Ebediyet Edebiyatından Aşkın Ölümsüz Öznesine Bazı Aşkınsal Ahkâmlar

spheres of being

2007 yılında Pier Paolo Pasolini üzerine verdiği Yıkım, Olumsuzlama, Çıkarma (Destruction, Negation, Subtraction) adlı bir seminerde direnmenin, isyan etmenin elbette ki en doğal hak olduğunu söyleyen, fakat direnişin farklı formlarda tezahür eden bir yapıya sahip olması sebebiyle dikkat edilmesi gereken bazı hususlar bulunduğunun da altını çizen Alain Badiou‘nun amacı, olumsuzlamanın değil, olumlamanın önce geldiği bir direniş biçiminin içerik kazanıp hayata nüfuz etmesini mümkün kılmaktır. Çünkü hem dürtülerin kısır döngüsünün kırılması, hem de kanunun ve/yani sembolik düzenin ötesindeki sevgi alanının açılması, her şeyin zaman içerisinde kendi içindeki ötekine dönüşmesinden oluşan diyalektik sürecin, yani işte dürtülerin ve yasaların tekrardan ibaret diyalektiğinin aşılmasına ve bu suretle de işte gerçeğe mümkün mertebe yaklaşabilmemize ve hatta mümkünse ona dokunabilmemize bağlıdır. Gerçekle temas etmek ise kanaatlerle hakikatlerin birbirinden ayrıştırılmasını gerektirir. Badiou gerek siyasi pratiğin, gerekse de diğer yaratıcı süreçlerin mevcut düzende değişim sağlayabilmesinde yıkım ve olumsuzlamadan ziyade çıkarımın daha önemli bir role sahip olduğunu söyler. Zira çıkarım insanın beğenmediği bir tabağı masadan alıp yere atarak kırması gibi tamamen yıkıcı bir eylem olmaktan ziyade, masadaki mevcut çirkin tabaktan daha güzel bir tabak yapıp, bunu beğenmediği tabağın yanına koyarak eski tabağı anlamsız kılmayı içeren, olumlamanın (affirmation) ve olumsuzlamanın (negation) iyi yanlarını kötü yanlarıdan ayıran yaratıcı bir süreçtir. Gilles Deleuze‘ün az önce çıkarım adıyla andığımız bu işleme kısaca ayırıcı-sentez (disjunctive synthesis) adını verdiğini ve Badiou’nun Deleuze üzerine yazdığı The Clamor of Being adlı kitapta Deleuze’e yönelttiği eleştirilerin hareket noktasını ayırıcı-sentezin oluşturduğunu söz konusu kitabı okumuş olanlar bilecektir. Bilmeyenler için kısaca özetleyecek olursak diyebiliriz ki Kant’ın özne ve nesne arasında köprü vazifesi gören sentez anlayışının tersyüz edilmiş hâli olan ayırıcı-sentez tekniğiyle Deleuze, özne ile nesne arasında bir kopma yaratıp radikal öznellik modellerinin kapitalist toplumda gedikler açarak doğrudan toplumsal yapının çözülmesine katkıda bulunmaları bağlamında ne denli gerekli olduklarını göstermiş oluyordu. Lâkin konuyu dağıtmamak için Deleuze ile Badiou’nun birbirlerine yazdığı ve ayırıcı-sentez’in yapısına ilişkin ziyadesiyle derin düşünceler ihtiva eden mektupların içeriğine yönelik fikirlerimizi bir başka yazıya bırakıp, şimdilik Badiou’nun Varlık, Olay, Hakikat ve Özne dörtgeninde şekillenen felsefesine odaklanalım müsaadenizle.

Hatırlanacağı üzere Badiou felsefenin dört koşulunu aşk, bilim, sanat ve siyaset olarak belirlemişti Varlık ve Olay (Being and Event) adlı kitabında. Badiou’ya göre hakikat ancak mevcut durumdan, düzenden, rutinden radikal bir kopuş neticesinde zuhur edebilirdi. Bireyin özne olabilmesi için işte bu radikal kopuşa sebep olan olaya sadakat göstermesi ve Lacan’ın sözleriyle ifade edecek olursak “arzusundan ödün vermemesi” gerekirdi.

