Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm (1-4) Afrika Pazar

correlationist propaganda

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -1-  AfrikaPazarSayi348

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -2- AfrikaPazarSayi349

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm -3- AfrikaPazarSayi350

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm  -4- AfrikaPazarSayi351

Kant-Hegel-Deleuze-Zizek Dörtgeni İçinden Çıkarak Doğanın Sonsuzluğunun İçkin Olduğu Aşkınsal Bir Anlam Dünyası Yaratan Transendental Materyalizm’in Ölümsüz Öznesi Schelling

Spekülatif Realizm ve Transendental Materyalizm

Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla ne denli derin bir bağlantı içerisinde olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Akılcılığın ışıkla ilgisi Kopernik ve Kant’tan beridir sürmekte… Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Belli ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle hakikat arasındaki ilişkiye paralel bir seyir izlemektedir ezelden beridir. Dünyayı değiştirebilmek için öncelikle onu anlamak gerektiği ise o kadar aşikâr ki, bunu ifade etmek ayıp kaçacak, hatta okuyucunun idrak kabiliyetine hakaret telâkki edilecek neredeyse. Güneşsiz bir dünyada insan da olamayacağından dünyanın insandan bağımsız kendinde-şey olarak nasıl bir yer olabileceğini tahayyül edebilmek için güneşin söneceği yönünde bilimsel verilere dayanan bir spekülasyonlar serisi oluşturmaksa ziyadesiyle elzemdir. Zira insansız bir dünya tahayyül edebilirsek, insan merkezli düşünceyi aşar ve dünyayı güneş sistemine hapsolmuşluktan kurtarmak suretiyle ait olduğu yere, yani evrenin sonsuzluğuna kavuşturabiliriz. İnsansız bir dünyayı tahayyül edebilmek için bir ölümsüz gibi düşünebilmek gerektiğini ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de ekliyoruz işte, belki vardır diye…

Hemen belirtelim, ölümlülere, yani dirilere has bir özellik olan düşünme kapasitesi, yarattığı sınırsız düzey sayesinde, ki bunu sonlu bir varlık olan insanın sonsuzluğu düşünüp matematiksel olarak açıklayabilmesinden anlıyoruz, düşüncenin sonsuzluğu hâlihazırda kendi içinde barındırıyor olduğunu gösterir. Düşüncenin öznesi olmaktan ziyade ta kendisi olan insan ise bu anlamda ölmsüzlüğü bünyesinde barındırıyor demektir. Buradaki önemli nokta söz konusu ölümsüzlüğün fiziksel ölümsüzlük olmaktan ziyade metafiziksel ölümsüzlük olduğudur. Yani epistemolojik bağlamından tamamen koparılmış salt ontolojik bir düzlemde zuhur eden düşünce olayı. Bir olay olarak düşüncenin zuhru için gereken yüzey elbette ki maddi olacaktır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki bu maddi yüzey Aristoteles’in çizdiği sınırlar içine hapsolmuş fizik anlayışını aşan bir maddi düzeydir. Metafiziksel düzlemin maddenin uzantısı olduğunu ortaya koyan aşkınsal materyalizm işte bu tarz bir düşüncenin ürünüdür. Özellikle Schelling tarafından geliştirilen bu felsefi yaklaşım, Fichte’nin Kant’ı radikalleştirmek suretiyle idealizmin doruğuna çıkmasına bir tepki olarak maddenin yeniden ön plana çıkarılmasını içerir. Maksadı yeni bir doğa felsefesi geliştirmek olan Schelling’e göre maddenin madde-ötesi etkileri vardır ve yaratılan söz konusu madde-ötesi etkiler maddeyi aştığı gibi, madde de onları aşar. Birbirine aynı anda hem içkin hem de aşkın olan iki farklı varlık boyutundan, daha doğrusu varlığın iki farklı düzleminden söz ediyoruz demek ki burada. Bunlardan biri beş duyumuzun duyumu dahilinde olan görünen(fenomenal) düzey, diğeri ise beş duyumuzla ulaşamayacağımız ama zihnimizle algılayabileceğimiz(numenal) düzeydir. Önceleri Spekülatif Realizm, sonraları Spekülatif Materyalizm, en son olarak da Transendental Materyalizm adlarıyla anageldiğimiz bu teorinin amacı, özne ve nesnenin diğer adları olan fenomenal ve numenal düzeyler arasındaki ilişkiyi bağlılaşımcılıktan kopararak, söz konusu ikiliğin üstesinden gelmek yerine onu bir gerçek olarak kabul edip bu iki düzey arasında nasıl daha sağlıklı ve üretken bir ilişki kurulabileceğini kuramsallaştırmaktır.

Hepimizin takdir edeceği üzere doğadaki değişimler kaçınılmaz olarak siyasi arenada da köklü değişimlere sebep olabilmektedir. Belli ki aşkınsal materyalizm veya naturalizm(transcendental materialism or naturalism) son derece yerinde bir felsefi yaklaşımdır. Her ne kadar idealist olmasa da Alman İdealizmi’nin ileri gelenlerinden kabul edilen Schelling’in öncülük ettiği bu yaklaşıma göre fikirlere veya idealara rahimlik eden doğanın kendisidir. Bazı okuyucularımız bunun son derece bariz olduğunu, zira düşüncelerin beyin denen organ tarafından üretildiğini, insanı bir bitki olarak düşünecek olursak beynin de bu bitkinin çiçeği veya meyvesi olduğunu dile getirebilirler. Söz konusu okuyucularımızın bu düşüncesi elbette ki son derece yerinde bir tespittir. Ancak iş bununla kalmıyor ne yazık ki. Schelling’in felsefesini yeniden yorumlayarak günümüze uyarlayan Iain Hamilton Grant’a göre Schelling’in önemi Kant’ın aşkınsal idealizminin öne sürdüğü “idealar gerçeği(maddeyi) belirler” anlayışına ters düşen bir biçimde “gerçek(madde) ideaları belirler” anlayışını benimsemiş olmasından kaynaklanır.

Hegel’in Tinin Fenomenolojisi adlı kitabında her şeyin zaman içerisinde kendisinden farklılaşıp ötekisine dönüştüğünü, daha doğrusu her şeyin, ötekisini kendi içinde hâlihazırda barındırdığını ve oluş sürecinde içteki ötekinin dışsallaştırılarak öznenin kendisi haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu sık sık tekrarladığını akılda tutarsak, kendi içinde kendinden daha kendi olan bir boşluk olarak öznenin kendini ifade edebilecek ve kendinden farkını dile getirebilecek bir spekülasyon biçimini hayata geçirebilmek için kaçınılmaz olarak Kant ile Hegel arasında, Gilles Deleuze’ün deyimiyle bir ayırıcı-sentez(disjunctive-synthesis) işlemi gerçekleştirmek zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Zira bir nesnenin kendini bir özne olarak tasvir edebilmesi ancak Kant’ın düşünümsel yargı ve Hegel’in spekülatif diyalektik stratejilerinin kendi içlerinde bölünüp idealist yanlarından arındırıldıktan sonra materyalist yanlarının aşkınsallığın içkin olduğu gerçekçi spekülasyonlar çatısı altında yeniden birleştirilmesiyle mümkün kılınabilir. Nitekim ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden Zizek’in Schelling’i Lacan ve Hegel üzerinden okumasıyla ortaya çıkan transendental materyalizmi, Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-Şey’in aşkın olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeride konumlanmış olduğunu ortaya koymaktadır.

Diyalektik Materyalizm’in her şeyin sürekli ötekisine dönüşmesinden ibaret kısır-döngüsünü kırıp geride bırakılan konuma söz konusu konumu aşacak şekilde müdahale etmek gerektiğini ortaya koyan bir duruş olarak Transendental Materyalizm, aklın doğa tarafından oluşturulduğunu, fakat aynı aklın da doğayı oluşturduğunu dile getirir. Klein’ın terimleriyle ifade edecek olursak Transendental Materyalizm bir nevi projeksiyon-introjeksiyon (dışa yansıtma – içe yansıtma) mekanizması içerisinde nasıl bir hayat yaşayacağımızı bizi aşan güçlerin belirlediğini kabul edip, söz konusu bilinçdışı güçlerin (doğa, evren) son derece olumsal (rastlantısal, contingent) hareket ettiğini akılda tutarak tüm varlığı mevcut insan yapısına indirgemeyip, önce gerçekten insan olmanın, sonra da eğer gerekli görülürse insanı bile aşmanın mümkün olduğunu ve yürürlüğe konulabileceğini öne sürer.

Her ne kadar kendinde-şey olarak ölümsüzlük düşüncesini hayata geçirebilmek sinir ve damar sisteminin bozguna uğratılmasını gerektirir gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir. Fâni bir bedende(fenomenal), fâni olmayan bir düşünceyi(numenal) barındırabilecek kudrete erişmek olarak da nitelendirebileceğimiz bu “oluş modu” özellikle 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başında Zizek ve Badiou gibi düşünürlerin de kafasını kurcalamıştır.

