalizme ters düşer. Bu bağlamda denebilir ki Zizek’in durduğu yerden bakılınca Meillassoux’nun tutarsızlığı bağlılaşımcılıkla(correlationism) itham ettiği Kant’ın çizdiği çerçeve içerisinde kalmasından ve/yani insandan bağımsız nesnel gerçekliğe (kendinde-Şey) ulaşmak isterken kaçınılmaz olarak aşkınsal özneye gereksinim duymasından kaynaklanır. Oysa Zizek’e göre bize gereken ne aşkınsal bir özne teorisi, ne de özneyi nesnel gerçekliğe indirgeyen bir nesne teorisidir.[4] Bize gereken aşkınsallığın içkin olduğu materyalist bir felsefe anlayışı geliştirmek yolunda Hegel’i Schelling’le birlikte yeniden okumak ve şunu akılda tutmaktır:

Gerçek, karşı kutupların dolaysız çakışma noktası olarak tanımlanır: Her kutup dolaysızca karşıtına geçer; her biri kendi içinde zaten kendi karşıtıdır. Bunun tek felsefi muadili Hegelci diyalektiktir: Hegel’in Mantık’ının en başında Varlık ve Hiçlik birbirlerini tamamlamaz. Hegel’in söylemek istediği, bunların her birinin kimliğini ötekinden farkı sayesinde kazandığı da değildir. Söylemek istediği şudur: Varlık kendi başına, onu “olduğu gibi”, saf soyutlanmışlığı ve belirlenmemişliği içinde, başka bir özgülleştirmeye gerek duymadan kavramaya çalıştığımızda, kendisinin Hiçlik olduğunu gösterir.[5]

Hiçliğin Varlığa, Varlığınsa Hiçliğe içkin olduğunu ortaya koyan bu sözler numenal düzleme ait aşkınsal bir olgu olan kendinde-Şey’in bilinebilmesinin “düşüncenin saf içkinliği ile doğrudan doğruya örtüşmesi”ni gerektirdiğine vurgu yapar. Düşünce dolayımıyla kendinde-Şey’in bilgisine ulaşmaksa ancak bir çıkarma işlemiyle mümkün kılınabilir.

Bir soyutlama yaparak, nesnelliğin bizim öznelliğimize bağlı oldukları varsayılan bütün tikel, somut belirlenimlerini çıkartarak – bütün tikel, belirli içeriklerin bu şekilde soyutlanmasından sonra geriye kalan şey tam da saf, boş bir Düşünce biçimidir.[6]

Az önce sözünü ettiğimiz ve Kant’ın felsefesinde vücut bulan, insanı dünyadan, dünyayı ise insandan bağımsız düşünememe durumuna Meillassoux’nun verdiği ad bağlılaşımcılıkdır(correlationism). Bağlılaşımcılık Kant’ta en zayıf halindeyken, Fichte’de güçlenir ve idealizmin doruklarına kadar çıkar. Kant kendinde-şeyler’den oluşan numenal düzeyi düşünülebilir ama bilinemez bir şey olarak tanımlarken, Fichte numenal düzey diye bir şeyin olamayacağını, zira numenal düzeyi konumlayan öznenenin kendisinin fenomenal bir varlık olarak sadece fenomenler(görüngüler dünyası) düzeyinde düşünebileceğini ileri sürer. Dolayısıyla Kant’tan farklı olarak Fichte açıkça ortaya koyar ki kendinde-şeyler’in dünyası olarak numenal düzey bilinemez olmakla kalmaz, düşünülemez de. Çünkü Fichte’ye göre kendinde-şey’in onu düşünen öznenin fikrinden bağımsız olarak düşünülmesi imkânsızdır. [7]

Bağlılaşımcılığın doruk noktasının Alman İdealizmi’nin de doruk noktası olması ise hiç de şaşırtıcı değildir. Bilindiği gibi Fichte’den sonra Schelling’le birlikte Alman İdealizmi kısa süreli bir doğaya ve maddeye dönüş yaşamış, fakat ne var ki Hegel’le birlikte tekrar kavramlar ve idealar dünyasına yönelerek diyalektik materyalizmin determinizmi gereği Mutlak İdealizm ve Mutlak Materyalizm arasında gidip gelmeye hapsolmuştu Nietzsche Zerdüşt’ü(Zarathustra) yaratıncaya kadar. Nietzsche’yle birlikte sarsılan Hegelci diyalektik materyalizm içine düştüğü ve kendisiyle birlikte materyalizmi de sürüklediği girdaptan ancak Lacan, Deleuze, Badiou ve Zizek sayesinde çıkabilecekti. Bu dört düşünürün ortak noktası ise düşüncenin kaynağında maddeyi görüyor olmalarıydı. Yani hakikat düşüncelerin, fikirlerin ve ideaların dünyaya hükmetmesi olmaktan ziyade, maddenin, doğanın, adlandırılamayanın, hiçliğin ta kendisinin düşünceleri doğuran etkenler olduğuydu. Fakat özellikle Zizek’in Hegel ve Lacan destekli aşkınsal materyalizmine baktığımız zaman görürüz ki asıl mesele maddenin düşünceyi doğurduğunu kavramak meselesi değil, maddeden doğan düşüncenin de maddeyi değiştirebilecek güce ve kudrete sahip olduğunu kavramak meslesidir. Zira ancak böylelikle diyalektik materyalizmin ölüm ve yaşam, aşkın ve içkin, sonlu ve sonsuz arasındaki rolleri değiştirmekten ibaret kısır döngüsü kırılarak aşkınsal materyalizme(transcendental materialsim) yönelmek suretiyle ruh ve beden, insan ve dünya, numenal ve fenomenal, düşünce ve varlık, madde ve düşünce, insanlık ve insanlıkdışı, ölüm ve yaşam, ölümlülük ve ölümsüzlük arasındaki ilişkiye yeni bir boyut kazandırılabilir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle onun ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamamız, sonra da bu anlayış çerçevesinde dünyayı insana hapsetmeksizin değiştirmeye yönelik eylemlere girişmemiz hem mümkündür, hem de gerekli.

Kısaca özne ve nesne olarak da anabileceğimiz tüm bu ikili zıtlaşmalar doğanın yapısı gereği vardır. Pek çok düşünür bu ikili zıtlaşmaların üstesinden gelip, özne ve nesnenin birlik ve bütünülüğünü vurgulamaya çalışmış, ve/fakat bu girişimlerinde başarısız olup sükûtu hayâle uğramışlardır. Varlığın bu iki boyutunun asla ayrılmaz bir bütün olarak görülmemesi gerektiğini, bilâkis bu ikiliğin muhafaza edilmesi gereken bir ikilik olduğunu söyleyen Ray Brassier işte tam da bu noktada transendental materyalizmin nihilist yüzü olarak çıkıyor karşımıza. Zizek’in Badiou’dan feyz alarak yaşamın merkezine sonsuzluğu bir boş küme olarak yerleştiren Lacan ve Hegel destekli transendental materyalizminden farklı olarak Brassier, Deleuze ve Guattari’den feyz alarak, özellikle non-philosophy kavramını yaratan Laruelle’in de etkisi altında, yaşamın merkezinde yaşamı aşan bir şey olarak bulunan kendinde-şey’in ölümsüzlük değil, ölümün ta kendisi olduğunu söyler.

Bu iki farklı yaklaşımın ortak noktası ise ölümlülükle ölümsüzlüğün birbirini dışlayan durumlar olduğu varsayımından hareket etmeleridir. Oysa biz biliyoruz ki insan denen mahlûk ölümlü olduğu için ölümsüz ve ölümsüz olduğu için de ölümlü olan bir varlıktır. Ve işte budur insanı aynı anda hem trajik hem de komik kılan çelişkinin nedeni de, sonucu da… “Olmak, ya da olmamak, işte bütün mesele bu,” dedirtmişti Shakespeare Hamlet’e zamanında; bir bildiği vardı elbet. Ölüm söz konusu olduğunda insanın bildiği tek şey hiçbir şey bilmediği gerçeği olarak çıkıyordu karşımıza.

Aşılması gereken bir varlık olarak ölümlü insan kendisini neden ve nasıl aşması gerektiğini kavradığında hakiki özgürleşmeye doğru ilk adım da atılmıştır olur. Bu noktada akılda tutulması gereken husus mutlak özgürlşemenin ancak özgürlük kelimesi anlamını yitirdiğinde, yani özgürleşmeye gerek kalmadığında gerçekleşebileceğidir. Demek ki yapılması gereken aslında ezelden beridir tahakkümü altında yaşadığımız “güneş merkezli evren” fikrinden kurtulmaktır. Güneşi merkeze almayan bir evren doğal olarak bildiğimiz hâliyle insanı da merkeze almayan bir evren olacaktır. Böylelikle kendisinin merkezde olmadığı güneşsiz bir dünyada insan kendinden bağımsız bir varoluş düşünebilecek, kendinden bağımsız bir dünya tahayyül edebilecektir. Hayal gücü ve aklın yaratıcı senteziyle ortaya yeni anlam dünyalarının çıkması ise hem gerekli, hem de zaten kaçınılmazdır. Bu noktada kaçınılmaz sözcüğünü kullanırken sakın ola determinist bir yaklaşımı benimsediğimiz sanılmasın, böyle bir gaflete düşülmesin. Zira bilakis bizim maksadımız determinizme ve idealizme karşı materyalist ve aşkınsal bir varoluş tarzını düşünümsel olarak hayata geçirmektir.