Hiçten Cüzi: Hegel ve Diyalektik Materyalizmin Gölgesi şeklinde çevirmeyi uygun bulduğum Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism adlı son kitabında Slavoj Zizek, Badiou’nun felsefenin dört koşulu olarak öne sürdüğü bilim, politika, sanat ve aşk kavramlarının Alman İdealizmi’nin dört atlısına tekabül ettiğini yazar. Buna göre Kant, Newtoncu bilimin felsefi versiyonuyla, Fichte işin siyasi boyutuyla, Schelling felsfenin çıkmazlarının doğaya daha yakın olan sanatsal yaratılarla aşılabileceği fikriyle, Hegel ise felsefi bir kavram olarak aşkla haşır neşirdir.

Hiç şüphesiz yeni bir durumun olasılığını yaratmak için yeni bir yaratıcılık modeline ihtiyaç vardır. Olay belirli bir durumda açılım sağlar ve yeni bir varoluş olasılığı yaratır. Olay yeni bir dünya yaratmaz, daha ziyade yeni bir dünyanın olasılığını yaratır. Olayın gerçekleştiği durum aynıdır, ama bu durum yeni olasılığın perspektifinden görülür ve görünene sadece direnmekle kalınmaz, aynı zamanda onu dönüştürmeye yönelik bir eylemler serisini hayata nüfuz ettirmek için de bir dizi eyleme girişilir. Neticeleri tam olarak kestirilemeyen bir olaya sadakat elbette ki ziyadesiyle zordur. Yeni bir öznel beden, olayın muştuladığı hakikatin üreticisi olarak mevcut durumda boy gösterir.

Badiou’ya göre özne, mevcut simgesel düzen içerisinde bir yeri olmayan varlıkların hiç beklenmedik bir biçimde ortaya çıkan bir olayla harekete geçirilerek mevcut siyasi yapıyı değiştirmek yolunda söz konusu olaya sadakatle o güne dek bilinmeyen bir hakikat sürecine dahil olmasıyla oluşan bir şeydir.

Dünyaların Mantıkları’nda varlık ve varoluş (being and existence) kavramlarının arasında küçümsenemeyecek bir fark olduğunu ve bu iki kavramın aynı anlamı taşıyormuş muamelesi görmemesi gerektiğinin altını defaatle çizen Badiou’nun felsefeye yaptığı bir diğer önemli katkı da, Varlık ve Olay kitabında ortaya koyduğu üzere, benzer bir ayrımın bilgi ve hakikat kavramları arasında da yer aldığını kesin ve net şekilde ifade etmiş olmasından ileri gelir.

Badiou işte bu saptamadan hareketle mevcut simgesel düzen içerisinde yer almayan tutarsız bir çokluğun, aniden zuhur eden bir olayla harekete geçirilip, kanaatler rejiminin ötesindeki bir hakikati yüzeye çıkarmakla mükellef kılındığını söyler. Mevcut simgesel düzende temsil edilmeyen varlıkların varoluş yoğunluklarının minimal seviyelerde seyrettiğini ve olayın işte bu varoluş yoğunluğu seviyesindeki bir artışı mümkün kılmak suretiyle yeni bir öznelliği ortaya çıkardığını dile getirir. Kısacası birbirlerinin hem devamı, hem de önceli olarak okunabilecek niteliklere sahip olduğunu düşündüğüm bu iki kitabıyla Badiou, demokratik materyalizm adıyla andığı günümüz global kapitalizminin ve onun ideolojik karşılığı olan neo-liberalizmin dayattığı kanaatler rejiminin akışkanlığına karşı, varlığın sonsuz ve evrensel hakikatini savunmak gerektiğini öne sürmektedir.

Badiou’ya göre felsefenin günümüzdeki en önemli sorunu yeni bir mantık yürütme düzeyi ve yeni bir düşünme biçimi bulma sorunudur. Yeni bir mantık yürütme düzeyinin tetikleyeceği yeni bir düşünme biçimi bulmak demekse diyalektiğe yeniden şekil vermek demektir. Hegel’ci diyalektiğin ötesindeki yeni bir diyalektik mantığının hayata geçirilebilmesi ise neo-liberalizmin dayattığı demokratik materyalizme aktif ve yaratıcı bir biçimde direnmeyi, direnebilmeyi gerektirir.