Yüzyıl (The Century) adlı kitabında Badiou yirminci yüzyılın sadece bir kıyımlar ve felâketler yüzyılı olarak anılagelmesine karşı çıkarak, söz konusu yüzyılın aynı zamanda bir yaratılar ve yeni yaklaşımlar yüzyılı olarak da okunması, okunabilmesi gerektiğinin altını çizerek, Brecht, Breton, Beckett, Pessoa, Mallarmé gibi pek çok büyük sanatçı, yazar ve düşünürün, “Gerçek tutkusu” diye nitelendirdiği bir tutkuya sahip olduğunu öne sürer. Jacques Lacan’ın Hayâli-Sembolik-Gerçek üçlemindeki Gerçek kavramını, yani bilinçdışını kasteden Badiou’ya göre Gerçek tutkusu, Lacan’ın da altını çizdiği üzere, bir nevi ulaşılmazın peşinde koşma eğiliminin hem sebebi, hem de sonucudur.

İdeolojinin Yüce Nesnesi adlı ilk kitabında Lacan’ın Gerçek kavramıyla Kant’ın kendinde-Şey kavramı arasındaki farkın altını şu sözlerle çizer Zizek:

Gerçek kaydedilemez, ama biz bu imkânsızlığın kendisini kaydedebiliriz, yerini tespit edebiliriz: Bir dizi başarısızlığa neden olan trvmatik bir yerdir bu. Lacan’ın bütün söylemek istediği, Gerçek’in, kaydedilmesine dair bu imkânsızlıktan başka bir şey olmdığıdır: Gerçek, simgesel düzenin ötesinde, onun ulaşamadığı bir sert çekirdek, bir tür Kantçı “kendinde-Şey” olarak varolan aşkın, pozitif bir kendilik değildir – Gerçek kendi içinde hiçbir şey değildir, simgesel yapıdaki, merkezi bir imkânsızlığa işaret eden bir boşluktan ibarettir. Özneyi “Gerçek’in bir cevabı” olarak tanımlayan esrarlı Lacancı cümle işte bu anlamda anlaşılmalıdır: Öznenin boş yerini, simgeselleştirmesinin başarısızlığı sayesinde kaydedebilir, kuşatabiliriz, çünkü özne kendi simgesel temsilinin başarısız olduğu noktadan başka bir şey değildir.[1]

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Gerçek, sembolik(simgesel) düzeni aşan pozitif bir şey olmaktan ziyade, sembolik düzene içkin bir hiçtir. Sembolik düzende temsil edilmesi namümkün olduğu içinse kayda geçirilmesi imkânsız bir boşluktan ibarettir. Hatırlanacağı üzere Kant’ın kendinde-Şey’i ise fenomenal düzlemi aşan numenal boyutta konumlanmış, bilinemez fakat düşünülebilir olan pozitif bir olguydu.

Konuya açıklık getirmek için Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizm(spekülatif maddecilik) dediği, Adrian Johnston’un ise transendental materyalizm(aşkınsal maddecilik) şeklinde adlandırdığı ve ruh ile beden arasındaki ilişkiyi mercekleri değiştirdikten sonra mercek altına alan bu felsefi düşünüş usûlünden bahsedeceğiz şimdi.

Son yıllarda öne çıkan Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizminin temel iddiası olan kendinde-Şey’in insan düşüncesinden bağımsız olarak bilinebileceği iddiasıyla Zizek’in aşkınsal materyalizmi arasındaki en temel fark öznenin konumuna ve işlevine ilişkindir.[2] Nitekim Zizek, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism adlı kitapta yayımlanmak üzere kendisiyle yapılan bir röportajda spekülatif realizmin en büyük eksikliğinin bir özne teorisinden yoksun olması olduğunu açıkça ifade etmiştir.[3] Hegel üzerine yazdığı, Is it Still Possible to be a Hegelian Today? adlı makalesinde ise Zizek kendi aşkınsal materyalizmiyle Quentin Meillassoux’nun spekülatif materyalizmi arasındaki farka Meillassoux’nun aynı kitapta yer alan Potentiality and Virtuality adlı makalesine atıfta bulunarak vurgu yapar. Zizek’e göre Meillassoux özneyi Lacan’ın negatif Gerçek’iyle özdeşleştirmek yerine Kant’ın pozitif kendinde-Şey’iyle özdeşleştirdiği için, savunduğu aşkınsallık karşıtı içkin materyalizme ters düşer. Bu bağlamda denebilir ki Zizek’in durduğu yerden bakılınca Meillassoux’nun tutarsızlığı bağlılaşımcılıkla(correlationism) itham ettiği Kant’ın çizdiği çerçeve içerisinde kalmasından ve/yani insandan bağımsız nesnel gerçekliğe (kendinde-Şey) ulaşmak isterken kaçınılmaz olarak aşkınsal özneye gereksinim duymasından kaynaklanır. Oysa Zizek’e göre bize gereken ne aşkınsal bir özne teorisi, ne de özneyi nesnel gerçekliğe indirgeyen bir nesne teorisidir.[4] Bize gereken aşkınsallığın içkin olduğu materyalist bir felsefe anlayışı geliştirmek yolunda Hegel’i Schelling’le birlikte yeniden okumak ve şunu akılda tutmaktır:

Gerçek, karşı kutupların dolaysız çakışma noktası olarak tanımlanır: Her kutup dolaysızca karşıtına geçer; her biri kendi içinde zaten kendi karşıtıdır. Bunun tek felsefi muadili Hegelci diyalektiktir: Hegel’in Mantık’ının en başında Varlık ve Hiçlik birbirlerini tamamlamaz. Hegel’in söylemek istediği, bunların her birinin kimliğini ötekinden farkı sayesinde kazandığı da değildir. Söylemek istediği şudur: Varlık kendi başına, onu “olduğu gibi”, saf soyutlanmışlığı ve belirlenmemişliği içinde, başka bir özgülleştirmeye gerek duymadan kavramaya çalıştığımızda, kendisinin Hiçlik olduğunu gösterir.[5]

Hiçliğin Varlığa, Varlığınsa Hiçliğe içkin olduğunu ortaya koyan bu sözler numenal düzleme ait aşkınsal bir olgu olan kendinde-Şey’in bilinebilmesinin “düşüncenin saf içkinliği ile doğrudan doğruya örtüşmesi”ni gerektirdiğine vurgu yapar. Düşünce dolayımıyla kendinde-Şey’in bilgisine ulaşmaksa ancak bir çıkarma işlemiyle mümkün kılınabilir.

Bir soyutlama yaparak, nesnelliğin bizim öznelliğimize bağlı oldukları varsayılan bütün tikel, somut belirlenimlerini çıkartarak – bütün tikel, belirli içeriklerin bu şekilde soyutlanmasından sonra geriye kalan şey tam da saf, boş bir Düşünce biçimidir.[6]

Az önce sözünü ettiğimiz ve Kant’ın felsefesinde vücut bulan, insanı dünyadan, dünyayı ise insandan bağımsız düşünememe durumuna Meillassoux’nun verdiği ad bağlılaşımcılıkdır(correlationism). Bağlılaşımcılık Kant’ta en zayıf halindeyken, Fichte’de güçlenir ve idealizmin doruklarına kadar çıkar. Kant kendinde-şeyler’den oluşan numenal düzeyi düşünülebilir ama bilinemez bir şey olarak tanımlarken, Fichte numenal düzey diye bir şeyin olamayacağını, zira numenal düzeyi konumlayan öznenenin kendisinin fenomenal bir varlık olarak sadece fenomenler(görüngüler dünyası) düzeyinde düşünebileceğini ileri sürer. Dolayısıyla Kant’tan farklı olarak Fichte açıkça ortaya koyar ki kendinde-şeyler’in dünyası olarak numenal düzey bilinemez olmakla kalmaz, düşünülemez de. Çünkü Fichte’ye göre kendinde-şey’in onu düşünen öznenin fikrinden bağımsız olarak düşünülmesi imkânsızdır. [7]

Bağlılaşımcılığın doruk noktasının Alman İdealizmi’nin de doruk noktası olması ise hiç de şaşırtıcı değildir. Bilindiği gibi Fichte’den sonra Schelling’le birlikte Alman İdealizmi kısa süreli bir doğaya ve maddeye dönüş yaşamış, fakat ne var ki Hegel’le birlikte tekrar kavramlar ve idealar dünyasına yönelerek diyalektik materyalizmin determinizmi gereği Mutlak İdealizm ve Mutlak Materyalizm arasında gidip gelmeye hapsolmuştu Nietzsche Zerdüşt’ü(Zarathustra) yaratıncaya kadar. Nietzsche’yle birlikte sarsılan Hegelci diyalektik materyalizm içine düştüğü ve kendisiyle birlikte materyalizmi de sürüklediği girdaptan ancak Lacan, Deleuze, Badiou ve Zizek sayesinde çıkabilecekti. Bu dört düşünürün ortak noktası ise düşüncenin kaynağında maddeyi görüyor olmalarıydı. Yani hakikat düşüncelerin, fikirlerin ve ideaların dünyaya hükmetmesi olmaktan ziyade, maddenin, doğanın, adlandırılamayanın, hiçliğin ta kendisinin düşünceleri doğuran etkenler olduğuydu. Fakat özellikle Zizek’in Hegel ve Lacan destekli aşkınsal materyalizmine baktığımız zaman görürüz ki asıl mesele maddenin düşünceyi doğurduğunu kavramak meselesi değil, maddeden doğan düşüncenin de maddeyi değiştirebilecek güce ve kudrete sahip olduğunu kavramak meslesidir. Zira ancak böylelikle diyalektik materyalizmin ölüm ve yaşam, aşkın ve içkin, sonlu ve sonsuz arasındaki rolleri değiştirmekten ibaret kısır döngüsü kırılarak aşkınsal materyalizme(transcendental materialsim) yönelmek suretiyle ruh ve beden, insan ve dünya, numenal ve fenomenal, düşünce ve varlık, madde ve düşünce, insanlık ve insanlıkdışı, ölüm ve yaşam, ölümlülük ve ölümsüzlük arasındaki ilişkiye yeni bir boyut kazandırılabilir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle onun ne olduğunu ve nasıl çalıştığını anlamamız, sonra da bu anlayış çerçevesinde dünyayı insana hapsetmeksizin değiştirmeye yönelik eylemlere girişmemiz hem mümkündür, hem de gerekli.