Hatırlanacağı üzere Badiou felsefenin dört koşulunu aşk, bilim, sanat ve siyaset olarak belirlemişti Varlık ve Olay adlı kitabında. Badiou’ya göre hakikat ancak mevcut durumdan, düzenden, rutinden radikal bir kopuş neticesinde zuhur edebilirdi. Bireyin özne olabilmesi için işte bu radikal kopuşa sebep olan olaya sadakat göstermesi ve Lacan’ın sözleriyle ifade edecek olursak “arzusundan ödün vermemesi” gerekirdi. Sembolik gerçekliğin dayatmalarına karşın aşklarının hakikatine sadık kalmayı seçecek iki özneyi birbirinden farklı iki dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizmasına benzetebiliriz. İçine doğdukları toplumun yapısal olarak küçük birer modeli olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmeye cüret ve teşebbüs etmekten kaçınmayacağımız bu iki mekanizmanın etkileşiminden, ortaya mevcut toplumsal yapıdan farklı yapısal özellikler sergileyen yeni bir dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizması çıkmasının ise kuvvetle muhtemel olduğunu sözlerimize ekleyebiliriz. Ne var ki bu noktada akılda tutmakta fayda gördüğümüz önemli bir olguya da temas etmenin zaruri olduğunu düşündüğümüzden şunları da affınıza sığınarak kaleme almayı uygun bulduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğiz: İki kümenin ara kesiti olarak zuhur eden söz konusu yeni mekanizma kendi içinde dışa yansıtma ve içe yansıtma komponentleri olarak ikiye bölünmüş olacağından, adına aşk (love) demeyi alışkanlık haline getirdiğimiz duygu durumunun her iki özneyi de tekilliğe indirgeyip birleştiren aşkın (transendental) bir birlikten ziyade, her iki öznenin de birbirine içkin (immanent) olduğu bir ikilik durumu şeklinde zuhur ettiğini dile getirebiliriz. Lâkin işte tüm bunları öne sürebilmek için öncelikle Romantik aşk kavramının “biz bir bütünüz” anlayışına ters düşen bir biçimde Badiou’nun aşk kavramının “ikimiz de kendi içinde bölünmüş birer hiçiz” anlayışını benimsediğini teslim etmeliyiz.

Aşk(Olay) anlayışı Badiou’nun aşk(olay) anlayışıyla işte bu noktada örtüşen Deleuze’ün “her aşk kendi sonuna doğru ilerler, her bilinç kendi ölümünü ister,” sözüne ters düşen bir biçimde Marcel Proust’un Swann in Love adlı yapıtında kahramanımız Odette adlı bir kadına çılgınca aşıktır, fakat Odette artık onu sevmemektedir. Çaresizlik ve acılar içinde, acı çekmekten kurtulmanın tek yolunun artık Odette’i sevmemeyi başarmaktan geçtiğini düşünür önceleri. Ama kısa bir süre sonra idrak edecektir ki aslında istediği Odette’e olan aşkını sürdürmeye devam etmesine rağmen acı çekmiyor olmaktır, zira aşık olmaktan duyduğu(duyacağı) haz buna bağlıdır. Eğer aşkı biterse hayatı da anlamsızlaşacak ve ölmeyi arzulamasa bile pek yaşayası da olmayacaktır. Yani bir nevi psişik ölüme mahkum olup buhrana sürüklenecektir. Buradaki mesele aşk acısı yaşamakta olan reddedilmiş öznenin psişik ölümden sonra psişik yeniden-doğumu hayata geçirip, artık Odette’e aşık olmamasına rağmen, kendini aşık olmak kapasitesini yitirmemiş bir özne olarak yeniden yaratıp yaratamayacağı meselesidir. Anlam dünyasının koordinatları alt-üst olmuş, gereçeklikle arasındaki bağ yara almış bir insanın yeniden anlamlı bir hayata kavuşması ve tekrar aşık olabilecek yetkinliğe erişmesi ancak eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmasıyla mümkün kılınabilir. Bizim ölümsüzlükten anladığımız işte budur. Her insan ölümlü olduğu gibi her aşk da sonludur. Lâkin tıpkı her insan gibi her aşk da yeniden doğmaya, fakat bu sefer farklı bir nesneye yönelmiş olarak, muktedirdir.

Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, o kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz’ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz’un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez.[8]

Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyoruz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.[9]

Bir gün hepimiz öleceğiz, bunu hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz şey bu ölümün hangi koşullar altında ve ne zaman gerçekleşeceğidir. Sadece ölecek oluşumuzu bilmek bile hayatlarımızı hâlihazırda yaşamakta olduğumuzdan farklı yaşamak için geçerli ve yeterli bir sebeptir. Ama ne yazık ki pek çoğumuz yaşamlarımızı bir gün mutlaka öleceğimiz gerçeğini inkâr üzerine kurmuştur. Eğer insanlar bir gün mutlaka öleceklerinin idrakiyle yaşıyor olsaydı, hâlihazırda bir ölümsüzmüş gibi sürdürürlerdi bence varlıklarını. Şunu demek istiyorum: Şu anda yaşıyor olduğumuza göre, hâlihazırda ölümden arınmış, yani ölümsüz varlıklarız hepimiz de. Zira zaten ölümsüzlüğün ilk şartı yaşıyor olmak, yani ölü olmamaktır. Diğer yandan bakıldığında görülen ise şudur: Henüz ölmediğimiz, yani ölümden arınmış olmadığımız için hepimiz ölümlü varlıklarız. Yaşam bir ölüm sürecidir ve ölümsüzlük ancak ölümlülük ortadan kalkınca, yani artık ölmek namümkün bir hâl alınca mümkün olup olasılıklar alanına dahil edilebilir. Dünyayı değiştirebilmek içinse hayatı ve ölümü, ikisinin de ötesindeki sonsuzluktan önce ve/fakat ikisini de aşan sonsuzluktan düşünebilmek gerekir. Sonluluktan sonra hiçbir şey yoktur, bir hiç vardır zira. Her yeni şey işte bu hiçlikten mevcut anlam dünyasının koordinatlarını bozguna uğratacak şekilde, yani bir anlamsızlık, biçimsizlik, yokluk formunda zuhur eder. Bu kendinde-şey Lacan’ın Gerçek, Kant’ın ise Numenal dediği, zaman ve mekânı aşan transendental düzlemin ta kendisiymiş gibi görünebilir. Oysa The Indivisible Remainder (Bölünmez Artık) adını taşıyan ve Schelling’in felsefesini Lacan’cı bakış açısıyla okuyup yeniden yazan kitabında Zizek, Lacan’ın Gerçek’iyle Kant’ın Numenal’inin aynı şeyler olmadığını söyler. Peki o zaman nedir bu kendinde-şey?

Bilindiği gibi Kant’ın aşkınsal idealizmini Hegel’in spekülatif idealizminden ayıran en önemli fark, Kant’ın kendinde-şey’i düşünebileceğimizi fakat bilemeyeceğimizi, Hegel’inse kendinde-şey’den ancak Mutlak Bilgi’ye dair neticeler çıkarabileceğimizi dile getirmesinden kaynaklanan bir farktır.

Kendi anlam dünyamız bağlamında yeniden yazacak olursak diyebiliriz ki Kant bizim birer ölümlü olarak kendinde-şey’i (ölümsüzlüğü, sonsuzluğu) düşünebileceğimizi ama bilemeyeceğimizi (tarif edemeyeceğimizi) söylerken, Hegel kendinde-şey (ölümsüzlük, sonsuzluk) düşüncesinden ancak bizim-için-hayat’ın (ölümlülüğümüzün, sonluluğun, fenomenler dünyasının) anlamı hakkında çıkarımlar yapabiliriz demektedir. Her iki durumda da kendinde-şey olarak sonsuzluk veya ölümsüzlük soyut bir fikir olmanın ötesine gidememekte ve kendinde-şey olarak ölümsüzlük Tanrı’yla bir tutulmak suretiyle dinin etkisinden kurtulamamış metafiziksel bir düzleme yerleştirilmektedir. Kant’a göre ölümsüzlük ölümlülüğü çevreleyen bir durumken, Hegel için ölümsüzlük ölümlülüğün içindeki bir boşluktur. Bir başka deyişle Kant için sonsuzluk özneyi aşkınken, Hegel için sonsuzluk özneye içkindir. Her iki durumun da aynı anda doğru olduğu bir gerçek. Lâkin bu her iki durumda da ölümsüzlük veya sonsuzluğun soyut bir fikir olmanın ötesine gidemediği gerçeğini değiştirmiyor. Sekülarize edilmiş(lâikleştirilmiş) bir sonsuzluk tezahürü eşitliği ve adaleti obür dünyaya hâvale etmek yerine bu dünyada sağlamaya çalışır. Gerek Zizek’te, gerek Deleuze ve Guattari’de, gerekse de Badiou’da gözlemlendiği üzere kendini ortaya koyduğu çeşitli biçimlerle Transendental Materyalizm hem maddenin, hem de ruhun anlamlarını genişleten yaklaşımıyla, insanı aşan asıl kuvvetin, insanın kendisinin de bir parçası olduğu doğa olduğunu ve düşüncenin doğanın derinliklerindeki kaotik, rastlantısal ve bilinmez kuvvetlerin tahakkümü altında zuhur ettiğini öne sürer.

Ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden biz de Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-şey’in düşünceden ve bilgiden bağımsız olarak var olabileceğini kuramsallaştırmaya yönelecek ve Schelling’in izinden gideceğiz. “Aşkınsal olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeri” şeklinde özetleyebileceğimiz kendinde-şey’in konumunun zamanın ve uzamın birleştiği yer olduğunu söyleyen Schelling, söz konusu kendinde-şey’in yokluğunun temsili olarak gördüğü Gerçek veya Numenal’i doğanın sonsuzluğuyla bir tutmuş ve yarattığı doğa felsefesiyle aşkınsal düzlemin doğanın ta kendisi olduğunu ortaya koymuştur. Transendental Materyalizm’in kuramsallaştırmaya çalıştığı sonsuzluğun içkin olduğu sonlu bir varlık tezahürü de işte Schelling’in en azından teoride gerçekleştirdiği bu içkin aşkınsallık modelinden feyz alınarak hayata geçirilmelidir, ki sanırız öyle de yapılmıştır zaten.

Atıf Nesneleri


[1] Slavoj Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 1999), 187

[2] Quentin Meillassoux bahse konu spekülasyon biçimine Spekülatif Maddecilik demeyi seçerken, Ray Brassier benzer bir spekülasyon türüne Spekülatif Gerçekçilik demeyi seçmiştir.  İkisinde de aynı kalan sözcüğün Spekülatif sözcüğü olduğu gözden kaçacak gibi değil. Belki de işte bu yüzden biz de az önce spekülasyon terimini kendimizden emin bir biçimde zikretmiş olmamıza rağmen bunun ne tür bir spekülasyon olacağını dillendirmemeyi seçmişizdir, kim bilir.

2007 yılında Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi’nde Ray Brassier, Quentin Meillassoux, Graham Harman, ve Iain Hamilton Grant’ın konuşmacı olarak katılımıyla düzenlenen bir konferansta Brassier tarafından ortaya atılan spekülatif gerçekçilik kavramı insan aklından, düşüncesinden, bilincinden bağımsız gerçeklikler ve insandan bağımsız kendinde-şeyler olduğunu ortaya koyan felsefi bir akımdır. Gerek Kıta Felsefesi’nden, gerekse de Analitik Felsefe’den radikal bir kopuş gerçekleştirerek Kant ve Hegel’in uzantısı olan tüm felsefi yaklaşımların, Meillassoux’un Sonluluktan Sonra(After Finitude) adlı kitabında ortaya koyduğu deyimle bağlılaşımcılığın(correlationism) dünyadan bağımsız bir insan veya insandan bağımsız bir dünya tasavvur etmekten aciz olduğunu iddia eden spekülatif gerçekçilik hem yeni bir düşünce alanı, hem de yeni bir düşünme biçimi yaratması bağlamında önem arz etmektedir. İnsan bilincinden bağımsız kendinde-şeyler’in var olduğu noktasında birleşen Brassier, Meillassoux, Grant ve Harman’ın felsefeleri arasında pek çok fark da mevcuttur aslında. Ama biz şimdilik birleştikleri bu ortak nokta üzerinden tartışacağız spekülatif gerçekçileri, özellikle de Meillassoux ve Brassier’i. Meillassoux’nun Sonluktan Sonra (After Finitude) adlı kitabından bir yıl sonra yayımladığı Hiçliğin Çözülüşü(Nihil Unbound) adlı kitabında Brassier, Heidegger ve Deleuze’ün zaman ve ölüm okumalarının eleştirisi ve Lyotard’ın Güneş Felaketi(Solar Catastrophe) makalesinin bir yeniden okuması üzerinden güneşin 4.5 milyar yıl içerisinde sönerek dünyadaki yaşamı sona erdireceği gerçeğinin insan bilincinden ve düşüncesinden bağımsız bir gerçeklik olarak görülmesi gerektiğini ve bunun da hepimizin hâlihazırda yaşayan birer ölü olduğumuz anlamına geldiğini öne sürmektedir. Her iki yazarda da karşımıza çıkan ortak özellik kendinde-şey olarak mutlağın(Meillassoux) ve hakikatin(Brassier) var olabileceği iddiasını taşıyor oluşlarıdır. Benim için önemli olansa kendinde-şey olarak ölümsüzlüğün veya sonsuzluğun, ölümlü ve sonlu bir varlık olan insandan bağımsızlaşan kimliksiz ve kişiliksiz bir bilincin a-nihilistik spekülasyonları dolayımıyla politik bir amaç için kullanıma sokulabileceği, sokulması gerektiği gerçeğidir. Badiou’nun hakikat ve olay teorisinden hareketle, bir ölümsüzün gözüyle ve bilinciyle tasvir edilen ölümlülerin dünyası mevcut-yapı içerisinde gedikler açmak suretiyle yeni hakikatlerin zuhur etmesini sağlayacaktır kanaatindeyim.

[3] Slavoj Zizek and Ben Woodard, Interview, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism, eds. Harman, Bryant, Srnicek (Melbourne: re.press, 2011), 415

[4] Zizek and Ben, Interview, 415

[5] Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, 186-7

[6] Zizek, 187

[7] Olmayan şeyleri varmış gibi gösterme eğilimi içinde oluşumun sebebi, söz konusu olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir. Dikkat ederseniz cümlemi “olmayan şeylerin var olduğunu bilmemdir,” yerine “olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir,” diyerek noktaladım. Zira ben bilmek ve düşünmek mastarları arasında dipsiz bir uçurum olduğu kanaatindeyim. Dipsiz bir uçurumun varlığından söz etmiş olmamın maksadı, siz de takdir edersiniz ki, olmayan bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğini bir metafor aracılığıyla göstermek arzusunu taşıyor oluşumdur. Elbette ki benim sözünü ettiğim her şey salt benim tarafımdan söz konusu edildikleri için kanıtları kendilerinden menkûl hakikatler değildir. Bir metafor olarak “dipsiz uçurum” olgusu boşlukla dolu bir varlığı ifade eder. Fakat şu da bir gerçek ki dünyada dipsiz uçurumlar namevcuttur. Dünyada olmayan olguların varlığından söz edebilmemiz bile fiziksel dünya koşullarında var olması imkânsız olan pek çok olgunun düşünsel düzlemde mümkün olabileceğinin göstergesidir. Zira düşünce doğası gereği metafiziksel bir olaydır ve vazifesi maddi bir olgu olan dil vasıtasıyla fiziksel dünyada boşluklar oluşturmaktır. Tabii burada dil vasıtasıyla derken sakın dili ve aklı araçsallaştırdığımızı sanmayın. Aklıda tutun ki burada bahse konu düşüncenin fiziksel dünyada dil vasıtasıyla yarattığı şey boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk yaratmaksa bizim projemiz bağlamında bir amaç olmaktan ziyade bir araçtır. Yani buradaki amaç dilin araçsallaştırılmasına karşı dili boşluk yaratmakta kullanılan bir araca dönüştürmek suretiyle amaçla aracın rollerini değiştirerek kendilerinin ötekisine, yani birbirlerine dönüşmelerini sağlamaktır. Birbirlerine dönüşen amaç ile aracın birbirlerini yok etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Varılmak istenen nokta şudur: Sonsuzluk özne ile nesne, amaç ile araç, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin anlamsızlaşarak ortadan kalktığı, böylece de işte varlıkları birbirleriyle ilişkilerine bağımlı olan bu kavramların bizzat kendilerinin yok olduğu, zaman ile uzam içindeki bir boşluk formunda zuhur eden o malûm içkin dışsallıktır. Özneye içkin aşkınsal bir kavram olan sonsuzluk mevcut-egemen varoluş biçiminde kısa-devre yaratarak mevcut-egemen düzenden bir kopma yaratır. İşte Alain Badiou’nun Varlık ve Olay(Being and Event) adlı kitabında boş-küme olarak nitelendirdiği o söz konusu sonsuzluk bu ölümsüz öznedir.

[8] Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-8.

[9] Bu arada yeri gelmişken belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyade hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf haliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve halihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür.

Related Links

Kendi Hayâllerinin Kurbanları Olarak Slavoj Zizek’in Film Karakterleri

İdeoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir.[1]

whitescreenpanopticon - fantezi makinesinde hakikat sızıntısı

İflâh olmaz bir komünist olduğu artık herkes tarafından bilinen Slavoj Zizek’e sıklıkla yöneltilen sorulardan birisi de, acil çözüm bekleyen bu kadar çok siyasi sorun varken, neden doğrudan siyasi mücadeleye yönelik yazılar yazmak yerine lâfı uzatıp popüler sinema eleştirisine yöneldiğidir. Zizek’in söz konusu soruyu sormaya cüret edenlere cevabı ise, kısaca özetleyecek olursak, insanların bilincinin ve dünyaya bakışının şekillenmesinde son derece önemli bir rolü olan popüler sinemanın, ideolojinin operasyonlarını tahlil edip eleştirmede bir nevi âlet edavat çantası vazifesi gördüğü yönündedir. Zira Zizek için aslolan filmlerin kendisinden ziyade, Lacan ve Hegel’in teorilerinin dünyamızın mevcut düzeninin, yani Global Kapitalizm’in analiz ve eleştirisinde neden hâlen daha etkin olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini açıklığa kavuşturmaktır. Nitekim Zizek bir röportajında “benim esas amacım filmleri analiz etmek değil, bahse konu filmleri teorimi açıklamkta kullanmaktır,” demiştir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki bizim de bu yazıdaki amacımız okuyucularımızı sıkmadan Zizek’in Lacan ve Hegel’i film eleştirilerinde nasıl kullandığını açıklığa kavuşturmak ve sinematik aygıt, ideoloji ve psikanaliz arasındaki ilişkiye bu bağlamda ışık tutmaktır.