Siyasi eylemin çerçevesi klasik diyalektiğin içerisinde kaldığı müddetçe yeniliğin ortaya çıkması ancak bir olumsuzlamanın ürünü olabilir. Olumlama ve olumsuzlama arasındaki ilişkide muhalif sityasetin başlangıç noktası olumsuzlama olagelmiştir. Badiou Dünyaların Mantıkları’nda bu yaklaşımın yetersizliğini ortaya koyar ve siyasi hareketlerin başlangıç noktasının olumlama olması gerektiğini öne sürer. Klasik Hegel’ci diyalektiğin tersine çevrilmesini içeren bu yeni diyalektik anlayışına göre olumlayıcılığın, yani gelecekteki bir şeyin şimdiden önce gelmesi gerekir.

Zizek’e göre Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi adlı kitabında ortaya koyduğu üzere Mutlak Bilgi öznenin kendi içinde bölünmüş olduğunun ve mutlak bilginin hiçbir şeyi mutlak olarak bilemeyeceğimizin bilgisinden başka bir şey olmadığıdır. Mühim olan Mutlak Bilgi’nin oluşum sürecidir. Hegel bu süreci bir’le değil iki’yle başlatır. İki’den bağımsız olarak düşünülemeyecek şekilde konumlanan Özne, Töz’ün kendisidir, Töz ise hiçliğin kendisidir, bu hiçlikse öznenin ta kendisidir, yani özne varlıktaki bir boşluktur. Oluş sürecinde bir kopuş yaratmakla doğası gereği mükellef olan düşünce sonluluğun içindeki sonsuzluktur. Badiou belki de işte bu yüzden bir makalesinde, hiç beklenmedik bir anda, yazının bağlamından tamamen kopuk olmasa da yazının doğal akışını bozguna uğratan “tehlikeli bir eklenti” yaparak “düşünce komünisttir” diye buyurmuştur. Bu tehlikeli eklentiyle komünizmin sadece eşit üretim ve eşit tüketime dayanan bir ideoloji olmaktan ziyade insanı merkeze almayan bir düşünce biçiminin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir varoluş modu olduğuna vurgu yapıldığı ise son derece aşikar. Bu vurguya vurgu yapmak yolunda diyebiliriz ki komünizmin sonsuz adalet ve mutlak eşitlik kavramlarını günümüz için anlamlı ve alakalı kılan söz konusu kavramların sadece insanlar arasındaki maddi alış-verişlere atıfta bulunmaktan ziyade dünyamızdaki canlı-cansız tüm varlıklar arasında tezahür eden bir ilişkiye atıfta bulunuyor olmalarıdır. İnsanlar ile öteki varlıklar veya nesneler arasında hiyerarşik olmayan bir eşitlik ilişkisinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle ölümlü bir insan gibi düşünmekten vazgeçilmesi gerekir. Ölümsüzlük düşüncesi işte bu anlamda insanı merkeze almayan komünist teorinin itici güçlerinden biri olarak çıkar karşımıza. Dürtülerin kısır-döngüsünü kırarak insanın içindeki aşkınsal düzeyi açığa çıkarmak ve sonsuz adalet ile mutlak eşitliği tanrıya atfetmek yerine doğaya iade etmek ise sadece komünistlerin değil, gezegenimizde yaşayan tüm insanların birincil vazifesi olmalıdır.

Theodor Adorno’nun terimleriyle ifade edecek olursak, “özgürlük gaza basmaktan ziyade frene basmayı bilmektir,” çünkü bazen insan özgür olabilmek için hakikaten de yavaşlamalı ve hatta mümkünse durup düşünmelidir. Özgürlük zaten varolan ve/fakat görülemeyen engelleri görmeyi, engellerin etkisini engellemek ise onları doğru zamanda doğru yere koymayı (o yerde görmeyi) gerektirir. Zizek’in Paralaks (Parallax View) adlı kitabında “gerçeklik algımızı değiştirmek gerçekliğin kendisinde de bir değişime sebep olur” sözlerini hatırlayacak olursak Adorno’nun ne demek istediğini idrak etmemiz kolaylaşır.