Kısaca özne ve nesne olarak da anabileceğimiz tüm bu ikili zıtlaşmalar doğanın yapısı gereği vardır. Pek çok düşünür bu ikili zıtlaşmaların üstesinden gelip, özne ve nesnenin birlik ve bütünülüğünü vurgulamaya çalışmış, ve/fakat bu girişimlerinde başarısız olup sükûtu hayâle uğramışlardır. Varlığın bu iki boyutunun asla ayrılmaz bir bütün olarak görülmemesi gerektiğini, bilâkis bu ikiliğin muhafaza edilmesi gereken bir ikilik olduğunu söyleyen Ray Brassier işte tam da bu noktada transendental materyalizmin nihilist yüzü olarak çıkıyor karşımıza. Zizek’in Badiou’dan feyz alarak yaşamın merkezine sonsuzluğu bir boş küme olarak yerleştiren Lacan ve Hegel destekli transendental materyalizminden farklı olarak Brassier, Deleuze ve Guattari’den feyz alarak, özellikle non-philosophy kavramını yaratan Laruelle’in de etkisi altında, yaşamın merkezinde yaşamı aşan bir şey olarak bulunan kendinde-şey’in ölümsüzlük değil, ölümün ta kendisi olduğunu söyler.

Bu iki farklı yaklaşımın ortak noktası ise ölümlülükle ölümsüzlüğün birbirini dışlayan durumlar olduğu varsayımından hareket etmeleridir. Oysa biz biliyoruz ki insan denen mahlûk ölümlü olduğu için ölümsüz ve ölümsüz olduğu için de ölümlü olan bir varlıktır. Ve işte budur insanı aynı anda hem trajik hem de komik kılan çelişkinin nedeni de, sonucu da… “Olmak, ya da olmamak, işte bütün mesele bu,” dedirtmişti Shakespeare Hamlet’e zamanında; bir bildiği vardı elbet. Ölüm söz konusu olduğunda insanın bildiği tek şey hiçbir şey bilmediği gerçeği olarak çıkıyordu karşımıza.

Aşılması gereken bir varlık olarak ölümlü insan kendisini neden ve nasıl aşması gerektiğini kavradığında hakiki özgürleşmeye doğru ilk adım da atılmıştır olur. Bu noktada akılda tutulması gereken husus mutlak özgürlşemenin ancak özgürlük kelimesi anlamını yitirdiğinde, yani özgürleşmeye gerek kalmadığında gerçekleşebileceğidir. Demek ki yapılması gereken aslında ezelden beridir tahakkümü altında yaşadığımız “güneş merkezli evren” fikrinden kurtulmaktır. Güneşi merkeze almayan bir evren doğal olarak bildiğimiz hâliyle insanı da merkeze almayan bir evren olacaktır. Böylelikle kendisinin merkezde olmadığı güneşsiz bir dünyada insan kendinden bağımsız bir varoluş düşünebilecek, kendinden bağımsız bir dünya tahayyül edebilecektir. Hayal gücü ve aklın yaratıcı senteziyle ortaya yeni anlam dünyalarının çıkması ise hem gerekli, hem de zaten kaçınılmazdır. Bu noktada kaçınılmaz sözcüğünü kullanırken sakın ola determinist bir yaklaşımı benimsediğimiz sanılmasın, böyle bir gaflete düşülmesin. Zira bilakis bizim maksadımız determinizme ve idealizme karşı materyalist ve aşkınsal bir varoluş tarzını düşünümsel olarak hayata geçirmektir.

Hatırlanacağı üzere Badiou felsefenin dört koşulunu aşk, bilim, sanat ve siyaset olarak belirlemişti Varlık ve Olay adlı kitabında. Badiou’ya göre hakikat ancak mevcut durumdan, düzenden, rutinden radikal bir kopuş neticesinde zuhur edebilirdi. Bireyin özne olabilmesi için işte bu radikal kopuşa sebep olan olaya sadakat göstermesi ve Lacan’ın sözleriyle ifade edecek olursak “arzusundan ödün vermemesi” gerekirdi. Sembolik gerçekliğin dayatmalarına karşın aşklarının hakikatine sadık kalmayı seçecek iki özneyi birbirinden farklı iki dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizmasına benzetebiliriz. İçine doğdukları toplumun yapısal olarak küçük birer modeli olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmeye cüret ve teşebbüs etmekten kaçınmayacağımız bu iki mekanizmanın etkileşiminden, ortaya mevcut toplumsal yapıdan farklı yapısal özellikler sergileyen yeni bir dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizması çıkmasının ise kuvvetle muhtemel olduğunu sözlerimize ekleyebiliriz. Ne var ki bu noktada akılda tutmakta fayda gördüğümüz önemli bir olguya da temas etmenin zaruri olduğunu düşündüğümüzden şunları da affınıza sığınarak kaleme almayı uygun bulduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğiz: İki kümenin ara kesiti olarak zuhur eden söz konusu yeni mekanizma kendi içinde dışa yansıtma ve içe yansıtma komponentleri olarak ikiye bölünmüş olacağından, adına aşk (love) demeyi alışkanlık haline getirdiğimiz duygu durumunun her iki özneyi de tekilliğe indirgeyip birleştiren aşkın (transendental) bir birlikten ziyade, her iki öznenin de birbirine içkin (immanent) olduğu bir ikilik durumu şeklinde zuhur ettiğini dile getirebiliriz. Lâkin işte tüm bunları öne sürebilmek için öncelikle Romantik aşk kavramının “biz bir bütünüz” anlayışına ters düşen bir biçimde Badiou’nun aşk kavramının “ikimiz de kendi içinde bölünmüş birer hiçiz” anlayışını benimsediğini teslim etmeliyiz.

Aşk(Olay) anlayışı Badiou’nun aşk(olay) anlayışıyla işte bu noktada örtüşen Deleuze’ün “her aşk kendi sonuna doğru ilerler, her bilinç kendi ölümünü ister,” sözüne ters düşen bir biçimde Marcel Proust’un Swann in Love adlı yapıtında kahramanımız Odette adlı bir kadına çılgınca aşıktır, fakat Odette artık onu sevmemektedir. Çaresizlik ve acılar içinde, acı çekmekten kurtulmanın tek yolunun artık Odette’i sevmemeyi başarmaktan geçtiğini düşünür önceleri. Ama kısa bir süre sonra idrak edecektir ki aslında istediği Odette’e olan aşkını sürdürmeye devam etmesine rağmen acı çekmiyor olmaktır, zira aşık olmaktan duyduğu(duyacağı) haz buna bağlıdır. Eğer aşkı biterse hayatı da anlamsızlaşacak ve ölmeyi arzulamasa bile pek yaşayası da olmayacaktır. Yani bir nevi psişik ölüme mahkum olup buhrana sürüklenecektir. Buradaki mesele aşk acısı yaşamakta olan reddedilmiş öznenin psişik ölümden sonra psişik yeniden-doğumu hayata geçirip, artık Odette’e aşık olmamasına rağmen, kendini aşık olmak kapasitesini yitirmemiş bir özne olarak yeniden yaratıp yaratamayacağı meselesidir. Anlam dünyasının koordinatları alt-üst olmuş, gereçeklikle arasındaki bağ yara almış bir insanın yeniden anlamlı bir hayata kavuşması ve tekrar aşık olabilecek yetkinliğe erişmesi ancak eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmasıyla mümkün kılınabilir. Bizim ölümsüzlükten anladığımız işte budur. Her insan ölümlü olduğu gibi her aşk da sonludur. Lâkin tıpkı her insan gibi her aşk da yeniden doğmaya, fakat bu sefer farklı bir nesneye yönelmiş olarak, muktedirdir.

Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, o kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz’ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz’un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez.[8]

Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyoruz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.[9]

Bir gün hepimiz öleceğiz, bunu hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz şey bu ölümün hangi koşullar altında ve ne zaman gerçekleşeceğidir. Sadece ölecek oluşumuzu bilmek bile hayatlarımızı hâlihazırda yaşamakta olduğumuzdan farklı yaşamak için geçerli ve yeterli bir sebeptir. Ama ne yazık ki pek çoğumuz yaşamlarımızı bir gün mutlaka öleceğimiz gerçeğini inkâr üzerine kurmuştur. Eğer insanlar bir gün mutlaka öleceklerinin idrakiyle yaşıyor olsaydı, hâlihazırda bir ölümsüzmüş gibi sürdürürlerdi bence varlıklarını. Şunu demek istiyorum: Şu anda yaşıyor olduğumuza göre, hâlihazırda ölümden arınmış, yani ölümsüz varlıklarız hepimiz de. Zira zaten ölümsüzlüğün ilk şartı yaşıyor olmak, yani ölü olmamaktır. Diğer yandan bakıldığında görülen ise şudur: Henüz ölmediğimiz, yani ölümden arınmış olmadığımız için hepimiz ölümlü varlıklarız. Yaşam bir ölüm sürecidir ve ölümsüzlük ancak ölümlülük ortadan kalkınca, yani artık ölmek namümkün bir hâl alınca mümkün olup olasılıklar alanına dahil edilebilir. Dünyayı değiştirebilmek içinse hayatı ve ölümü, ikisinin de ötesindeki sonsuzluktan önce ve/fakat ikisini de aşan sonsuzluktan düşünebilmek gerekir. Sonluluktan sonra hiçbir şey yoktur, bir hiç vardır zira. Her yeni şey işte bu hiçlikten mevcut anlam dünyasının koordinatlarını bozguna uğratacak şekilde, yani bir anlamsızlık, biçimsizlik, yokluk formunda zuhur eder. Bu kendinde-şey Lacan’ın Gerçek, Kant’ın ise Numenal dediği, zaman ve mekânı aşan transendental düzlemin ta kendisiymiş gibi görünebilir. Oysa The Indivisible Remainder (Bölünmez Artık) adını taşıyan ve Schelling’in felsefesini Lacan’cı bakış açısıyla okuyup yeniden yazan kitabında Zizek, Lacan’ın Gerçek’iyle Kant’ın Numenal’inin aynı şeyler olmadığını söyler. Peki o zaman nedir bu kendinde-şey?

Bilindiği gibi Kant’ın aşkınsal idealizmini Hegel’in spekülatif idealizminden ayıran en önemli fark, Kant’ın kendinde-şey’i düşünebileceğimizi fakat bilemeyeceğimizi, Hegel’inse kendinde-şey’den ancak Mutlak Bilgi’ye dair neticeler çıkarabileceğimizi dile getirmesinden kaynaklanan bir farktır.

Kendi anlam dünyamız bağlamında yeniden yazacak olursak diyebiliriz ki Kant bizim birer ölümlü olarak kendinde-şey’i (ölümsüzlüğü, sonsuzluğu) düşünebileceğimizi ama bilemeyeceğimizi (tarif edemeyeceğimizi) söylerken, Hegel kendinde-şey (ölümsüzlük, sonsuzluk) düşüncesinden ancak bizim-için-hayat’ın (ölümlülüğümüzün, sonluluğun, fenomenler dünyasının) anlamı hakkında çıkarımlar yapabiliriz demektedir. Her iki durumda da kendinde-şey olarak sonsuzluk veya ölümsüzlük soyut bir fikir olmanın ötesine gidememekte ve kendinde-şey olarak ölümsüzlük Tanrı’yla bir tutulmak suretiyle dinin etkisinden kurtulamamış metafiziksel bir düzleme yerleştirilmektedir. Kant’a göre ölümsüzlük ölümlülüğü çevreleyen bir durumken, Hegel için ölümsüzlük ölümlülüğün içindeki bir boşluktur. Bir başka deyişle Kant için sonsuzluk özneyi aşkınken, Hegel için sonsuzluk özneye içkindir. Her iki durumun da aynı anda doğru olduğu bir gerçek. Lâkin bu her iki durumda da ölümsüzlük veya sonsuzluğun soyut bir fikir olmanın ötesine gidemediği gerçeğini değiştirmiyor. Sekülarize edilmiş(lâikleştirilmiş) bir sonsuzluk tezahürü eşitliği ve adaleti obür dünyaya hâvale etmek yerine bu dünyada sağlamaya çalışır. Gerek Zizek’te, gerek Deleuze ve Guattari’de, gerekse de Badiou’da gözlemlendiği üzere kendini ortaya koyduğu çeşitli biçimlerle Transendental Materyalizm hem maddenin, hem de ruhun anlamlarını genişleten yaklaşımıyla, insanı aşan asıl kuvvetin, insanın kendisinin de bir parçası olduğu doğa olduğunu ve düşüncenin doğanın derinliklerindeki kaotik, rastlantısal ve bilinmez kuvvetlerin tahakkümü altında zuhur ettiğini öne sürer.

Ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden biz de Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-şey’in düşünceden ve bilgiden bağımsız olarak var olabileceğini kuramsallaştırmaya yönelecek ve Schelling’in izinden gideceğiz. “Aşkınsal olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeri” şeklinde özetleyebileceğimiz kendinde-şey’in konumunun zamanın ve uzamın birleştiği yer olduğunu söyleyen Schelling, söz konusu kendinde-şey’in yokluğunun temsili olarak gördüğü Gerçek veya Numenal’i doğanın sonsuzluğuyla bir tutmuş ve yarattığı doğa felsefesiyle aşkınsal düzlemin doğanın ta kendisi olduğunu ortaya koymuştur. Transendental Materyalizm’in kuramsallaştırmaya çalıştığı sonsuzluğun içkin olduğu sonlu bir varlık tezahürü de işte Schelling’in en azından teoride gerçekleştirdiği bu içkin aşkınsallık modelinden feyz alınarak hayata geçirilmelidir, ki sanırız öyle de yapılmıştır zaten.

Atıf Nesneleri


[1] Slavoj Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 1999), 187

[2] Quentin Meillassoux bahse konu spekülasyon biçimine Spekülatif Maddecilik demeyi seçerken, Ray Brassier benzer bir spekülasyon türüne Spekülatif Gerçekçilik demeyi seçmiştir.  İkisinde de aynı kalan sözcüğün Spekülatif sözcüğü olduğu gözden kaçacak gibi değil. Belki de işte bu yüzden biz de az önce spekülasyon terimini kendimizden emin bir biçimde zikretmiş olmamıza rağmen bunun ne tür bir spekülasyon olacağını dillendirmemeyi seçmişizdir, kim bilir.

2007 yılında Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi’nde Ray Brassier, Quentin Meillassoux, Graham Harman, ve Iain Hamilton Grant’ın konuşmacı olarak katılımıyla düzenlenen bir konferansta Brassier tarafından ortaya atılan spekülatif gerçekçilik kavramı insan aklından, düşüncesinden, bilincinden bağımsız gerçeklikler ve insandan bağımsız kendinde-şeyler olduğunu ortaya koyan felsefi bir akımdır. Gerek Kıta Felsefesi’nden, gerekse de Analitik Felsefe’den radikal bir kopuş gerçekleştirerek Kant ve Hegel’in uzantısı olan tüm felsefi yaklaşımların, Meillassoux’un Sonluluktan Sonra(After Finitude) adlı kitabında ortaya koyduğu deyimle bağlılaşımcılığın(correlationism) dünyadan bağımsız bir insan veya insandan bağımsız bir dünya tasavvur etmekten aciz olduğunu iddia eden spekülatif gerçekçilik hem yeni bir düşünce alanı, hem de yeni bir düşünme biçimi yaratması bağlamında önem arz etmektedir. İnsan bilincinden bağımsız kendinde-şeyler’in var olduğu noktasında birleşen Brassier, Meillassoux, Grant ve Harman’ın felsefeleri arasında pek çok fark da mevcuttur aslında. Ama biz şimdilik birleştikleri bu ortak nokta üzerinden tartışacağız spekülatif gerçekçileri, özellikle de Meillassoux ve Brassier’i. Meillassoux’nun Sonluktan Sonra (After Finitude) adlı kitabından bir yıl sonra yayımladığı Hiçliğin Çözülüşü(Nihil Unbound) adlı kitabında Brassier, Heidegger ve Deleuze’ün zaman ve ölüm okumalarının eleştirisi ve Lyotard’ın Güneş Felaketi(Solar Catastrophe) makalesinin bir yeniden okuması üzerinden güneşin 4.5 milyar yıl içerisinde sönerek dünyadaki yaşamı sona erdireceği gerçeğinin insan bilincinden ve düşüncesinden bağımsız bir gerçeklik olarak görülmesi gerektiğini ve bunun da hepimizin hâlihazırda yaşayan birer ölü olduğumuz anlamına geldiğini öne sürmektedir. Her iki yazarda da karşımıza çıkan ortak özellik kendinde-şey olarak mutlağın(Meillassoux) ve hakikatin(Brassier) var olabileceği iddiasını taşıyor oluşlarıdır. Benim için önemli olansa kendinde-şey olarak ölümsüzlüğün veya sonsuzluğun, ölümlü ve sonlu bir varlık olan insandan bağımsızlaşan kimliksiz ve kişiliksiz bir bilincin a-nihilistik spekülasyonları dolayımıyla politik bir amaç için kullanıma sokulabileceği, sokulması gerektiği gerçeğidir. Badiou’nun hakikat ve olay teorisinden hareketle, bir ölümsüzün gözüyle ve bilinciyle tasvir edilen ölümlülerin dünyası mevcut-yapı içerisinde gedikler açmak suretiyle yeni hakikatlerin zuhur etmesini sağlayacaktır kanaatindeyim.