Doğrudan sinema üzerine yazdığı en kapsamlı kitap olan Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş adlı kitabının önsözünde şunları söyler Zizek:

Evlilik, diye yazıyordu Kant, “karşı cinsten iki yetişkin şahıs arasında cinsel organlarını karşılıklı olarak kullanma konusunda yapılan  bir sözleşmedir.” Bu kitapta da benzer bir şey yapılmaya çalışılıyor: Jacques Lacan’ın en yüce teorik motifleri çağdaş kitle kültürünün numunelik örnekleri yoluyla ve onlarla birlikte      okunuyor: Bu örnekler arasında, ne de olsa “ciddi bir sanatçı” olduğu konusunda artık genel bir mutabakata varılmış bulunan alfred Hitchcock’un yanı sıra, film noir, bilimkurgu, dedektif romanları, duygusal kiç eserler, hatta ve hatta Stephen King bile var. Yani Lacan’a kendi ünlü formülü “Kant ile Sade”ı (Kant’ın etiğini Sade’cı sapıklık açısından yorumlayışını) uyguluyoruz.[2]              

Tıpkı Zizek’in “Lacan’a kendi ünlü formülü “Kant ile Sade”ı (Kant’ın etiğini Sade’cı sapıklık açısından yorumlayışını)” uyguladığı gibi, biz de bu yazıda Zizek’e Kant’ın aşkınsal öznesini Hegel’in diyalektik materyalizmi açısından yorumlayışını uygulayacağız. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi adlı kitabında her şeyin zaman içerisinde kendisinden farklılaşıp ötekisine dönüştüğünü, daha doğrusu her şeyin, ötekisini kendi içinde hâlihazırda barındırdığını ve oluş sürecinde içteki ötekinin dışsallaştırılarak öznenin kendisi haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu sık sık tekrarladığını akılda tutarsak, kendi içinde kendinden daha kendi olan bir boşluk olarak öznenin kendini ifade edebilecek ve kendinden farkını dile getirebilecek bir spekülasyon biçimini hayata geçirebilmek için kaçınılmaz olarak Kant ile Hegel arasında, Gilles Deleuze’ün deyimiyle bir ayırıcı-sentez(disjunctive-synthesis) işlemi gerçekleştirmek zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Zira bir nesnenin kendini bir özne olarak tasvir edebilmesi ancak Kant’ın düşünümsel yargı (reflective judgement) ve Hegel’in spekülatif diyalektik stratejilerinin kendi içlerinde bölünüp idealist yanlarından arındırıldıktan sonra materyalist yanlarının aşkınsallığın içkin olduğu gerçekçi spekülasyonlar çatısı altında yeniden birleştirilmesiyle mümkün kılınabilir. Nitekim ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden Zizek’in aşkınsal materyalizmi (transcendental materialism), Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-Şey’in aşkınsal olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeride konumlanmış olduğunu ve diyalektiğin iki kutup arasında gidip gelmekten ibaret kısır döngüsünün kırılabileceğini ortaya koymaktadır. Transendental materyalizm düşünce ve gerçek arasındaki ilişkiyi diyalektik bir ilişki olmaktan çıkarıp bu ikisini sürekli birbiri üzerinde tahakküm kurup birbirine dönüşen iki farklı olgu olarak ele almak yerine, yapısal olarak aynı olduklarını ve ikisi arasında onları birbiriyle birleştirmekten ziyade, birbirinden ayıran bir ilişki biçimini kuramsallaştırılıp hayata geçirilmesi gerektiğini öne sürer. Zizek’in külliyatı hem transendental materyalizmi teorik olarak kurmakta, hem de söz konusu teoriyi kültür ve siyaset alanlarına eleştirel müdahale yolunda kullanmak suretiyle pratiğe dökmektedir.

İdeolojinin Yüce Nesnesi adlı ilk kitabında Lacan’ın Gerçek kavramıyla Kant’ın kendinde-Şey kavramı arasındaki farkın altını şu sözlerle çizer Zizek:

Gerçek kaydedilemez, ama biz bu imkânsızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan trvmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kydedilmesine dir bu imkânsızlıktan bşk bir şey olmdığıdır: Gerçek, simgesel düzenin ötesinde, onun ulaşamadığı bir sert çekirdek, bir tür Kantçı “kendinde-Şey” olarak varolan aşkın, pozitif bir kendilik değildir – Gerçek kendi içinde hiçbir şey değildir, simgesel yapıdaki, merkezi bir imkânsızlığa işaret eden bir boşluktan ibarettir. Özneyi “Gerçek’in bir cevabı” olarak tanımlayan esrarlı Lacancı cümle işte bu anlamda anlaşılmalıdır: Öznenin boş yerini, simgeselleştirmesinin başarısızlığı sayesinde kaydedebilir, kuşatabiliriz, çünkü özne kendi simgesel temsilinin başarısız olduğu noktadan başka bir şey değildir.[4]

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Gerçek, sembolik(simgesel) düzeni aşan pozitif bir şey olmaktan ziyade, sembolik düzene içkin bir hiçtir. Sembolik düzende temsil edilmesi namümkün olduğu içinse kayda geçirilmesi imkânsız bir boşluktan ibarettir. Hatırlanacağı üzere Kant’ın kendinde-Şey’i ise fenomenal düzlemi aşan numenal boyutta konumlanmış, bilinemez fakat düşünülebilir olan pozitif bir olguydu.

Son yıllarda öne çıkan Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizminin temel iddiası olan kendinde-Şey’in insan düşüncesinden bağımsız olarak bilinebileceği iddiasıyla Zizek’in aşkınsal materyalizmi arasındaki en temel fark öznenin konumuna ve işlevine ilişkindir.[5] Nitekim Zizek, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism adlı kitapta yayımlanmak üzere kendisiyle yapılan bir röportajda spekülatif realizmin en büyük eksikliğinin bir özne teorisinden yoksun olması olduğunu açıkça ifade etmiştir.[6] Hegel üzerine yazdığı, Is it Still Possible to be a Hegelian Today? adlı makalesinde ise Zizek kendi aşkınsal materyalizmiyle Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizmi arasındaki farka Meillassoux’nun aynı kitapta yer alan Potentiality and Virtuality adlı makalesine atıfta bulunarak vurgu yapar. Zizek’e göre Meillassoux özneyi Lacan’ın negatif Gerçek’iyle özdeşleştirmek yerine Kant’ın pozitif kendinde-Şey’iyle özdeşleştirdiği için, savunduğu aşkınsallık karşıtı içkin materyalizme ters düşer. Bu bağlamda denebilir ki Zizek’in durduğu yerden bakılınca Meillassoux’nun tutarsızlığı bağlılaşımcılıkla(correlationism) itham ettiği Kant’ın çizdiği çerçeve içerisinde kalmasından ve/yani insandan bağımsız nesnel gerçekliğe (kendinde-Şey) ulaşmak isterken kaçınılmaz olarak aşkınsal özneye gereksinim duymasından kaynaklanır. Oysa Zizek’e göre bize gereken ne aşkınsal bir özne teorisi, ne de özneyi nesnel gerçekliğe indirgeyen bir nesne teorisidir.[7] Bize gereken aşkınsallığın içkin olduğu materyalist bir felsefe anlayışı geliştirmek yolunda Hegel’i yeniden okumak ve şunu akılda tutmaktır:

Gerçek, karşı kutupların dolaysız çakışma noktası olarak tanımlanır: Her kutup dolaysızca karşıtına geçer; her biri kendi içinde zaten kendi karşıtıdır. Bunun tek felsefi muadili Hegelci diyalektiktir: Hegel’in Mantık’ının en başında Varlık ve Hiçlik birbirlerini tamamlamaz. Hegel’in söylemek istediği, bunların her birinin kimliğini ötekinden farkı sayesinde kazandığı da değildir. Söylemek istediği şudur: Varlık kendi başına, onu “olduğu gibi”, saf soyutlanmışlığı ve belirlenmemişliği içinde, başka bir özgülleştirmeye gerek duymadan kavramaya çalıştığımızda, kendisinin Hiçlik olduğunu gösterir.[8]

