Nihilizmin Önlenemez Yükselişi Karşısında Ne Yapmalı İnsan Olan?

Sometimes memories sneak out of my eyes and roll down my cheeks...

Sözün bitmeye, kelimelerinse kifayetsiz kalmaya yüz tuttuğu yerdeyiz aslında. Gün geçtikçe artan bir hızla boğulmaya devam ediyoruz bu lânetli coğrafyada. Umutsuzluktan depresyona, oradan da kapkaranlık bir melankoliye doğru giden bir seyir izliyor varlığımız. Aşağıdaki yazı ise elbette ki ne dertlere derman olacak potansiyele sahiptir, ne de yaralara merhem olabilir bu şartlar altında. Lâkin içinde bulunduğumuz yürekler acısı durumdan çıkabilmek yönünde iki kelâm etmeden de edemiyor insan işte. Hariçten gazel okumanın, uzaktan ahkâm kesmenin ötesine gidemeyecek bir çaba olsa da şöyle bir şeyler karalamış buldum kendimi dün gece. Kime ne fayda, orası hakikaten muazzam bir muamma…

Geleceğin dünden ve bugünden daha iyi olabileceğine dair tüm umutların süratle yitirilmekte olduğu günlerden geçiyoruz. Militarist-Kapitalizm’in ve faşizmin radikal İslamcı terör olaylarıyla beslenmek suretiyle her geçen gün gücüne güç katması neticesinde gerçekleşen nihilizmin önlenemez yükselişinin hâkim olduğu günler bunlar. Kapitalizm çatırdadıkça egemenler düzenlerini korumak için şiddete yönelmekte, kitleler üzerindeki baskıyı arttırmakta ve demokrasiden uzaklaşmakta buluyor çareyi. Dünyadaki hemen hemen tüm iktidarların etnik köken ve din üzerinden siyaset yapmayı alışkanlık hâline getirdiği, halklarınsa sindirme ve yıldırma politikalarıyla korkunun tahakkümü altında yaşamaya mahkûm edildiği bu son derece soğuk zamanda ve bir o kadar da karanlık süreçte çaresizlik içerisinde kıvranıyoruz adeta. Hâlihazırda ayaklar altına alınmış olan demokratik değerler ve akılcı düşünce koptukça kopuyor kapitalizmden ve neticede neo-liberalizm bile mevcut düzeni tanımlamak için fazla iyimser kaçıyor hâliyle. Belli ki kapitalizm özündeki şiddete dönüp otoriter bir tavırla militarist-kapitalizm diye nitelendirebileceğimiz baskıcı bir rejime dönüşüyor gitgide.

Komünizm fikrinin zaman içerisinde devlet-kapitalizmine dönüşmesiyle vuku bulan mutlak çöküşünden ve/yani solun hezimetle sonuçlanan muazzam yenilgisinden sonra tamamen kapitalizmin boyunduruğu altına giren tek kutuplu dünyamız bizzat küreselleşme denilen illetin doğrudan ürünü olan İslamcı-Faşist terör örgütleriyle yüz yüze gelmiş durumda. İşin kötüsü gerek batıdan, gerekse de doğudan pek çok devletin Daeş/IŞİD’le bir nevi danışıklı dövüş yapmaktan öteye gitmeyen sözde mücadeleyi her gün yeniden ısıtıp önümüze koymakta bir sakınca görmüyor olması. Hatta son iki-üç ayda bir biri ardına patlak veren çeşit çeşit skandallar formunda su yüzüne çıkan acı gerçeklerin de teyid ettiği gibi, özellikle Türkiye, ABD ve Suudi-Arabistan başta olmak üzere NATO’nun IŞİD karşıtı koalisyonuna dahil olan pek çok ülkenin IŞİD’le ticaret yaptığı, petrol alıp silah verdiği âleni bir hâlde önümüzde dururken oluyor hep bunlar.