Jacques Lacan’ın “fanteziyi katetmek” (traversing the fantasy) ve “Büyük Öteki yoktur” (the Big Other doesn’t exist) şiarlarının birbirlerini tamamlayıcı olduğunu ve fanteziyi katetmenin büyük ötekinin olmadığını idrak etmeyi hem gerektirdiğini, hem de bu sürecin neticesi olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Zizek’in Ontolojisi: Transendental Materyalist Bir Özne Teorisi adlı kitabında Adrian Johnston, fanteziyi katetmekle yanılsamalardan arınmanın aynı şey olmadığını, gerçekliğin boşluklarla dolu olduğunu ve bizim bu boşlukları fantezilerimizle doldurduğumuzu Lacan’a atıfta bulunarak ifade eden Zizek’in felsefesini transendental materyalizm olarak nitelendirir. Bunun sebebini, söz konusu felsefenin “madde-ötesi varlığın maddeden zuhur ediş sürecini” (genesis), “maddeyi aşan öznenin maddi kaynaklarını” veya “maddenin madde ötesi etkilerini” teorik olarak gözler önüne sermekteki başarısı olduğunu söyleyen Johnston’a göre Zizek, Hegel’in özne teorisiyle Lacan’ın özne teorisini Alman İdealizmi’yle birlikte okumakla kalmayıp, bu üç yaklaşımdan üçü de olmayan, hiçbiri olan yeni bir yaklaşım sergilemiştir. Transendental materyalizmin ana hatlarını yazıya dökmek girişiminde bulunması bakımından Zizek’in duruşunu önemli bulduğunu ifade eden Johnston’a göre Zizek’in ortaya koyduğu doğal/kültürel değişim/dönüşüm süreci ontolojik bir bağlama yerleştirilmeli ve/yani ontolojik terimlerle yeniden ifade edilmelidir. Diyalektik materyalizmin trans-ontolojik bir öznelliğin zuhur edişini açıklamakta yetersiz kaldığını bizzat kendisi ifade etmiyor olsa da, benim edindiğim izlenim Johnston’un diyalektiğin “her şeyin ötekisine dönüşmesi”nden, veya bilemediniz “her şeyin kendi içindeki ötekine dönüşme süreci”nden ibaret kısır-döngüsünü kırıp, özellikle bilişsel nörobilim (cognitive neuroscince) destekli yeni bir materyalizm anlayışı yaratmaya çalıştığıdır. Belli ki Zizek’in, Lacan ve Hegel’den feyz alarak, gerçekliğin tamamlanmamışlığı ve ontolojik eksikliğin varlığına atıfta bulunmasının son derece önemli olduğunu ifade eden Johnston, Zizek’in diyalektik materyalizmini Badiou’nun materyalist diyalektiğiyle etkileşim içerisine sokmak suretiyle transendental materyalizm adını verdiği yepyeni bir materyalist ontoloji ortaya koymak çabasındadır.

Bu bağlamda okunduğunda görülecektir ki Zizek’in Hiçten Cüzi kitabında kuantum teorisine ve Higgs Field-Tanrı Zerreciği mevzuuna detaylı bir biçimde değinmesinin sebebi, tıpkı Hegel’in teorisinde olduğu gibi orada da varlığın başlangıcında bir şey olarak hiçlikten az bir boşluğun bulunduğu düşüncesine yer verilmesi ve bu boşluk’un aslında hiçlik’in gelecekten enerji ödünç alıp bu enerjiyi varlığı/yokluğu fark edilmeden aldığı nesneye, yani artık şimdi olmuş geleceğe geri vermesinden oluşan bir oluşum sürecinin konu alınmasıdır. Dünyanın Gecesi işte bu Hiçten Cüzi boşluktur. O boşluk mevcut düzende beklenmedik ve son derece ani bir biçimde gerçekleşen malûm kırılma olayı, yani tarihsel süreçte sağlanan bir nevi açılımdır.