Hiçliğin Varlığa, Varlığınsa Hiçliğe içkin olduğunu ortaya koyan bu sözler numenal düzleme ait aşkınsal bir olgu olan kendinde-Şey’in bilinebilmesinin “düşüncenin saf içkinliği ile doğrudan doğruya örtüşmesi”ni gerektirdiğine vurgu yapar. Düşünce dolayımıyla kendinde-Şey’in bilgisine ulaşmaksa ancak bir çıkarma işlemiyle mümkün kılınabilir. “Bir soyutlama yaparak, nesnelliğin bizim öznelliğimize bağlı oldukları varsayılan bütün tikel, somut belirlenimlerini çıkartarak – bütün tikel, belirli içeriklerin bu şekilde soyutlanmasından sonra geriye kalan şey tam da saf, boş bir Düşünce biçimidir.”[9]

Seminer XVII’de Lacan’ın Hegel’i “histeriklerin en yücesi” olarak tanımladığından hareketle bu noktada Zizek’in kendini filmlere nazaran nasıl konumlandırdığını ve eleştirilerini nerede durarak yönelttiğini açıklığa kavuşturmak için Lacan’ın Nevrotiklerin(Histerik ve Saplantılı) “büyük Öteki”yle ilişkileri konusundaki düşüncelerini kısaca özetlememiz bir zaruret halini alır. Lacan “büyük Öteki”ni yokluğuna kâni olunması gereken bir şey olarak tanımlar. Lacan’a göre psikanalitik tedavi sürecinin başarısı Histerik öznenin, arzusunun büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusu olduğunu idrak edip büyük Öteki’nin var olmadığına kâni olmasına, ve dolayısıyla da bilinmeyen bir dış kuvvet tarafından arzulanmak arzusunun yersiz olduğunu kanıksamasına bağlıdır. Nevroz’un türlerinden biri olan Histeri – diğeri Saplantılı Nevrozdur – Tanrı’ya inanç ve bu inanca bağlı olarak gelişen davranış ve arzulama biçimlerinin bozulmasına benzer bir durumun ürünüdür.

Histerik kendine yabancıdır, çünkü kendini Öteki’nin arzusuyla özdeşleştirmektedir. Yani histeriğin yaptığı ötekinin ne arzuladığını tahayyül ederek kendini ötekinin arzu nesnesi olarak kurmaktadır.[10]

Saplantılı ötekine yabancıdır, çünkü Öteki’nin arzusunu kendisiyle özdeşleştirmektedir. Yani saplantılı kendini ötekinin arzularına doğrudan tekabül eden bir özne olarak kurmaktadır.[11]

Histerik, bir gösterenden yoksun olduğu, yani kendisini gösterenle hiç özdeşleştirmediği, bir başka deyişle içi boş olduğu için sürekli eyleyen ve durmaksızın söyleyen hiperaktif bir öznedir. Sembolik gerçeklikte yeri yoktur ve sembolik gerçeklikte yarattığı boşluğu eylemleri ve söylemleri vasıtasıyla gizlemeye çalışır durur. Maksadı içindeki boşluğu ortadan kaldırmaktır ama bunda asla başarılı olamaz, çünkü eyledikleri ve söyledikleri sembolik gerçeklikteki bir gösterilene tekabül etmemektedir. Sembolik gerçeklikte temsil edilmeyen histerik özneyi “yaşayan bir ölü” olarak tanımlamak bu bağlamda son derece yerinde olacaktır.

Saplantılı, hiçbir şeyden yoksun değildir, yani arzulama biçimi bir eksiklik tarafından yönetilmemektedir, çünkü kendisini gösterenle aşırı özdeşleştirmektedir. Ötekini tam anlamıyla tatmin ettiğini düşündüğü için sürekli olarak ötekinin içindeki boşluğu vurgulamaya yönelir. Buna bağlı olarak da saplantılı özne ötekini sürekli olarak arzulayan ve/fakat arzuladığına asla ulaşamayan bir nesne olarak konumlandırır. Kendi kimliğini sürekli gizlemek suretiyle öteki için ulaşılmaz kılarak kendi kurduğu tuzağa düşmeye mahkumdur saplantılı şahsiyet. Çünkü bunu yaparak ötekini kendinden uzaklaştırmakta ve ilişkiyi çıkmaza sürüklemektedir. Öteki hiç beklenmedik bir anda kendini ilişkiden çekecek ve saplantılıyı kendi oyunuyla başbaşa bırakacaktır.

Histerik özne, tek arzusu kafasında yarattığı bir öteki (büyük Öteki) tarafından arzulanmak arzusu olduğu için kendine karşı bir dizi eyleme girişir. Bu eylemlerin amacı sadece kişinin yaşam kalitesini arttırırken yaşam süresini de uzatmasının önüne set çekmek olsa iyi. Lâkin bu kadarla kalmıyor ne yazık ki. Özne kendi iyiliği için olan her eylemin tam tersi bir eylemler zinciri yaratmak çabasına giriyor ve böylece de ölümü davet eden, hatta kendine çekmek için elinden geleni yapan bir tavır sergiliyor, böylelikle de tıpkı Shakespeare’in unutulmaz zalimi kötü yürekli Üçüncü Richard’a ölümün eşiğinde, ölmeden hemen önce son sözler olarak söylettiği, “cennette olmasa da cehennemde el ele,” sözlerini akla getiriyor.

Lacan’ın fanteziyi katetmek olarak tanımladığı büyük Öteki’nin yokluğunu idrak süreci Histerik öznenin iyileşmesinin tek yoludur, ki Zizek’in film eleştirileri dolayımıyla yaptığı da zaten işte budur. Zizek, Louis Althusser’in Devletin İdeolojik Aygıtları adlı kitabındaki ideoloji tanımından hareketle, değişim yaratmanın tek yolunun sembolik düzenin koordinatlarını bozup yeniden-kurmak olduğunu, bunun ise sembolik düzenle kurulan hayâli ilişkinin yeniden düzenlenmesiyle mümkün kılınabileceğini öne sürer. Hatırlanacağı üzere Althusser ideolojiyi insanların gerçek/maddi yaşam koşullarıyla kurduğu hayâli ilişkinin bir temsili olarak tanımlamıştı. Çevremizle nasıl bir ilişki kuracağımızı belirleyen en önemli etkenin bir fantezi makinesi olarak sinematik aygıt olduğunun altını çizen Zizek, popüler filmlerin eleştirisi üzerinden anlam dünyamızın psikanalitik yapısını gözler önüne serer diyebiliriz.

Zizek’in filmeri okuma biçimi filmlerin aktarmaya çalıştıkları anlam ile aktardıkları anlam arasındaki boşluğu deşifre etmek suretiyle niyet ve eylem arasındaki yarılmayı görünür kılarak filmlerin nasıl olup da eleştirdikleri ideolojinin üreticisi konumuna düştüklerini açıklığa kavuşturmayı amaçlar. Örneğin Avatar filmi için Avatar, Avatar’ın ta kendisi adlı makalesinde şunları söyler Zizek:

Siyaseten doğru temaların altında (emperyalist işgalcilerin ‘askeri-sınai kompleksi’ne karşı koyan ekolojik yerlilerle saf tutan dürüst beyaz adam), kaba ırkçı motiflerden mürekkep bir silsile var: Dünyadan kovulmuş ama güzel bir yerel prensesin elini tutup yerlilerin nihai savaşı kazanmasına yardım etmeye muktedir bir felçli. Film bize şunu öğretiyor: Yerlilerin tek seçeneği insanlar tarafından kurtarılmak ya da yok edilmek. Sadece emperyalist gerçekliğin kurbanı olmakla beyaz adamın fantezisinde kendilerine biçilmiş rolü oynamak arasında tercih yapabilirler.[12]

Ancak bu, gerçek dünyaya yönelik daha ‘otantik’ bir kabul ediş adına Avatar’ı reddetmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Fanteziyi gerçeklikten çıkarırsak, bizzat gerçeklik tutarlılığını yitirip dağılır. ‘Ya gerçekliği kabul et ya da fanteziyi tercih et’ arasında seçim yapmak yanlış: Sosyal gerçekliğimizi gerçekten değiştirmek ya da ondan kaçmak istersek, yapılacak ilk şey bu gerçeklikle uyum sağlamamıza yol açan fantezilerimizi değiştirmektir. Avatar’ın kahramanı bunu yapmadığından, subjektif konumu Jacques Lacan’ın Sade ile ilgili söylediği şey haline gelir: Kendi hayâllerinin kurbanı…[13]

Lacan’ın tanımıyla hayalî ve narsistik bir özdeşimler dönemi olan ayna evresinde, çocuk aynada gördüğü yanılsamaya inanır. Kendini bir bütünlük olarak görür ve hakikaten bir bütünlük olduğuna kâni olur. Bu, ötekinin arzu nesnesi olan benlik ile öznenin gördüğü haliyle benlik arasında geçen bir çatışma dönemidir. Aynadaki yansıma, ölüme dek sürecek olan içe yansıtma ve yansıtmalı özdeşim sürecini başlatır.

[…]Lacan tarafından tarif edildiği şekliyle ayna deneyimi, özsel olarak hayalî olanın (=bir hayaletle, imgeyle özdeşim yoluyla benliğin oluşumu) tarafında konumlanmıştır. Ayna, buradaki, büyük Öteki olarak işlev gören yansıması ayna alanında zorunlu olarak çocuğunkinin yanında görünen ve çocuğu cama doğru tutan annenin dolayımıyla simgesel olana da bir ilk erişim olanağı sağlar gibi görünse de, bu böyledir.[14]

Algılayageldiğimiz dünyanın dışında bir başka dünya var mı?