ABD’nin Irak işgalinden sonra ortaya çıkan paralı askerler ordusu IŞİD’in bizzat CIA ve Pentagon tarafından eğitilip silahlandırıldığını artık hepimiz biliyoruz. IŞİD’e karşı en çetin mücadeleyi sergileyen Kürtler’in maruz kaldığı ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından hayata geçirilmekte olan soykırıma yönelik muhalefet eksikliğinden güç alan AKP oligarşisi ile Tayyip rejiminin gözü dönmüş bir savaş makinesine dönüşmüş olduğu ise ziyadesiyle aşikârken, Türkiye’deki Kemalist ve daha başka milliyetçi kesimlerin sessizliğini koruması düşündürücü olmanın da ötesinde ziyadesiyle kaygı vericidir. Söz konusu sessizlik ve duyarsızlık sürpriz olmamakla birlikte işin asıl kaygı verici yanı Kürtler söz konusu olduğu zaman Türkiye’deki hemen hemen tüm Türkler’in az önce zikrettiğimiz AKP oligarşisi ve Tayyip rejimiyle aynı safta yer almasıdır. Nitekim aynı saf tutma durumu Türk ordusu IŞİD’e karşı savaşan Rus uçağını düşürdüğü zaman da geçerli olmuştur. Türk halkı gerek Kürtler’e yönelik saldırılar karşısında, gerekse de Rus uçağının düşürülmesi hususunda ya sessiz kalmış, ya da mevcut yönetimle aynı safta yer almıştır. Türk ordusunun AKP karşıtı “şer odakları”ndan arındırılmasıyla birlikte artık önünde hiçbir engel kalmayan Tayyip rejimi arkasına NATO’nun da desteğini aldığını hissettiği anda genel olarak Kürt halkına, ama özellikle de ABD’nin de terörist ilân ettiği PKK’ye karşı taarruza geçmiştir. Son iki-üç hafta içerisinde aralarında sivillerin de bulunduğu üçyüz’ü aşkın insan katledilmiş, Türkiye’nin Güneydoğu’su telâfisi mümkün olmayan maddi ve manevi zarara uğratılmıştır. Hasar gören altyapı da işin cabasıdır. Bir ayı aşkın bir süre boyunca çeşitli il ve ilçelerde sokağa çıkma yasağı uygulanmış, insanlar aç, susuz, yer yer elektriksiz ve yakacaksız kalmıştır. Oysa televizyonlara baktığımız zaman ülkedeki soykırımdan ve iç-savaşa doğru giden vahim durumdan eser yoktur. Hâl böyleyken hiçbir şey olmuyormuş gibi sürüp giden eğlence programları ve abuk subuk diziler yaramıza tuz biber ekmektedir. Ötekilerin acısına duyarsızlığın tavan yaptığı bu karanlık ve soğuk günler zaten bir deri bir kemik kalmış Türk solunu tamamen felç olma noktasına getirmiştir.

Kürtler’i defterden silmeye and içmiş mevcut Türkiye Cumhuriyeti, devleti ve ordusuyla yıllardır sola karşı giriştiği yok etme siyasetinin son aşamasına gelmiş görünüyor. Burada hatırlatmak istediğimiz asıl önemli husus gelinen noktanın çok eskilere dayandığı gerçeğidir. Zira zaten bizzat AKP’nin yükselişi iki askeri darbe ve ardından sürdürülen solu ezme politikalarının bir ürünüdür. Yazının başında da ifade ettiğimiz üzere İslamcı-Faşizm’in güç kazanmış olması komünizme olan inancın ortadan kalkmasıyla bire bir bağlantılıdır, hatta sol diye tabir edebileceğimiz alternatif bir dünya düzeninin yok oluşunun doğrudan ürünüdür. Din istismarının, veya dinin siyasi bir silah hâline dönüşmesinin en önemli sebebi yoksul kesimin dini siyasete alet etmeyi siyasi bir tavır olarak benimseyenlerin muhalif tavrına sahip çıkmasıdır. Diyebiliriz ki asker yıllarca sola zulmederken kitleler de geleceğe dair umutlarını tamamen kaybetmemek için AKP saflarında yer almıştır. Tabii bu durum sadece Türkiye için geçerli değilidir. Zira hatırlayacaksınız El-Kaide ortaya çıkmadan önce gerek Afganistan’da, gerekse de Irak’ta azımsanamayacak bir sol kesim, hatta Komünist Parti bile vardı. Amerika’nın ortadoğuda komünizme karşı giriştiği mücadelede kullanmak üzere dinci unsurları beslemesiyle güç kazanan İslamcı-Faşist terör örgütleri Saddam’ın Irak’ta, Gaddafi’ninse Libya’da öldürülmesiyle birlikte El-Kaide’ye ilâveten IŞİD ve daha pek çok terör örgütü bizzat ABD eliyle pisaya sürülmüştür. Ancak çok geçmeden bu örgütler ters tepmiş ve saldırılarını Batı’ya yöneltmiştir. Etnik köken ve din üzerinden siyaset yapmayı marifet sayan liderler böylece Amerika’nın kuklaları olarak iktidara gelmiştir. Üç-dört yıl önce Mısır’ın Tahrir meydanında Hüsnü Mubarek’e karşı demokrasi, adalet ve eşitlik talebiyle başlayan Arap Baharı da hezimetle sonuçlanınca IŞİD gücüne güç katmış ve Suriye başta olmak üzere tüm ortadoğu kan gölüne dönmüştür. Nitekim bugün Suudi-Arabistan Yemen’i bombalarken, Bahreyn ve Tunus’un akıbetlerinin ne olduğunu sormak bile gelmemektedir insanların aklına.