Orada özneler birer ölümsüzdür ve hepsi de yaptıkları her eylemin, söyledikleri her sözün sorumluluğunu sonsuza dek boyunlarında veya bilemediniz sırtlarında taşımakla mükelleftir. Orası sonsuzluğun zamana mühürlendiği, ölümle ve yaşamla meselesi kalmamış ölülerin birer na-ölü (undead) formunda dirilip var olmaya ısrarla devam ettiği, zamansız ve mekânsız, fakat zamanımızda ve mekânımızda boşluklar yaratmak, delikler açmak suretiyle bizi o deliklerden kendimize, yani belki de işte bir ölümsüzün gözleriyle ölümlülüğümüze, geleceğimizden şimdimize bakmaya zorlayan, bunu gerekli ve mümkün kılan Solucan Deliği’nin, o anlı şanlı Kara Deliğin, Karanlık Madde’nin veya Nuh’un Yeni Gemisi’nin konumlandığı yerdir.

Hem Zizek’in, hem de Badiou’nun her vesileyle dile getirdiği gibi henüz ana rahminden çıkmamış olan komünizmin hayata nasıl geçirilebileceği, hayata geçirilmesi için gerekli koşulların nasıl yaratılabileceği üzerinde düşünmek ziyadesiyle elzemdir. Çünkü hakikaten de tıpkı Badiou’nun bir röportajında dediği gibidir hadise, “eğer ölen bir şey varsa bu komünizm değil, komünizmin yokluğudur.” Badiou’nun Marxizm’in asla komünizme dönüşmediği tespitinden hareketle diyebiliriz ki Marxizm bir ideoloji değil, materyalist bir değişim ve doğa felsefesidir. Marx’ın kendisi bunu daha Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark adlı doktora tezinde Aeschylus’un Zincire Bağlı Prometheus eserinde Prometheus’un tanrıların uşağı Hermes’e söylediklerini alıntılayarak dile getirmiştir çok net ve kesin şekilde. Bakın ne diyor Berlin’in 1841 Martında kedilerin orgazm çığlıkları arasında doktora tezini bitirmeye çalışan genç Marx:

Felsefe, kendisinin görünüşte sarsılmış medeni durumuna sevinen o zavallı mart kedilerine ise, yine, Prometheus’un tanrıların uşağı Hermes’e verdiği karşılığı vermektedir: “Şunu bil ki şu kötü kaderimi, senin köleliğine değişmem bu dünyada. Zeus’a sadık uşak olmaktansa, şu kayanın kulu olmak yeğdir bana.”[1]

Marx, Hegel’in mutlak idealizmini materyalist bir düzlemde yeniden ele alıp, diyalektiği tarihsel bir bağlama yerleştirerek sosyal, siyasi ve ekonomik bir sistem olan kapitalizmin iç dinamiklerini analiz etmiş ve devrimci siyaset için diyalektik materyalizmi öne sürmek suretiyle kapitalist tahakküme karşı direnişin yolunu açmıştır. Lâkin Badiou için atılması gereken birkaç adım daha vardır. Değişen dünya koşulları gereği diyalektik materyalizm de değişmeli ve materyalizmle idealizm arasındaki diyalektik ilişkinin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Olmayan bir şey olarak var olan Töz ve Özne’nin birliği, varlığın yokluğa dönüşme sürecinin inşasından başka bir şey değildir. Hegel’in önemi Mutlak Bilgi’yi statik olmaktan çıkarıp onu dinamik bir sürece dönüştürmüş olmasından ileri gelir. Bu noktada Badiou’nun Olay-Özne-Hakikat teorisiyle Hegel’in Özne’yi hiçlikle özdeşleştiren Mutlak Bilgi teorisinin birbiriyle ne denli örtüştüğünü söylemeye gerek bile yoktur sanırız.