[3] Slavoj Zizek and Ben Woodard, Interview, The Speculative Turn: Continental Materialism and Realism, eds. Harman, Bryant, Srnicek (Melbourne: re.press, 2011), 415

[4] Zizek and Ben, Interview, 415

[5] Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, 186-7

[6] Zizek, 187

[7] Olmayan şeyleri varmış gibi gösterme eğilimi içinde oluşumun sebebi, söz konusu olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir. Dikkat ederseniz cümlemi “olmayan şeylerin var olduğunu bilmemdir,” yerine “olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir,” diyerek noktaladım. Zira ben bilmek ve düşünmek mastarları arasında dipsiz bir uçurum olduğu kanaatindeyim. Dipsiz bir uçurumun varlığından söz etmiş olmamın maksadı, siz de takdir edersiniz ki, olmayan bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğini bir metafor aracılığıyla göstermek arzusunu taşıyor oluşumdur. Elbette ki benim sözünü ettiğim her şey salt benim tarafımdan söz konusu edildikleri için kanıtları kendilerinden menkûl hakikatler değildir. Bir metafor olarak “dipsiz uçurum” olgusu boşlukla dolu bir varlığı ifade eder. Fakat şu da bir gerçek ki dünyada dipsiz uçurumlar namevcuttur. Dünyada olmayan olguların varlığından söz edebilmemiz bile fiziksel dünya koşullarında var olması imkânsız olan pek çok olgunun düşünsel düzlemde mümkün olabileceğinin göstergesidir. Zira düşünce doğası gereği metafiziksel bir olaydır ve vazifesi maddi bir olgu olan dil vasıtasıyla fiziksel dünyada boşluklar oluşturmaktır. Tabii burada dil vasıtasıyla derken sakın dili ve aklı araçsallaştırdığımızı sanmayın. Aklıda tutun ki burada bahse konu düşüncenin fiziksel dünyada dil vasıtasıyla yarattığı şey boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk yaratmaksa bizim projemiz bağlamında bir amaç olmaktan ziyade bir araçtır. Yani buradaki amaç dilin araçsallaştırılmasına karşı dili boşluk yaratmakta kullanılan bir araca dönüştürmek suretiyle amaçla aracın rollerini değiştirerek kendilerinin ötekisine, yani birbirlerine dönüşmelerini sağlamaktır. Birbirlerine dönüşen amaç ile aracın birbirlerini yok etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Varılmak istenen nokta şudur: Sonsuzluk özne ile nesne, amaç ile araç, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin anlamsızlaşarak ortadan kalktığı, böylece de işte varlıkları birbirleriyle ilişkilerine bağımlı olan bu kavramların bizzat kendilerinin yok olduğu, zaman ile uzam içindeki bir boşluk formunda zuhur eden o malûm içkin dışsallıktır. Özneye içkin aşkınsal bir kavram olan sonsuzluk mevcut-egemen varoluş biçiminde kısa-devre yaratarak mevcut-egemen düzenden bir kopma yaratır. İşte Alain Badiou’nun Varlık ve Olay(Being and Event) adlı kitabında boş-küme olarak nitelendirdiği o söz konusu sonsuzluk bu ölümsüz öznedir.

[8] Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-8.

[9] Bu arada yeri gelmişken belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyade hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf haliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve halihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür.

Related Links

Aktüel ve Virtüel – Gilles Deleuze

1
Felsefe çoklukların teorisidir. Her çokluk, gerçek (actuel) parçalar ve sanal (virtual) parçalar ima eder. Katıksız gerçek nesne yoktur. Her gerçeklik kendini bir sanal görünümler sisi ile çevreler. Bu sis, sanal görünümlerin üzerinden dağıtıldıkları, üzerinde işledikleri, az ya da çok yayılmış eşzamanlı var olan devrelerden yükselir. Böylece bir gerçek parçacık, farklı türlerden, birbirine az ya da çok yakın sanallıkları yayar ve emer. Bunlara, emilmeleri ve yayılmaları, yaratılmaları ve imhaları, düşünülebilir en küçük süreğen zamandan daha ufak bir zaman aralığında olduğu sürece, sanal sıfatı verilmektedir; ki bu kısa sürelik de onları böylece, bir kararsızlık ve belirlenmezlik ilkesi altında tutar. Her gerçeklik kendini, her biri bir başkasını yayan, ve hepsi o gerçekliği saran ve ondan tepkiyen, sürekli yenilenen sanallık halkaları ile çevreler (“Sanal bulutunun merkezinde, bir üst düzenden bir sanal daha vardır… her sanal parçacık kendini, kendi sanal alemiyle çevreler, ve hepsi de sırasınca bunu tekrar eder, sınır tanımaksızın”). Dinamiklerin dramatik benzerlikleri sayesinde, bir algı aynı bir paçacık gibidir: bir gerçek algı kendini giderek daha uzaklardaki ve sürekli büyümekte olan hareketli devreler üzerinden dağıtılan, imal ve imha edilen, bir sanal görünümler bulutu ile çevreler. Bunlar farklı düzenlerin bellekleridir: bunlara, hızları veya kısa sürelilikleri onları burada bilinçdışı olma ilkesi altında tuttuğu sürece, ‘sanal görünümler’ sıfatı verilmektedir.
Sanal görünümler artık gerçek nesnelerden ayrıştırılmaz, gerçek nesnelerin sanal görünümlerden ayrıştırılamayacağı gibi. Sanal görünümler, buna göre, gerçek olan üzerinden tepkirler. Bu bakış açısından, tüm halkalarda ya da her bir halkada bir süreklilik (continuum) takip ederler, yani düşünülebilir en büyük zamana bağlı belirlenmiş bir mekansallık (spatium). Gerçek nesnenin az ya da çok derin katmanları, sanal görünümlerin az ya da çok yayılmış halkalarına karşılık gelir. Bu katmanlar nesnenin etki gücü toplamını oluşturur; kendileri sanaldır ve onların içinde gerçek nesne de sanal hale gelir. Burada nesne de, görünüm de sanaldır ve birlikte gerçek nesnenin içinde çözündüğü içkinlik düzlemini (plain of immance) oluştururlar. Fakat bunun ardından gerçek olan, görünümü de nesneyi etkilediği kadar etkileyen bir gerçek olma sürecine girmiştir. Zamanın düzenli ya da düzensiz yapı değişimleri ardından, sanal nesnenin etki gücü toplamı, kısmi sürekliliğe koşut kuvvetlere ve kesilmiş mekansallığı aşan hızlara bölünür. Sanal olan hiçbir zaman onu içkinlik düzlemi içinde kesip bölen tekilliklerden bağımsız değildir. Leibniz’in göstermiş olduğu üzere, kuvvet gerçek-leşme süreci içinde olan bir sanallıktır, en azından içinde hareket ettiği mekan kadar. Süreklilikteki kesilmelerin ve sanallıkların gerçek olmalarını işaretleyen etki gücünün bölünmelerinin ardından alan, böylece, bir alanlar çokluğuna bölünür. Fakat bütün düzlemler toplamda bir tanedir, sanal olana doğru giden patikada. Daima varlık düzlemi hem sanal olanı, hem de onun gerçekleşme sürecini (actualization) kapsar, aralarına bir sınır zorlanmasına imkan olmadan. Gerçek olan tamamlayıcı ya da üründür, gerçek olma sürecinin nesnesi, fakat bu sürecin tek öznesi sanal olandır. Gerçekleşme süreci tekil olandır, halbuki gerçek olan düzlemden bir meyve gibi düşer, halbuki gerçekleşme süreci onu düzleme nesneyi tekrar özneye dönüştüren olarak bağlar. 