Beyaz perde(ekran), yansıtmalı özdeşimin alanıdır. Kendimi karakterin yerine koyarım ve filmi onun perspektifinden görmeye çalışırım. Bir bakıma, kendimi narsistik bir biçimde bütün bir kişi olarak filmin bağlamında konumlandırmaya çalışırım. Fakat beyaz perde, bu ayna benzeri niteliğini, ona eriştiği anda kaybeder. Beyaz perdeyle birlikte, daha gelişmiş bir süreç işlemeye başlar ve bu sürece, basitçe özdeşim değil, yansıtmalı-özdeşim adı verilir. Özne ekrandaki filmde gördüğü karakter olmadığının ayırdındadır, fakat buna rağmen, sanki ekrandaki bütün bu maceraları yaşayan oymuş gibi, bu kimliği üstlenir.

Bir filmi izlediğimizde, kameranın gözü oluruz. Her şey bizim etrafımızda olup biter ve bütün bu olup bitenin gözlemcisi haline geliriz. Bir film izlerken, bir bakıma, yarı-tanrılaşmış bir yaratığa dönüşürüz; her-şey-olmayanı herkesin-üstünde-olmayan bir konumdan gören, duyan bir yaratık; ve aşkın ile içkin arasındaki ikili ayrımı anlamsız kılan bir konum… Olayların hem içinde, hem de dışında… Bedenimizle ve zihnimizle aynı anda hem buradayız, hem de başka bir yerde. Benliğin gözünü mümkün kılan içindeki ve dışındaki ötekilerin gözüdür zira.

Zizek’in eleştirel stratejisinin iç dinamiklerini daha detaylı bir biçimde tahlil edebilmek için Lacan’cı psikanalizi film eleştirisine uygulayan ilk düşünür olan Christian Metz’e değinmemiz gerekiyor. En önemli kitabı olan Hayalî Gösteren’de Metz rüyalar ve filmler arasındaki göstergebilimsel farklara değindikten sonra Freud’un ‘Tagtarum’ dediği, bir nevi bilinçli fantezi olan gündüz düşü kavramını ortaya atar.[15] Gündüz düşü filme rüyalardan daha yakındır, çünkü gündüz düşü gören, fantezi kuran öznenin bilinci kısmen de olsa etkindir. Dahası, gündüz düşleri de tıpkı filmler gibi uyanıkken tecrübe edilmektedir. Filmlerin mantıklı birer yapısının olmasının nedeni, aktörlerin, yönetmenlerin, ve seyircilerin tümünün uyanık olmasıdır. Bilindiği gibi bir filmi yapmak ve izlemek, bilinçli, bilinç-öncesi, ve bilinçdışı psişik süreçleri içerir. Keza fantezi kurmak da bu üç psişik süreci içerir; fakat bir film, bilinçli seçimler sonucu üretildiğinden, belli bir amaca sahiptir ve belirli bir anlamı iletmek arzusunu taşır; film süresince ne olacağı önceden planlanmış ve her bir detayı yazılmıştır. Öte yandan, fantezi kurmak içerisinde boşluklar ve bağlantısızlıklar bulunduran tamamıyla psişik bir süreçtir. Fantezi kurduğumuzda, niyetimiz bir başka kişiye belli bir anlamı iletmek değildir. Her iki süreçte de Metz bir tür iradi simülasyonun işlediğini düşünür. Gündüz düşünü gören de, film izleyicisi de gördüklerinin yahut tahayyül ettiklerinin gerçek olmadığının bilincindedirler; fakat yine de tam tersi bir durumun söz konusu olduğuna kendilerini inandırırlar. İdeolojinin operasyonlarının sinema aygıtının operasyonlarıyla ne derece örtüştüğünü ise bilmiyoruz bu raddeden sonra söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte belki vardır diye. Hem ideoloji, hem de sinematik aygıt sembolik gerçekliği kuran birer fantezi makinesidirler. Yani ideoloji hakikaten de Althusser’in dediği gibi bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir.[16] Sembolik gerçekliğin içindeki kurguyu çekip çıkarırsak sembolik gerçekliği de ortadan kaldırmış oluruz. Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki farktır; denebilir ki hayâli olan, Gerçek ile sembolik gerçeklik arasındaki sanal köprüdür. Gerekli bir yanılsama olan söz konusu sanal köprü yıkılırsa bilinçdışı tamamen bilincin yerini alarak özneyi psikoza sürükler ve hiçliğe mahkûm eder.

Rüya gören öznenin tamamen bilinçdışınca yönetilmesinden farklı olarak, sinema seyircisi ve fantezi kuran öznede algı kısmen de olsa etkin vaziyettedir ve söz konusu yarı-açık algı Gerçeği bir haz kaynağına dönüştürüp metaforlar vasıtasıyla sembolik düzene tercüme eder. Film yapımcılarının amacı ise doğrudan seyircinin bilinçdışıyla iletişim kurmak ve bilinçdışı dürtülere tekabül eden imgeler üretmek, metaforlar ve metonomiler yaratmaktır. Bilinçdışını oluşturan da zaten işte bu denkleştirme/tekabül sürecidir, çünkü bilinçdışı dürtülerin adlandırılmasını önceleyen hiçbir şey yoktur. Lacan’ın “bilinçdışı, dil gibi yapılandırılmıştır,” sözü işte bu yüzden anlamlıdır. Bu bağlamda denebilir ki sinema, dürtüleri bastırıp metafor ve metonomi kullanarak nesneleştirmek suretiyle toplumsal düzlemde kabul edilebilir ve sembolik olarak anlaşılır biçimlere sokan ideolojik bir aygıttır.

Hem film izleyicisi, hem de gündüz düşçüsü, gerçeklik ilkesinin yerine haz ilkesini koyarlar. Her iki durumda da kişinin görmekte veya hayâl etmekte olduğunun gerçekten gerçekleşmekte olduğu yönündeki bir yanılsamaya dair gönüllü bir inanç vardır. Bu inanç olmadan, fantezi kuran ya da film izleyen öznenin herhangi bir haz duyması mümkün değildir. Bu etkinliklerin tek amacı, tatmin edici olmayan gerçekliği telafi etmektir. Fanteziler ve filmler toplumsal gerçekliğin destekleyicileridir; onlar sayesinde Gerçek uzakta tutulur ve özne ile hiçlik arasındaki boşluk sanal bir köprü vasıtasıyla korunur. Böylece metafor kavramı bastırmanın bir ürünü olarak belirir. Metafor yaratma süreci bir imgenin daha etkili olacak bir başka imgeyle yer değiştirmesini içerir. Metonomi ise bir nesnenin bütününü temsil etmesi için o nesnenin bir kısmını kullanmanın ürünüdür. Metafor ve metonomi bilinçdışı ve toplumsal gerçeklik arasındaki boşluğu doldurur. Onlar, bu iki dünya arasındaki aracılardır. Lacan’a göre metafor yoğunlaşmanın, metonomi ise yer-değiştirmenin ürünüdür. Bu iki ifade biçiminin çok etkili olmasının sebebi, bilinçdışının işleyişine literal olandan daha yakın olmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla Lacan, “bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır,” diyebilmektedir.

Gördüğünüz gibi, hâlâ bu “gibi”yi (like/comme) koruyarak, bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır derken ortaya koyduğumun sınırları içerisinde yer alırım. Bilinçdışı bir dil tarafından yapılandırılmıştır dememek için, “gibi” derim -ki her zaman bu noktaya dönerim.[17] 

“Bildiğimiz haliyle sıradan gerçeklik, derisi soyulmuş etin ve değiştirilebilir maskenin proto-ontolojik Gerçeğine karışır.”[18] Burada Zizek, John Travolta ve Nicholas Cage’in başrolleri paylaştığı Face/Off filmine gönderme yapmaktadır. Bu filmde, Travolta ve Cage kendilerini, ne yaparlarsa yapsınlar kendi kendilerine karşı koydukları bir durum içerisinde bulurlar, zira kendi yüzlerinden ziyade birbirlerinin yüzlerine sahiptirler. Mesaj, yüzlerinin ardında Gerçeğin, derisi soyulmuş etin, kendi kendimizle özdeşleşmemizi imkânsız kılan koca bir hiçliğin bulunduğudur. Toplumsal gerçeklik ve Gerçek arasındaki boşluk açılmıştır ve her iki adam da kendilerini düşmanlarının rolüne bürünmüş halde bulurlar. Yüzün kendisi Gerçeği saklayan maskeye dönüşür. Burada, maskenin Gerçeği temsil eden bir metafor olması değil, yüzün Gerçeği temsil eden bir metonomi olması söz konusudur.