Doğa ile komünizm arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması bizi doğrudan komünizmin sonsuzluk ve ölümsüzlük kavramlarıyla eşitlik kavramı arasında kurduğu ilişkiye getirir. Bu ilişki biçimi klasik diyalektiği aşan niteliklere sahiptir. Komünizm ölümlülük ve ölümsüzlük arasında bir ikili zıtlaşma olmadığını, bu kavramların halihazırda birbirlerini bünyelerinde barındırdığını öne süren ve bu ikisinin birbirlerine içkin olduğu hükmünden hareketle eşitliğin ölümün sonrasına, yani ölümsüzlüğe ertelenmesini eleştirerek sonsuz adalete dayalı mutlak eşitliğin bu dünyada, yaşayanların ve ölümlülerin dünyasında hayata geçirilmesini öneren dinamik bir sistem modelidir. Lakin akılda tutulmalıdır ki burada bahsettiğimiz komünizm Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti örneklerinde karşımıza çıkan ve gerek adaletten, gerekse de eşitlikten son derece uzak olmalarına rağmen komünizm adıyla anılan totaliter sistemlerden tamamen farklı nitelikler sergileyen bir komünizmdir. Bizce Sovyetler Birliği ve Çin’deki sistemler militarist devlet kapitalizminden başka bir şey değildi, değildir. Oysa bizim burada kullandığımız anlamıyla komünizm totaliter olmaktan son derece uzaktır. Zira bizim kullandığımız anlamıyla komünizm zamanın paraya, paranın da zamana dönüşüp yaşamın sanal bir değerler sistemi üzerine kurulmasının hem sebebi, hem de sonucu olan kapitalizme son derece ters düşen bir biçimde sanal değerleri doğaya empoze etmek yerine, gerçek değerleri doğanın kendisinin yaratmasına zemin hazırlayan dinamik bir sistem modelidir. Gelecekte bir gün, “dünyada bu güne kadar insan ile doğa arasında kurulmuş en uyumlu ilişkinin bir temsili” olarak nitelendirilebilmesine yetecek potansiyele sahip olduğunu düşündüğümüz komünizm fikrinin amacının ölümsüzlüğü (sonsuz adaleti ve mutlak eşitliği) içinde yaşadığımız bu fani dünyada hayata geçirmek olduğunu ise bilmiyoruz bu raddeden sonra kendimizi tekrarlayıp sözlerimize eklemeye gerek var mı.

Buna hiç gerek olmadığı farzından hareketle devam edecek olursak diyebiliriz ki son derece felsefi bir mevzu olan “nesneleri olduğu gibi görme ve onları hem iyi hem de kötü yanlarıyla kavrayabilme kabiliyeti” felsefi düşüncenin temelini oluşturan unsurlardan biridir. Kant’ın benim gördüğüm haliyle dünya(fenomen),ve kendinde-şey olarak, yani benim algımdan bağımsız haliyle dünya(numen) arasında yaptığı ayrımdan beridir tekrar güncellik kazanan idealizm ve materyalizm arasındaki zıtlaşma Hegel’in diyalektik metoduyla çözülür gibi olsa da, güncel yaşama baktığımızda gelinen noktada idealizmin çeşitli suretlerle siyasi, kültürel ve toplumsal arenalardaki hakimiyetini sürdürdüğünü üzüntü ve kaygı içerisinde gözlemlemekteyiz.

Ölüm dürtüsü işte bu üzüntü ve kaygı noktasında devreye girer ve neşe içerisinde ortaya çıkacak yeni oluşumun zeminini hazırlamak suretiyle Olay’ın bir Hakikat’e dönüşmesinin yolunu açar. Bir hayvan türü olan insanın insanlık denilen türün mensubu olabilmesi için diğer hayvan türlerinden farklı olarak bilinçdışı dürtülerini bilinçli arzulara dönüştürmesi, yani sönmeden önce gözlerimizi neredeyse kör edecek kadar parlayan bir mum ışığına yeniden hayat vermesi gerekli ve mümkündür. Kısacası aslında anlatılmak istenen, insanın aşık olabilme yetisinin hem sebebi, hem de sonucu olan insanlığını, insanlık halini, insanlığa mensup olma durumunu sürdürüp yeniden aşık olabilmek için ölüp ölüp dirilmesi gerektiğidir.