2
Buraya kadar bir gerçekliğin kendisini; diğer, artan bir şekilde yayılmış, uzaklardaki ve çeşitli sanallıklarla çevrelediği durumu ele aldım: bir parçacık, kısa ömürlü bir varlık yaratır; bir algı, hatıralar anımsatır. Fakat ters yöndeki hareket de kendini bize dayatır: kısaca, çemberler daraldığında ve sanal-olan gerçek-olana yaklaştığında, giderek ondan daha zor ayırtedilebilir hale geldiğinde. Giderek gerçek nesne ile onun sanal görünümünü bir araya getiren bir iç devreye ulaşır; bir gerçek parçacığın kendi sanal eşi vardır, bir tür anında oluşan ikiz gibi, ardışık hatta belki de eş zamanlı. Ne de olsa, Henri Bergson’un göstermiş olduğu üzere, bellek algılanan nesne üzerinden şekillenen bir gerçek görünüm değil, gerçek algı ile eş zamanlı varolan sanal görünümdür.
Bellek, gerçek nesne ile eşzamanlı sanal görünümdür, gerçek nesnenin eşi “aynadaki yansıması”. Böylelikle birleşme vardır ve de bölünme, daha doğrusu bir salınım, gerçek nesne ve sanal görünümü arasında ebedi bir alışveriş. Sanal görünüm gerçeğe dönüşmekten hiçbir zaman vazgeçmez, karakteri yakalayan bir ayna gibi, onu yutan ve geriye bir sanallıktan başka hiçbir şey bırakmayan , aynı Orson Welles’in 1948 tarihli filmi Şanghay’lı Kadın’daki gibi. Sanal görünüm karakterin gerçekliğinin tümünü emer; aynı zamanda da , gerçek karakter sanallıktan başka bir şey değildir. Sanal-olan ve gerçek-olan arasındaki bu ebedi alışveriş bir kristal tanımlar. Kristaller içkinlik düzleminde belirir. Gerçek-olan ve sanal-olan birlikte vardırlar ve bizi sürekli birinden diğerine götüren dar bir devre içine girerler. Bu artık bir tekilleşme (singularization) değildir, bir bireyleşmedir (invididuation) topyekün süreç olarak, gerçek, gerçek-olan ve onun sanalı. Artık kendini gerçek-leşme değil bir kristalleşmedir. Saf sanallık artık kendini gerçekleş-leştirmek zorunda değildir, birlikte en küçük devreyi oluşturdukları gerçek-olan ile sıkı sıkıya bağlantı içinde olalı beri. Artık gerçek-olan ile sanal-olan arasında bir tayin edilemezlik sorunu yoktur, ama alışveriş içindeki bu ikisi için bir ayırtedilemezlik söz konusudur.
Gerçek nesne ve sanal görünüm, sanallaşan nesne ve gerçekleşen görünüm –bu durumlar çoktan temel optikte karşımıza çıkmıştır. Fakat her halükarda gerçek ve sanal arasındaki ayrım zamandaki en temel bölünmeye denk düşer, onun kendini iki koca yol üzerinden ilerleyerek farklılaştırması ile, şimdiki anın geçmesini sağlamak ve geçmişi muhafaza etmek. Şimdiki zaman, süreğen zaman ile ölçülen değişken bir veridir, yani, önceden belirlenmiş tek yöndeki bir hareket ile: şimdiki an, bu zamanın tükendiği oranda geçer. Geçmekte olan şimdiki an gerçek-olanı tanımlar. Fakat sanal-olan, kendi payınca, tek yönde olan hareketi ölçecek en küçük zaman aralığından daha kısa bir zamanda belirir. İşte bundan dolayı, sanal-olan “geçicidir”. Fakat sanal-olanda da geçmiş muhafaza edilir, çünkü bu geçici-olan bir sonraki “en küçük zaman” da yok olmaz, ki bu da yöndeki değişikliğe işaret etmektedir. Bir yöndeki düşünülebilir en küçük zaman bir yandan da en uzun zamandır, her yönde düşünülebilir en büyük süreğen zamandan daha uzun. Şimdiki zaman geçmeye devam ederken (kendi ölçeğinde) geçici-olan muhafaza eder ve kendini de muhafaza eder (kendi ölçeğinde). Sanallıklar onları birbirinden ayıran gerçekliğin hemen üzerinde iletişim halindedirler. Zamanın iki farklı cephesi, geçmekte olan şimdiki zamanın gerçek görünümü, her ne kadar tayin edilemez sınırları olsa da, kristalleşme sürecinde biri diğerinin rolünü üstelenmek yoluyla, ayırtedilemezlik noktasına kadar alışveriş içinde olsalar dahi, gerçek-leşme süreci içerisinde seçilebilir hale gelirler.
Gerçekleşme (actual) sanal (virtual) arasındaki ilişki her zaman bir devre meydana getirir, bu iki şekilde oluşur, kimi zaman gerçek, sanallıklara çok geniş devreler içinde yer alan başka şeylere değindiği gibi değinir, ki bu durumda sanal gerçek-leşir; kimi zaman da gerçek, en küçük devreler içerisinde sanal-olana kendi sanalı olarak değinir, ki bu durumda da sanal, gerçek-olan ile birlikte kristalleşir. İçkinlik düzlemi, gerçek-leşme sürecini, sanal ile diğer terimlerin ilişkisi olarak içinde barındır ve hatta, sanalın alışveriş içerisinde olduğu terim olarak gerçeği de barındırır içinde. Hiçbir koşulda gerçekle sanalın ilişkisi iki gerçeklik arasında kurulamaz. Gerçeklikler çoktan belirlenmiş bireyler ve alalede noktalar üzerinden tespitler ima eder, halbuki gerçek ile sanal arasındaki ilişki, bir bir her koşul için tespit edilecek olan, gerçekleşme halinde (in actu) bir bireyleşme meydana getirir, ya da fevkalade noktalar üzerinden bir tekilleşme. 

Çeviri : Yiğit Adam, Ankara Mimarlar Odası Teknik Bülteni – 2
İngilizce metin için: Deleuze at Greenwich

via Mermaze

The Deleuzian Notion of the Image: Slicing the World, Or Cinema Beyond the Human (via Networkologies)

Crystal-image-eye: Deleuze‘s Worldslicing

What precisely does Deleuze mean by cinema, and with it, the image? And why should a philosopher, or filmmaker, care? It seems to me that his radical notion of the image, straddling both philosophy and film, is so incredibly powerful, if often misunderstood. Many find his cinema books impenetrable, but once one understands this key notion, they open up. What does it mean, for Deleuze, to do cinema, to image an aspect of the world?

The Strange Case of the Cinema Books: Some Context as an Introduction

I’m currently teaching Deleuze’s Cinema I & II, once again, to my students. And I think part of the reason I keep teaching these books, aside from the fact that at an art school they are so incredibly relevant, is that they are so incredibly, polymorphously fertile texts.… Read More

via Networkologies

Becoming self-consciousness

Only out of distress or disharmony can the soul create. Indeed, this is in strong resonance with a previous post, Thinking the uncommon, in which I signalled, invoking Erdem’s treatment of Melanie Klein, that uncommon, novel creative thought emerges out of disorienting positions. This necessary condition for the possibility of new thought is delineated by Deleuze in his account of “Foucault’s eight-year break in book production after the first volume of The History of Sexuality—a period Deleuze describes as one of ‘general crisis’” (Thoburn, Deleuze, Marx and Politics, p. 42). According to Deleuze, the mark of disorientation for Foucault was a mode of inquiry, invention, crisis and probing concerning the reliance on ‘power’ and ‘resistance’ in his earlier years. We are told by Deleuze in Negotiations that Foucault had a sense of becoming “trapped in something he hated” and was in need of some opening (p. 109). In grappling with his sense of being in a cramped position, Deleuze sees Foucault overcome his stagnation in conceiving politics primarily in terms of resistance or mere reaction to power, offering instead, after the creative crisis, an as yet unseen argument centered around the problem of ‘subjectification’ and ‘techniques of the self’ in volumes II and III.

It is precisely at this time of ‘crisis’ that Foucault probelmatized his antecedent categories and founded new ones, albeit a very difficult, eight-year process. This disruption in the trajectory of Foucault’s thought was a violence whose victim was himself. However, his desire to break free from himself, though a perilous act, lead him to “invent new concepts for unknown lands” (Negotiations, p. 103). The point is that cultural invention is induced by cramped, complex and intense positions “that offer no easy or inevitable way out, and are packed full of disagreements, tensions, and impossibilities” (Deleuze, Marx and Politics, p. 145).

via Becoming self-consciousness « Indecent Bazaar.

Black Swan: How do you make yourself a body without organs? (via Indecent Bazaar)

Black Swan: How do you make yourself a body without organs? I have always been peculiarly baffled by the co-authored article of Deleuze and Guattari, “How do you make yourself a body without organs?”. For those unfamiliar with the work, it is severely masochistic. Merely sampling a short passage immediately gives away its idiosyncratic character:

“You begin sewing, you sew up the hole in the glans; you sew the skin around the glans to the glans itself, preventing the top from tearing; you sew the scrotum to the skin of the thighs. You sew the breasts, securely attaching a button with four holes to each nipple. You may connect them with an elastic band with buttonholes… […] You sew my buttocks together, all the way up and down the crack of my ass. Tightly, with a doubled thread, each stitch knotted.” (A Thousand Plateaus, p. 151) … Read More

via Indecent Bazaar

Cinema and Fetishism, or, The Commercial Value of Shit

Even shit has a commercial value, depending of course, on whose shit it is. While in the case of human shit you have to pay to get rid of it, in the case of animal shit it is said to be a very efficient and sufficient fertilizer for one who has learned to use it, rather than seeing it as something worthless because it cannot be eaten. “Inversely, it is this very terror that is projected on to the spectacle of the mother’s body, and invites the reading of an absence where anatomy sees a different conformation.”[1]

Since even the instincts are produced by the superpanoptic projection-introjection mechanism in which the subject finds himself/herself, giving free rein to the unconscious to express itself only produces projections of the evil within onto the without. For Freud the death drive is the effect of a striving for infinity, nothingness, and death. I would say it is also the cause of it.