Bazı filmlerin bu iki çelişik durumu – maskenin Gerçeği temsil eden bir metafor olması ve yüzün Gerçeği temsil eden bir metonomi olması durumlarını – birbirinden ayırmadaki başarısızlığı, bu filmlerin başarısıdır aslında. Örneğin David Lynch filmlerinde sembolik gerçekliğin, hayâli olanın, ve Gerçeğin birbirlerine karışması sürecini gözlemleyebiliriz. Mulholland Drive’da, Hollywood kariyerinin başlangıcında genç bir aktrisi görürüz. Film onun dağılma sürecini anlatır. Hayalî, Sembolik, ve Gerçek kademe kademe birbirine karışır ve aktris de kurgusal olan, zihninde olan, bilinçdışında olan ve toplumsal olan arasında ayrım yapabilme yetisini yitirir. Ancak filmin sonuna geldiğimizde, onun gerçek durumunun farkına varırız. Hayatının gerçekliğini Hollywood’un kurgusal dünyasında kaybetmiştir. Bu kaybın açtığı boş alanı doldurmak için uyuşturucu ve alkol bağımlısı olur. Gün geçtikçe artan bir biçimde uyuşturucu kullandıkça içindeki boş alan daha da büyüyerek bilinçli seçimler yapmasını imkânsızlaştırır ve onu kendi hayâllerinin kurbanı kılmak suretiyle yok oluşa sürükler.[19]

Lacan’a göre yaratıcı yüceltim ile ölüm dürtüsü tamamen birbirleriyle bağlantılıdır: Ölüm dürtüsü (kutsanmış) Alan’ı boşaltarak Açık-Alan, Boş, Çerçeve yaratır ki dolayısıyla “Şey’in itibarına yükseltilmiş” obje ile doldurulur. İşte burada üçüncü çeşit intihar ile karşılaşırız: Bu “intihar” ölüm dürtüsünü, simgesel intiharı belirtir – “gerçekten değil ama sadece simgesel olarak ölmek” anlamında değil fakat daha kesin, öznenin kimliğini tanımlayan simgesel ağın silinmesi, özneyi onun simgesel içeriğine iliştiren bağlantılarının tamamının kopması anlamındadır. Burada, özne kendini bütün simgesel kimliklerinden arınmış, dışkısal artığın asgarisine, bir parça çöpe, gözdeki bir parça toza, salt Alan-Çerçeve-Boşu sağlayan adeta-hiçbir şeye eşdeğer olduğu “karanlık evren” içine atılmış bulur ve burada nihayet, “hiçbir şey değil fakat alanın kendisi yer alır.”Böylece bir dışkısal objeyi yüce bir Alan’da sergilemenin mantığının, Hegelci sınırsız “Tin kemiktir”yargısıyla benzer işlevleri vardır.[20]

Görünen o ki Hiçlik zuhur etmiş ve sembolik düzen Gerçek tarafından bozguna uğratılmıştır. Artık ne bir büyük Öteki vardır, ne de onun arzusuna tekabül edebilecek histerik bir özne. Zira bilinçli arzular gitmiş, yerlerini bilinçdışı dürtüler almıştır. Bilinçdışı dürtülerin, özellikle de sık sık birbirlerinin maskesini takarak rolleri değiştikleri bilinen ölüm ve yaşam dürtülerinin tahakkümü altındaki öznenin neden kendi hayâllerinin kurbanı olduğunu idrak etmekte güçlük çeken okuyucularımıza önerebileceğimiz tek şey ise başa dönüp bu yazıyı tekrar, fakat bu sefer farklı bir gözle ve hatta mümkünse yamuk bir bakışla yeniden okumalarıdır.[21]


Atıf Nesneleri

[1] Louis Althusser, “The Ideological State Apparatuses,” [İdeolojik Devlet Aygıtları] alıntıyı çev. Mehmet Ratip, Mapping Ideology [İdeolojiyi Haritalandırmak], der. Slavoj Zizek (Londra: Verso, 1994), 123

[2] Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş, çev.Tuncay birkan (İstanbul: Metis, 2004), 7

[3] Her ne kadar ölümsüzlük düşüncesini hayata geçirebilmek sinir ve damar sisteminin bozguna uğratılmasını gerektirir gibi gözükse de, işin aslı hiç de öyle değildir. Zira az önce de belirtildiği üzere ölümsüz şahsiyetin ölümsüzlüğü fiziksel anlamda sonsuz olmak anlamına gelmekten ziyade, ruhsal veya şuursal anlamda sonsuzluğu idrak edebilecek bilinç düzeyine ulaşmış olmak demektir. Fâni bir bedende, fâni olmayan bir düşünceyi barındırabilecek kudrete erişmek olarak da nitelendirebileceğimiz bu var oluş tarzı özellikle 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başında Deleuze ve Badiou gibi düşünürlerin kafasını kurcalamış spekülatif bir teoriler demetinin ürünüdür. Benim, olmayan şeyleri varmış gibi gösterme eğilimi içinde oluşumun sebebi ise söz konusu olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir. Dikkat ederseniz cümlemi “olmayan şeylerin var olduğunu bilmemdir,” yerine “olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir,” diyerek noktaladım. Zira ben bilmek ve düşünmek mastarları arasında dipsiz bir uçurum olduğu kanaatindeyim. Dipsiz bir uçurumun varlığından söz etmiş olmamın maksadı, siz de takdir edersiniz ki, olmayan bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğini bir metafor aracılığıyla göstermek arzusunu taşıyor oluşumdur. Elbette ki benim sözünü ettiğim her şey salt benim tarafımdan söz konusu edildikleri için kanıtları kendilerinden menkûl hakikatler değildir. Bir metafor olarak “dipsiz uçurum” olgusu boşlukla dolu bir varlığı ifade eder. Fakat şu da bir gerçek ki dünyada dipsiz uçurumlar namevcuttur. Dünyada olmayan olguların varlığından söz edebilmemiz bile fiziksel dünya koşullarında var olması imkânsız olan pek çok olgunun düşünsel düzlemde mümkün olabileceğinin göstergesidir. Zira düşünce doğası gereği metafiziksel bir olaydır ve vazifesi maddi bir olgu olan dil vasıtasıyla fiziksel dünyada boşluklar oluşturmaktır. Tabii burada dil vasıtasıyla derken sakın dili ve aklı araçsallaştırdığımızı sanmayın. Aklıda tutun ki burada bahse konu düşüncenin fiziksel dünyada dil vasıtasıyla yarattığı şey boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk yaratmaksa bizim projemiz bağlamında bir amaç olmaktan ziyade bir araçtır. Yani buradaki amaç dilin araçsallaştırılmasına karşı dili boşluk yaratmakta kullanılan bir araca dönüştürmek suretiyle amaçla aracın rollerini değiştirerek kendilerinin ötekisine, yani birbirlerine dönüşmelerini sağlamaktır. Birbirlerine dönüşen amaç ile aracın birbirlerini yok etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Varılmak istenen nokta şudur: Sonsuzluk özne ile nesne, amaç ile araç, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin anlamsızlaşarak ortadan kalktığı, böylece de işte varlıkları birbirleriyle ilişkilerine bağımlı olan bu kavramların bizzat kendilerinin yok olduğu, zaman ile uzam içindeki bir boşluk formunda zuhur eden o malûm içkin dışsallıktır. Özneye içkin aşkınsal bir kavram olan sonsuzluk mevcut-egemen varoluş biçiminde kısa-devre yaratarak mevcut-egemen düzenden bir kopma yaratır. İşte Alain Badiou’nun Varlık ve Olay(Being and Event) adlı kitabında boş-küme olarak nitelendirdiği söz konusu sonsuzluk ölümsüz bir öznedir.

[4] Slavoj Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 1999), 187

[5] Quentin Meillassoux bahse konu spekülasyon biçimine Spekülatif Maddecilik (materyalizm) demeyi seçerken, Ray Brassier benzer bir spekülasyon türüne Spekülatif Gerçekçilik (realizm) demeyi seçmiştir. 2007 yılında Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi’nde Ray Brassier, Quentin Meillassoux, Graham Harman, ve Iain Hamilton Grant’ın konuşmacı olarak katılımıyla düzenlenen bir konferansta Brassier tarafından ortaya atılan spekülatif gerçekçilik kavramı insan aklından, düşüncesinden, bilincinden bağımsız gerçeklikler ve insandan bağımsız kendinde-şeyler olduğunu ortaya koyan felsefi bir akımdır. Gerek Kıta Felsefesi’nden, gerekse de Analitik Felsefe’den radikal bir kopuş gerçekleştirerek Kant ve Hegel’in uzantısı olan tüm felsefi yaklaşımların, Meillassoux’un Sonluluktan Sonra(After Finitude) adlı kitabında ortaya koyduğu deyimle bağlılaşımcılığın(correlationism) dünyadan bağımsız bir insan veya insandan bağımsız bir dünya tasavvur etmekten aciz olduğunu iddia eden spekülatif gerçekçilik hem yeni bir düşünce alanı, hem de yeni bir düşünme biçimi yaratması bağlamında önem arz etmektedir. İnsan bilincinden bağımsız kendinde-şeyler’in var olduğu noktasında birleşen Brassier, Meillassoux, Grant ve Harman’ın felsefeleri arasında pek çok fark da mevcuttur aslında. Ama biz şimdilik birleştikleri bu ortak nokta üzerinden tartışacağız spekülatif gerçekçileri, özellikle de Meillassoux ve Brassier’i. Meillassoux’nun Sonluluğun Sonu’ndan bir yıl sonra yayımladığı Hiçliğin Çözülüşü(Nihil Unbound) adlı kitabında Brassier, Heidegger ve Deleuze’ün zaman ve ölüm okumalarının eleştirisi ve Lyotard’ın Güneş Felaketi(Solar Catastrophe) makalesinin bir yeniden okuması üzerinden güneşin 4.5 milyar yıl içerisinde sönerek dünyadaki yaşamı sona erdireceği gerçeğinin insan bilincinden ve düşüncesinden bağımsız bir gerçeklik olarak görülmesi gerektiğini ve bunun da hepimizin hâlihazırda yaşayan birer ölü olduğumuz anlamına geldiğini öne sürmektedir. Her iki yazarda da karşımıza çıkan ortak özellik kendinde-şey olarak mutlağın(Meillassoux) ve hakikatin(Brassier) var olabileceği iddiasını taşıyor oluşlarıdır. Benim için önemli olansa kendinde-şey olarak ölümsüzlüğün veya sonsuzluğun, ölümlü ve sonlu bir varlık olan insandan bağımsızlaşan kimliksiz ve kişiliksiz bir bilincin a-nihilistik spekülasyonları dolayımıyla politik bir amaç için kullanıma sokulabileceği, sokulması gerektiği gerçeğidir. Badiou’nun hakikat ve olay teorisinden hareketle, bir ölümsüzün gözüyle ve bilinciyle tasvir edilen ölümlülerin dünyası mevcut-yapı içerisinde gedikler açmak suretiyle yeni hakikatlerin zuhur etmesini sağlayacaktır kanaatindeyim.