Badiou’nun “İki’nin Sahnesi” adını verdiği yeniden doğuş süreci sonsuzluğun zaman içerisine kaydedilmesidir aslında. Aşkın kontrolden çıkması kuvvetle muhtemel son derece yoğun bir duygu olmasının sebebini sonsuzluğun şu ölümlü dünyada kendine bir yer edinme çabasının beden üzerindeki etkisi olarak açıklayan Badiou bunu şu şekilde dile getirir:

Evet, aşktaki mutluluk zamanın sonsuzluğu karşılayabileceğinin kanıtıdır. Devrimci bir harekete katıldığımızda hissettiğimiz siyasal coşkunluk, sanat yapıtlarının verdiği haz ve en sonunda bir bilimsel kuramı derinlemesine anladığımızda içimizde uyanan neredeyse doğaüstü sevinç de aşktaki mutluluğa benzeyen kanıtlardır.[2]

Tıpkı Badiou’nun Varlık Düzeni ve Hakikat Olayı arasında yer alan ölüm dürtüsü gibi aşk da yaşamın sürdürülmesine hizmet etmiyor olabilir. Aşkın hâllerinden sadece bir tanesidir cinsel ilişkinin üremeye yönelik etkinliği. Bazı aşklar nesnelerini doğrudan ölüme götürebilecek niteliklere sahip olmasına rağmen, sevgililer her şeyi hiçe sayarak Varlık Düzeni’nden Hakikat Olayı’na geçerler. Belki de tıpkı Shakespeare’in ölümsüz eseri Romeo ve Juliet’te de gördüğümüz gibi yaşamlarına mâlolacak bir tutkunun kurbanı olabilmektedir aşıklar.

[Ölüm dürtüsü] yaratıcı yüceltim için verili bir alanı boşaltan/temizleyen negatif bir jesttir. Yüceltimin ölüm dürtüsünü varsayması, yüce bir nesneye coşkuyla kapılıp gittiğimizde bu nesnenin aslında bir ‘ölüm maskesi’ olduğu, ilksel ontolojik Boşluk’u gizleyen bir örtü olduğu anlamına gelir – Nietzsche’nin de diyeceği gibi, bu yüce nesneyi istemek nihayetinde Hiçlik’i istemek demektir.[3]

Zizek’in az önce de iktibas ettiğimiz ölüm dürtüsüyle ilgili işte bu sözlerinin oluşturduğu bağlamda okuyacak olursak diyebiliriz ki Badiou aşk sürecini ölüm dürtüsünün kademe kademe alt edilmesi ve yaşam dürtüsünün birleştirici gücünün, zamanı sonsuzlukla mühürlemeyi ve farkın hakikatini açığa çıkarmayı mümkün kılacak koşulların hayata geçirilmesine hizmet edecek şekilde, sabır ve sadakatle oluşturulması gereken bir oluş modu olarak görür. Söz konusu oluş modu hem mevcut sembolik düzenden radikal bir kopuş, hem de mevcut sembolik düzen içerisindeki bir boşluktur. Aşk işte o boşluğu dolduran yıkıcı düşünce ve/yani yaratıcı eylemdir.

Dolayısıyla, aşkı aykırılığıyla, yasaya uymazlığıyla savunmak bugün bir görevdir. Aşkta, en azından, farktan kuşkulanmak yerine farka güven duyulur. Gericilikteyse, kimlik adına farktan kuşkulanılır. Bunun tersine, kapılarımızı farka ve içerdiklerine açmak istiyorsak, dolayısıyla ortaklaşa yaşamın tüm dünyayı kapsamasını istiyorsak, olası bireysel deneyim noktalarından biri de aşkın savunulmasıdır. Yinelemedeki kimlik tapıncının karşısına farklı, biricik olanın, hiçbir şeyi yinelemeyenin, bellisiz ve yabancı olanın aşkını koymak gerekir.[4]