Commodity fetishism is equal to will to nothingness in that it is the desire for the inorganic objects to stand in for nothingness, the Real of the subject’s desire. Capitalism replaces the use value of the objects with two-dimensional commercial value, so the subject desires to be desired, and he/she can only do that by adapting to the two dimensional sphere of commodity fetishism; by becoming a fetish object himself. If we recall Marcuse complaining that the one-dimensional is absorbing the two-dimensional  and also keep in mind that Marcuse’s two-dimensional culture has become the pre-dominant culture of today, we can see why the solution is to say, “I don’t see myself as you see me,” to the big Other in whatever form it appears in our lives.

In our opinion fetishism only occurs in sadism in a secondary and distorted sense. It is divested of its essential relation to disavowal and suspense and passes into the totally different context of negativity and negation, where it becomes an agent in the sadistic process of condensation.[2]

So the death drive produces new objects of desire by splitting the already existing objects. The subject as death drive, by splitting the symbolic, opens up spaces for the emergence of new objects of desire to stand in for nothingness and death.

The good object has moved to the side of knowledge and the cinema becomes a bad object (a dual displacement which makes it easy for ‘science’ to stand back). The cinema is ‘persecuted’, but this persistence is also a reparation (the knowing posture is both aggressive and depressive), reparation of a specific kind, peculiar to the semiologist: the restoration to the theoretical body of what has been taken from the institution, from the code which is being ‘studied.’[3]

Writing about cinema is essentially a criticism of the symbolic order, for both writing and cinematic production are themselves symbolic social activities. Since cinema exploits the life drive by satisfying the desire for something covering nothing, writing about cinema is essentially governed by the death drive which tries to expose the nothingness behind the symbolic. That which a film veils is nothing other than nothing; and exposing this nothingness behind the film introduces a split between the subject and the signifier. When looked at like that psychotherapy becomes critical of the existing social order, for by criticizing the film the critic heals the film industry hence having a healing effect on the spectator.

It is clear that fetishism, in the cinema as elsewhere, is closely linked to the good object. The function of the fetish is to restore the latter, threatened in its ‘goodness’ (in Melanie Klein’s sense) by the terrifying discovery of the lack. Thanks to the fetish, which covers the wound and itself becomes erotogenic, the object as a whole can become desirable again without excessive fear.[4]

According to Metz cinema is a fetish object. Films stand in for an object that is absent. The reflection of images on the screen veil the nothingness behind them without which they would not have been seen. “The fetish is the cinema in its physical state. A fetish is always material: insofar as one can make up for it by the power of the symbolic alone one is precisely no longer a fetishist.”[5]

Cinema produces unattainable objects of desire. By filling in a gap they render the nothingness more unattainable. They give the impression that there is something they are hiding and that way they produce the desire for nothingness. Cinema’s power of exploiting the will to nothingness, however, is the only tool one has at hand to criticize the cinematic apparatus as a form of ideology.

Sublimation of the objects of desire takes place through cinema and television. The more they are rendered unattainable the more sublime they become. What cinema does is to create the illusion of presence. Cinema shows an absent object through presenting an object to substitute for the nothingness. So it is the presence of an absence that we see on the screen. To enjoy cinema the subject has to know that what he/she is watching is only a presence covering an absence, that it is that which stands in for the Real of the subject’s desire. So Metz can say, “the fetish is the cinema in its physical sense.”[6] Looked at that way fetish is that which is produced to stand in for the Real object of desire, which is nothingness, and is therefore produced to satisfy the will to nothingness.

Cinematic narrative doesn’t show events in their real sequence. There are cuts, gaps, spaces between the scenes. All those, cuts, gaps, spaces between the scenes are openings to an external reality; they give the impression that there is something external to that which is actually being shown. The spectator is made to believe that there is something he/she doesn’t know as to what’s really going on in the film. This curiosity for that which is unknown inherent in every human is that which cinema exploits. By making the spectator simultaneously believe and not-believe what he/she is seeing on the screen, cinema creates an ambiguous relationship with itself and the spectator.

 By leaving gaps within the narrative, cinema invites projective identification. The spectator projects what he has inside him onto the absence within the filmic text. He fills those gaps with his internal partial objects and imposes a unity and continuity on the split narrative of the film.

The death drive involves splitting and introjection. The subject as death drive splits given unities and continuities. It is impossible for a spectator governed by the death drive to identify with the characters in the film. On the contrary, he desires nothing, identifies with nothing, without which he knows there can be no meaning. Rather than filling in the gaps within the narrative death drive puts them into the spotlight, it shows that those gaps are interior to the narrative itself. The incompleteness of the narrative is the condition of possibility for its meaning.

We can differentiate these two different types of spectatorship, one governed by the life drive and the other by the death drive, as associationism and dissociationsim.

In associationism the subject immerses himself/herself in the medium of the imaginary and identifies with the characters in the movie. In dissociationsim the subject introduces new splits between the internal and the external objects and hence renders identification impossible for himself/herself.

The life drive is the will to become one with the world, it is the force behind mimicry and associationsim. It is wrong to associate the death drive with mimicry and associationism. The subject as death drive dissociates and splits given unities and continuities. In horror movies the absence of the knowledge of truth for the spectator, that is, not being given the role of the omniscient eye, the spectator becomes curious and to understand what’s really going on in the movie he/she identifies with the characters. In the face of the abundance of gaps to be filled in the process of watching the film the life drive grows less and less strong for doing all the job throughout the watching process, while the death drive is oppressed and because of this very oppression it grows more and more strong. Eventually the life drive collapses and the death drive overflows the auditorium.

cropped-artwork_images_185199_333751_hiroshi-sugimoto.jpgAlthough it is itself a product of the death drive, horror film exploits the life drive, that is, the spectator’s will to form unities, bind the action, desire to get rid of all gaps and inconsistencies within the narrative. The death drive negates negation and reaches the highest possible degree of affirmation. Thanatos wills nothing, whereas Eros wills nothingness. We can see that the Thanatos case is the reverse of what Nietzsche says, “man would much rather will nothingness than not will.” Eros wants to want nothing; and strives to form such unities that everything will fit in its place; the system will lack nothing, so Eros will want nothing. Thanatos introduces splits, and tries to reach the nothingness behind the symbolic. Thanatos wants nothing rather than nothingness. He wants nothing to show the nothingness in the midst of everything, that there is nothing behind all that there is.

While Eros wants to lack nothing, wants the lack of lack, Thanatos affirms life as it is and wants lack, wants something to lack, wants that lack to remain after all is said and done, so that he can desire the nothingness which that lack presents. Thanatos doesn’t want something to replace nothing, but rather wants the lack in everything. By negating negation the death drive affirms life as it is, that is, in its incompleteness, and with nothingness and death in its midst.


[1]Christian Metz, The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and Cinema, trans. Celia Britton, Annwyl Williams, Ben Brewster and Alfred Guzetti (London: Macmillan, 1982), 69

[2] Gilles Deleuze, Coldness and Cruelty, trans. Jean McNeil (New York: Zone, 1989), 32

[3] Metz, 80

[4] Metz, 75

[5] Metz, 75

[6] Metz, 75

A Dualysis of Barbaric Regress vs. Civilised Progress and Deconstruction vs. Affirmative Recreation

There are many forms in which the death drive manifests itself. These vary from melancholia to aggression, from self-destruction to paranoia. What is common to all these forms of appearance is a kind of revolt against having been born. The death drive wants jouissance, a condition in which infinite satisfaction is possible and in which repression and release, pain and pleasure do not exist. Freud explains this obsessive and neurotic desire with the concept of the compulsion to repeat; a desire to return to a previous state of being in the history of being. And needless to say, this is a desire to return to the womb, to the state of being before birth. So we can see that the death drive and the desire for the mother signify and are signified by the same will; the will to nothingness. The refusal to accept having been detached from the mother, the will to reunite with her, and the will to return to the womb, signify and are signified by the same desire. Unless accounts are settled with the will to nothingness the subject remains trapped somewhere between paranoid schizophrenia and obsessive neurosis and cannot reach the point zero which is where the real love and affirmation of life flourish.

In contemporary nihilism a mentally healthy person is defined thus: the one who has managed to repress the death drive, who has attained inner harmony and who has been able to project this inner harmony onto the external world in the way of healthy social life, in other words, one who has established a perfect balance between the ego, the id, and the superego, and who knows how to control the destructive impulses and even direct these impulses to professional life. This healthy subject has become capable of reconciling himself with life and with others, who has become a part of the world of goodness. This is the typical healthy subject as defined by the pre-dominant discourse of contemporary nihilism.