Tekrar Türkiye’ye ve günümüze dönecek olursak görürüz ki Türk insanı hakikaten de balık hafızasına sahip bir topluluk hâline gelmiş, içine sürüklendiği çirkin oyundan bihaber bir tavır takınmaktan geri durmayan, cehaletten medet uman bir yapıya bürünmüştür. Bunda elbette ki Tayyip rejiminin rolü çok büyüktür, çünkü bu unutkanlık korkunun kışkırttığı yarı-bilinçli bir bastırma mekanizmasının bir ürünüdür aslında. Nitekim hapishanelerdeki gazeteci sayısı gittikçe artarken (Can Dündar, Erdem Gül), Kürt olmak da öldürülmek için geçerli bir sebep olmayı artan bir biçimde sürdürmektedir (Tahir Elçi). Lâkin tarih bize göstermiştir ki “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” yaklaşımı ecelden kaçmak için yeterli değildir, bilâkis bahse konu yaklaşım söz konusu ecelin gelişini daha da hızlandırır. Adaletsizliğin günün normu hâline geldiği, hak gaspının normal karşılandığı, ötekilerin acısına duyarsızlığın toplumun geneline yayıldığı şu içinde bulunduğumuz dönemi nihilizmin önlenemez yükselişinin ivme kazandığı bir dönem olarak nitelendirmemin sebebi budur işte.

Ben bu yazıyı yazarken bir savaş makinesine dönüşen Tayyip rejiminin Kürtler’e yönelik soykırım operasyonu gitgide artan bir vahşetle sürüyordu. Türk askeri, sivillerin yaşadığı evlere bomba yağdırmaya devam ediyordu. Tüm dünyanın Tayyip’i Hitler’e benzetmesi boşuna değildi belli ki… Bu zulme sessiz kalanlar, hatta bu zulmü görmezden gelerek rejimden beslenenler de en az AKP oligarşisi, Türk ordusu ve Tayyip kadar suçludur, kanla beslenen saltanatları ise elbette ki nahaktır ve yıkılmalıdır. Peki ama şiddetle harmanlanmış bu korkunç günleri geride bırakmak için “ne yapmalıyız, ne yapabiliriz ve nasıl yapabiliriz?” İşte bu soruları ciddi şekilde yeniden sormamız gerektiğini söylemeye bile gerek yoktur herhalde. Peki ya cevap? işte orası şimdilik muazzam bir muamma, kederden doğru dürüst düşünüp çözüm üretebilecek akıl da kalmadı çünkü memlekette. Karşımızda tanklar, toplar, tüfekler var, ölüm her yerde kol geziyor adeta. İki-yüzlülük iktidarda bu tek-kutuplu dünyada…

İnsanlık asıl düşmanın Militarist-Kapitalizm olduğunu idrak etmedikçe bırakın iyiye doğru gitmeyi, kötü gidişatı yavaşlatmak bile gerçek-dışı bir hâyâl olmaktan öteye gidemez. Kapitalizm-sonrası için post-nihilist bir gelecek tasarlamak, tahayyül ve tasavvurun yeni ve üretken bir ilişkiye girmesiyle mümkün kılınabilir ancak, bunun içinse sabır ve eğitim şart. Kısa vadede elimizden bir şey gelmeyecek gibi görünüyor, ama daha başka bir dünya için önce şimdiki dünyayı şiddetten arındırmak, parayı tanrılık mertebesinden indirmek ve doğal kaynaklarla kitleler arasındaki ilişkiyi daha eşitlikçi ve adalete dayanan bir temel üzerine yeniden inşa etmeye yönelik uzun vadeli plânlar yapmak tek seçeneğimiz gibi geliyor bana. Aksi takdirde insanlığın nihai yok oluşu sandığımızdan da çabuk ilerleyen ve ziyadesiyle sancılı bir süreç formunda zuhur edecek demektense kendimi alamıyorum hâl böyleyken tabiatıyla…

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s