Maddeler dünyasına, yani genellikle gözümüzle gördüğümüz ve sayıları dört ile altı arasında değişen diğer duyularımızla algıladığımız dünyaya içkin, fakat egemen yapı içerisinden bakılınca maddeyi aşan bir şey olarak görülen aşk ötekine dair gözün göremediklerini düşüncenin bakışıyla görmeyi mümkün kılan bir süreçtir. Bu bağlamda denebilir ki Romantik ve idealist bir aşk anlayışı yerine gerçekçi ve materyalist bir aşk anlayışı geliştirmeye çalışan Badiou bunu yapabilmek için elbette ki bedenin fâniliğini aşan bir yapıya sahip olan düşüncenin sonsuzluğunu, bir yaratıcılık süreci olarak aşkın sonsuzluğa açılımı mümkün kılan kudretiyle özdeşleştirmektedir. Sonsuzluğun zaman içerisinde sabitlenmesini içeren aşk süreci rastlantısal bir Olay’la başlar. Badiou’ya göre gerçek aşkın oluşumu işte bu rastlantısal karşılaşmada gerçekleşen Olay’a sadık kalacak ve aşklarının hakikatini bizzat kendileri söz konusu rastlantıyı adım adım alt ederek hayata geçirecek iki özneyi gerektirir. Aşk süreci bu iki öznenin kendi öznelliklerini bir tarafa bırakmaksızın Aşkın Öznesi’ne katıldıkları ve “İki’nin Sahnesi”ni oluşturdukları yeni bir dünya kurma sürecidir aslında. Ne var ki Badiou’nun ısrarla belirttiği üzere bu yeni dünya asla ikisinin sentezi olan bir üçüncü dünya olmamalıdır, ki nitekim değildir de zaten. Bu dünya daha ziyade dünyanın iki veya daha fazla kişinin bakışıyla, öznelerin tekil bakışlarından bağımsız, sonsuzluğa açılan çifte ve/yani çoklu bir bakışla görülebilen, Aşkın Ölümsüz Öznesi’nin dünyasıdır sevgili okur.

Sevmek demek her türlü yalnızlığın ötesinde, dünyada varoluşu hareketlendiren her şeyle birlikte mücadele etmek demektir. Bu dünyayı doğrudan, ötekiyle birlikte olmanın bana verdiği mutluluğun kaynağı olarak görüyorum ben. “Seni seviyorum” sözü şuna dönüşür: Senin benim yaşamım için oluşturduğun kaynak bu dünyada var. Bu kaynağın sularında, sevincimizi, öncelikle seninkini görüyorum. Mallarmé’nin şu şiirindeki gibi görüyorum onu:

Döndün dalga içinde,

Çıplak sevincine…[5]

2afa48098ff58ef050d09c4e9abf5f47

Atıf Nesneleri

(1) Karl Marx, The Difference Between the Democritean and Epicurean Philosophy of Nature, Thesis for the Degree of Doctor of Philosophy, Collected Works of Marx and Engels (Moscow and London: Progress Publishers, 1975), 29-30

(2) Alain Badiou – Nicolas Truong, Aşka Övgü, çev. Orçun Türkay (İstanbul: Can, 2011), 44

(3) Slavoj Zizek, Gıdıklanan Özne, çev. Şamil Can (İstanbul: Etos, 2003), 192

(4) Alain Badiou – Nicolas Truong, Aşka Övgü, çev. Orçun Türkay (İstanbul: Can, 2011), 44

(5) Badiou – Truong, Aşka Övgü, 7

(6) Alain Badiou, Being and Event, çev. Oliver Feltham (London: Continuum, 2005)

(7) Alain Badiou, The Logics of Worlds, çev. Alberto Toscano (London: Continuum, 2009)

(8) Alain Badiou, The Century, çev. Alberto Toscano (Cambridge: Polity Press, 2007)

(9) Alain Badiou, Destruction, Negation, Subtraction – on Pier Paolo Pasolini, Graduate Seminar, Art Center College of Design, Pasedena, February 2007, available at http://www.lacan.com/badpas.htm

(10) Slavoj Zizek, Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism, (London: Verso, 2012)

One thought on “Ebediyet Edebiyatından Aşkın Ölümsüz Öznesine Bazı Aşkınsal Ahkâmlar

  1. Pingback: Ölümlü, Pek Ölümlü: Kitab-ı Nihil ve Postnihilistik Spekülasyonlar | Senselogic

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s