From the perspective of contemporary nihilism the exact opposite of this type of a healthy individual would be from the world of badness. Someone whose ego cannot be reconciled to the external world, and who is undergoing a fragmentation. His death drive has become so dominant that he has become aggressively destructive of both the self and the other. He is at a loss. His emotional ties with the external world have been cut. He has no sense of value, truth, meaning. He feels nothing for the world of goodness. Eventually the death drive produces the most aggressive response imaginable to the conflict between civilized progress and barbaric regress constitutive of contemporary nihilism. But that the response of the death drive is the most aggressive one does not mean that it is destructive, on the contrary, it gives aggression a new form. It is not aggression that is bad in-itself, rather, what’s important is the form aggression takes.

Unfortunately today many forms of critical attitude towards global capitalism take on a nihilistic, reactive, and slavish role, rather than an affirmative and active response, and fall victim to their own ressentiment, or what Klein would have called envy. I think a critical attitude towards this nihilism produced by the conditions of global capitalism should be in the way of developing a practical theory of theoretical practice for change, driven by and driving an interaction between deconstruction and affirmative recreation — a cont(r)action —  rather than total negation leading to barbaric regress and violence.

It wills now not exactly what occurs, but something in that which occurs, something yet to come which would be consistent with what occurs, in accordance with the laws of an obscure, humorous conformity: the Event. It is in this sense that the amor fati is one with the struggle of free man. My misfortune is present in all events, but also a splendor and brightness which dry up misfortune and which bring about that the event, once willed, is actualized on its most contracted point, on the cutting edge of an operation. All this is the effect of the static genesis and of the immaculate conception.[1]

That at the root of every progressive movement there is a traumatic incident, war, destruction, suffering, pain, is as yet a commonly held opinion. What we see through the opposition between “civilized progress” and “barbaric regress” is that both these attitudes, these two differently conceived forms of nihilism, have at their core the life drive disguised as the death drive and inversely: they are towards totalitarianism and stasis rather than dynamism and multiplicity. Both ignore the foundational question which is how to be and let the other be rather than to be or not to be. The problem today is to know how to become what one is without confining the other into the realm of non-being. How to create the self in such a way as not to be destructive of the other and itself at the same time?

FANGED NOUMENA: COLLECTED WRITINGS 1987-2007 Nick Land

FANGED NOUMENA: COLLECTED WRITINGS 1987-2007

Nick Land

Forthcoming March 2011

Edited and with an Introduction by Ray Brassier and Robin Mackay

Paperback 115x175mm, 560pp. Limited edition of 1000 numbered copies

ISBN 978-0-9553087-8-9

ADVANCE ORDER ONLINE

 

The magnitude of Nick Land’s influence upon contemporary experimental production is yet to be fully comprehended. Whilst Fanged Noumena goes some way to provide an aetiology of Land’s philosophical virulence, those seeking a cure for the ‘disease of the earth’ are advised to look elsewhere …

Jake Chapman

Land had the most brilliantly seductive and meteoric mind, endlessly imaginative and capable of adopting, inhabiting and discarding any philosophical position. With him – and rightly so – philosophy infected every area of life, and sheer vitality of life reverberated in his thinking.

I see Fanged Noumena as a kind of righteous revenge. Nick was dismissed by professional philosophers because they simply didn’t want to think and preferred their turgid academic complacency. I always admired him for his unwavering desire to take thought to its absolute limit and then see how much harder one could push.

Simon Critchley

These extraordinary texts, superheated compounds of severe abstraction and scabrous wit, testify to a uniquely penetrating intelligence, fusing transcendental philosophy, number theory, geophysics, biology, cryptography and occultism into startlingly cohesive but increasingly delirious theory-fictions.

Ray Brassier

This is theory as cyberpunk fiction: Deleuze-Guattari’s concept of capitalism as the virtual unnameable Thing that haunts all previous formations pulp-welded to the timebending of the Terminator films. Land’s machinic theory-poetry parallelled the digital intensities of 90s jungle, techno and doomcore, anticipating ‘impending human extinction becoming accessible as a dance-floor’.

Mark Fisher (K-Punk)

In the last half of the twentieth century, academics talked endlessly about the outside, but no-one went there. Land, by exemplary contrast, made experiments in the unknown unavoidable for a philosophy caught in the abstractive howl of post-political cybernetics. Fanged Noumena demonstrates how Land ruined a generation of intellectuals for merely academic philosophy, by opening a speculative singularity where the future used to be.

Iain Hamilton Grant

Fanged Noumena brings together the writings of Nick Land for the first time. During the 1990s Land’s unique philosophical work, variously described as ‘rabid nihilism’, ‘mad black deleuzianism’ and ‘cybergothic’, developed perhaps the only rigorous and culturally-engaged escape route out of the malaise of ‘continental philosophy’ – a route which was implacably blocked by the academy. However, Land’s work has continued to exert an influence, both through the British ‘speculative realist’ philosophers who studied with him, and through the many cultural producers – artists, musicians, filmmakers, bloggers – who have been invigorated by his uncompromising and abrasive philosophical vision.

Beginning with Land’s early radical rereadings of Heidegger, Nietzsche, Kant and Bataille, the volume then collects together the papers, talks and articles of the mid-90s – long the subject of rumour and vague legend (including some work which has never previously appeared in print) – in which Land developed his futuristic theory-fiction of cybercapitalism gone amok; and ends with his enigmatic later writings in which Ballardian fictions, poetics, cryptography, anthropology, grammatology and the occult are smeared into unrecognisable hybrids.

Fanged Noumena allows a dizzying perspective on the entire trajectory of this provocative and influential thinker’s work, and will introduce his unique voice to a new generation of readers.

CONTENTS

Editors’ Introduction

Kant, Capital and the Prohibition of Incest

Narcissism and Dispersion in Heidegger’s 1953 Trakl Interpretation

Delighted to Death

Art as Insurrection

Spirit and Teeth

After the Law

Making it with Death

Shamanic Nietzsche

Circuitries

Machinic Desire

Cybergothic

Cyberrevolution

Hypervirus

No Future

Cyberspace Anarchitecture as Jungle-War

Meat (or How to Kill Oedipus in Cyberspace)

Meltdown

A ZiiGothic X-Coda (Cooking Lobsters with Jake and Dinos)

KatasoniX

Barker Speaks

Mechanomics

Cryptolith

Non-Standard Numeracies: Nomad Cultures

Occultures

Origins of the Cthulhu Club

Introduction to Qwernomics

Tic-Talk

Qabbala 101

Critique of Transcendental Miserablism

Collapse Vol. III: Unknown Deleuze [+ Speculative Realism] Now available to download for free (via Speculative Heresy)

Word from Urbanomic that Volume III of Collapse has sold out and is now available for free online. It includes the much-cited original Speculative Realism conference. Find it here.

via Speculative Heresy

Collapse III contains explorations of the work of Gilles Deleuze by pioneering thinkers in the fields of philosophy, aesthetics, music and architecture. In addition, we publish in this volume two previously untranslated texts by Deleuze himself, along with a fascinating piece of vintage science fiction from one of his more obscure influences. Finally, as an annex to Collapse Volume II, we also include a full transcription of the conference on ‘Speculative Realism’ held in London in 2007.

The contributors to this volume aim to clarify, from a variety of perspectives, Deleuze’s contribution to philosophy: in what does his philosophical originality lie; what does he appropriate from other philosophers and how does he transform it? And how can the apparently disparate threads of his work to be ‘integrated’ – what is the precise nature of the constellation of the aesthetic, the conceptual and the political proposed by Gilles Deleuze, and what are the overarching problems in which the numerous philosophical concepts ‘signed Deleuze’ converge?

Contents

ROBIN MACKAY
Editorial Introduction [PDF]
THOMAS DUZER
In Memoriam: Gilles Deleuze 1925-1995 [PDF]
GILLES DELEUZE
Responses to a Series of Questions [PDF]
ARNAUD VILLANI
“I Feel I Am A Pure Metaphysician”: The Consequences of Deleuze’s Remark [PDF]
QUENTIN MEILLASSOUX
Subtraction and Contraction: Deleuze, Immanence and Matter and Memory [PDF]
HASWELL & HECKER
Blackest Ever Black [PDF]
GILLES DELEUZE
Mathesis, Science and Philosophy [PDF]
INCOGNITUM
Malfatti's Decade [[PDF]
JOHN SELLARS
Chronos and Aion: Deleuze and the Stoic Theory of Time [PDF]
ÉRIC ALLIEZ & JEAN-CLAUDE BONNE
Matisse-Thought and the Strict Ordering of Fauvism [PDF]
MEHRDAD IRAVANIAN
Unknown Deleuze [PDF]
J.-H. ROSNY THE ELDER
Another World [PDF]
RAY BRASSIER, IAIN HAMILTON GRANT, GRAHAM HARMAN, QUENTIN MEILLASSOUX
Speculative Realism [PDF]