[6] Slavoj Zizek and Ben Woodard, Interview, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism, eds. Harman, Bryant, Srnicek (Melbourne: re.press, 2011), 415

[7] Zizek and Ben, Interview, 415

[8] Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, 186-7

[9] Zizek, 187

[10] Sigi Jöttkandt, First Love: A Phenomenology of the One, (Melbourbe: re.press, 2010),134

[11] Jöttkandt,135

[14] Christian Metz, The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and Cinema [Hayalî Gösteren: Psikanaliz ve Sinema], alıntıyı çev. Mehmet Ratip, çev. Celia Britton, Annwyl Williams, Ben Brewster and Alfred Guzetti (Londra: Macmillan, 1982), 6

[15] Metz, 43-9

[16] Althusser, 123

[17] Jacques Lacan, The Seminar, Book XX: Encore, On Feminine Sexuality, The Limits of Love and Knowledge [Kadın Cinselliği Üzerine, Sevginin ve Bilginin Sınırları] alıntıyı çev. Mehmet Ratip(New York: Norton, 1998), 48

[18] Slavoj Zizek, Did Somebody Say Totalitarianism?[Biri Totalitarizm mi Dedi?] alıntıyı çev. Mehmet Ratip (Londra: Verso, 2001), 183

[19] Biliyoruz ki ezelden beridir eğlenmek için normdan sapmak gerektiği görüşü son derece yaygın. Ortaçağ’dan beridir bir ülkedeki eğlencenin bolluğu o ülkedeki özgürlük bolluğunun göstergesi olarak kabul ediliyor. Ve/fakat bu görüş global kapitalizmin geldiği ve bizi getirdiği noktada anlamını yitiriyor. Meselâ reklamlara baktığımız zaman görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Zizek’e göre global kapitalist sistem artık eğlenceyi kısıtlamıyor, aksine özendiriyor. Dünyamızdaki eğlence mekânlarının bolluğu ve eğlence sektöründe yaşanan patlama bunun en önemli göstergelerinden biri. Dolayısıyla dünyamızdaki eğlence mekânlarının bolluğuna kanıp da insanlığın her gün ve her bakımdan özgürleşmekte olduğu sonucuna varmak son derece yanlış. Bilâkis eğlence sektöründeki bu patlamayı global kapitalizmin insanları boyunduruğu altına alıp onları özgürleşmekte oldukları yanılsamasına hapsederek salakça bir sevince mahkûm ediyor oluşu şeklinde yorumlamalıyız. Bu yorumu yapabilmemiz içinse çok eğlenmiş ve eğlenceden bıkıp usanmış olmamız gerekmiyor; her ne kadar eğlenceden bıkıp usanarak eve kapanıp bol bol kitap okumak ve Hollywood filmlerinden daha başka filmler seyretmek bu saptamayı yapmayı kolaylaştırıcı faktörler olsa da…

[20] Slavoj Zizek, Kırılgan Mutlak, çev. Mehmet Öznur (İstanbul: Encore, 2001), 41

[21] Ünlü Alman düşünürü Friedrich Nietzsche’nin hiçlik istenci ve sonsuz dönüş kavramlarının ünlü Avusturyalı psikanalist Sigmund Freud’un daha sonraki çalışmaları üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Freud’un metapsikolojiye dönüşü ve akabinde ölüm dürtüsü kavramını yaratmasının temel nedeni, Darwin’e çok şey borçlu olan bilimsel ve ampirik olarak gözlemlenebilen teorilerindeki boşlukları bir şeyle doldurmaya ihtiyaç duymasıdır. Freud ölüm dürtüsü kavramından, bilimsel olmayan doğasından ötürü, rahatsız oluyordu, ama yine de haz ilkesinin ötesine geçebilmesi için yaşam dürtüsüne karşılık ölüm dürtüsünü kavramsallaştırması gerekiyordu. Bir nörobilimci olarak eğitim gören Freud kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünün ve hatta ölüm dürtüsünün her şeyin başlangıcı olduğunu, yaşam dürtüsünün yalnızca bir sonuç, ölüm dürtüsüne karşı bir savunma olduğunu göstererek insan zihnine dair önceki çalışmalarında sergilediği tavra karşı çıktığının farkındaydı.
Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde Freud okyanus hissinden, kişisel olarak hiç tecrübe etmediğini kabul ettiği dünyayla bir bütün olabilme duygusundan bahseder. Tüm bunların ışığında diyebiliriz ki belki de hâyli spekülatif bir kavram olan ölüm dürtüsünü yaratması Freud’un okyanus hissinden yoksun olmasından ötürü açılan bir boşluğu boşluğu doldurma çabasından başka bir şey değildi, değildir.
Psikanaliz Üzerine adlı eserinde, Freud dürtülerin duygular ürettiği ve bu yüzden her eylemin kökünde dürtülerin bulunduğu fikrini ortaya attı. Dürtülerin başlangıçta her eylemin temelini oluşturduğu konusunda Freud’la hemfikirim, fakat Freud’un söylediğinin tersine, ben duyguların yalnızca dürtülerin tezahürü olduklarını düşünmüyorum. Böyle olmaktan çok, duygular dış uyarıcıların yoğunluk seviyelerindeki değişikliklere tepki olarak ortaya çıkarlar. Dış uyarıcılar nesnelere karşı duygular yaratırlar ve dürtüye denk gelmek üzere üretilen nesnelerin duygusal niteliği sayesinde dürtüler doyuma ulaşır. Ama bir nesneyi arzulamayı üreten tam da bu denk gelme sürecidir, ki böylece bilinçdışı dürtü, “bilinçli” arzuya dönüşür.
1920 yılında yayımlanan Haz İlkesinin Ötesinde başlıklı makalesinde, Freud dürtü kuramını gözden geçirmiş ve ölüm dürtüsü kavramını ortaya atmıştır. Bu gözden geçirilmiş dürtü kuramında, Freud yaşam dürtüsünün hem cinsel dürtüleri hem de kendini koruma dürtülerini içerdiği yönünde bir kavramsallaştırmaya başvurmuştu. Ölüm dürtüsünü ise bir kendi kendini yok etme dürtüsü olarak tanımlanmıştı. Böylece Freud başlangıçta cinsel dürtülerin sadist unsurlar da içerdiklerine değinmişti. Narsisizm Üzerine (1914) adlı eserinde geliştirdiği ilk dürtü kuramında Freud saldırganlığın yaşam dürtüsüne dahil olduğunu ima ederken, Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında ele aldığı ikinci dürtü kuramında saldırganlık inorganik hale dönmeye yönelik bir istenç olduğundan benliğe karşı yöneltilmekte ve kendi kendini yok etmeye yardımcı olmaktadır. Bu resme göre, eğer adaptasyon hayatta kalmak için zaruriyse, o halde saldırganlık yaşama karşıdır ve ölüm dürtüsünün tezahürüdür.
Düşünce beyinin bir ürünü olduğuna göre ve birçok psikanalistin doğrulayacağı üzere metafiziksel olaylar psikosomatik olaylardan oluştuğuna göre, beden (soma) ve akıl (psyche) arasındaki alanı doldurabilecek tek şey bir fantezidir. Bu fantezi (‘Ben’) bu ikisi arasındaki hiçliği temsil eder; onları ayırırken birleştirir. Dürtülerin kaynağı hususunda Freud’un kuramına katılmıyorum. Ama ben de bilinçli arzular ve bilinçdışı dürtüler arasında bir ayrım yapıyorum.
Lacan’ın bu alandaki katkısı bilinçdışı dürtülerin dış koşullar tarafından şekillendirildiğini ve bilinçli arzulara dönüştürüldüğünü farketmesidir. Ne var ki, benim için Lacan’ın kuramı, Donald Winnicott’un sözleriyle ifade edecek olursak, tıpkı Hobbes’un modern iktidarı tasvir etmek için kullandığı Leviathan metaforu gibi, psikosomatik olayları sosyopolitik bir bağlama yerleştirmeye yarayan salt bir geçişken nesne (transitional object) olarak kalmaktadır.

fmhs

Related Articles