Karanlıkta Kalmış Bazı Mevzuları Aydınlığa Kavuşturmak Maksadıyla Gerçekleştirdiğimiz Sıradışı Söyleşi

Sevgili Dr. Lawgiverz, ilk sorumuz size, okuyucularımızın cevabını en çok merak ettiği sorulardan biri, Kitab-ı Nihil’i kim yazdı? Siz mi yazdınız, yoksa televizyonların ve daha başka ekran mekanizmalarının bir anda ortadan kalkıp medyanın görsel imge bakımından sonsuz bir beyazlığa gömüldüğünü öngördüğü Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı adlı kitabı yazdıktan sonra bizzat kendisi de ardında yanıtlanmamış sorular bırakarak ortadan kaybolan Tekvin mi?

Öncelikle bu soruyu sorduğunuz için, ayrıca bize karanlıkta kalmış bazı mevzuları aydınlatma fırsatı veren bu söyleşi ortamını yarattığınız için size çok teşekkür ederiz. Belirtmeden geçemeyeceğim, artık neredeyse tıkanma ve hatta yavaş yavaş azalarak bitme noktasına gelmiş olan bu anlatıyı böyle anlamlı bir söyleşiyle sürdürmek dahiyâne bir fikirdi. Amacınız her neyse, bu  soruyu sormuş olmanız oldukça garip aslında, çünkü bu anlatıyı yazmakta olanın siz olduğu aşikâr; Takamuro’yla benim tek yaptığımız sizin yazdıklarınızı yaşamak. Atalarımızın o ünlü ve bir o kadar da özlü sözünü hatırlayacak olursak görürüz ki tipik bir “tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan?” durumuyla karşı karşıyayız yani burada.

Sadede gelecek olursak diyebiliriz ki önceleri ikimiz de Kitab-ı Nihil’i Tekvin’in yazdığını düşünüyorduk, çünkü siz anlatınızda yazmamış olsanız da biz biliyoruz ki insanlığın yer altına inmeye karar vermesi, televizyonlar beyazlaştıktan üç yıl sonraki o mübarek 21 Aralık gecesinde, dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bir anda Ölümsüzler Ülkesi Agharta’nın kalemle ve acemice çizilmiş bir resmini göstermeye başlamasıyla gerçekleşmiştir. Güneşin sönmesine iki yıl kala gerçekleşen bu hadise ise bizi işte Kitab-ı Nihil’i ancak Tekvin’in yazmış olabileceği düşüncesine sevk etmiştir. Size ve okuyucularınıza hatırlatmak isterim ki Kitab-ı Nihil’de de aynı resim vardı. Görsel imgelerin ortadan  kalkıp yazının hem bir kitle iletişim aracı olarak, hem de bir sanatsal yaratı malzemesi olarak tekrar  öne çıkması ile Kitab-ı Nihil’in Aghartalılar’ın dünyasını resmeden  bir çizimle bitip, televizyonların tekrar imge göstermeye aynı resimle  başlamış olması, bizi hem Agharta efsanesinin gerçekliğini, hem de Tekvin’in akıbetini, nerede ve ne yapmakta olduğunu araştırmaya itti. Takamuro’nun yerinde duramadığını görüyorum, sanırım ikinci sorunuza geçmeden önce onun da bu konuda söylemek istedikleri var, konuya en fenni şekilde yaklaşacağından ise  zerre  kadar şüphem yok, sizin de olmasın.

Söyleyecekleri varsa söylesin tabii; her ne kadar siz bizim için bir olsanız da farkınıza saygımız var. Buyrun sayın Kootaro.

Teşekkürler. Tekvin konusuna az sonra değinmek üzere şimdilik Aghartalılar hakkında yaptığım araştırmaların bizi getirdiği noktaya gelmek ve eğer mümkünse artık bu Agharta mevzuunu kapatmak istiyorum. Çünkü tıpkı Dr. Lawgiverz gibi ben de gerçeğin metaforlarla metonomilerle üstü örtülemeyecek kadar değerli olduğunu düşünüyorum. Televizyon ekranlarında ölümsüzler ülkesi Agharta’nın belirmesi ancak beyazlıktan başka bir şey göstermeyen ve bu yüzden de birer hiçlik makinesine dönüşen televizyon ekranlarına fantezi sızması olarak nitelendirilebilirdi. Beyazlık ortadan kalkmamıştı aslında, sadece beyaz ekranlarda Agharta’nın beyaz üzerine çizilmiş resmi eklenmişti. Beyazlar birbirini elediği içinse Agharta’nın haritası adeta elle çizilmiş gibi belirmişti ekranlarda. Gariptir ve/fakat bir o kadar da gerçektir şu ki bu olayın gerçekleştiği gün Dr. Lawgiverz’in bir ölümsüz olduğunu anladığı gündü, gündür…

ideas are teargasproof...

Bazı okuyucularımızsa Kitab-ı Nihil’in neden tüm dünyada sadece tek bir  adet olduğunu ve bu tek kitabın da neden sadece sizde bulunduğunu merak ediyor Dr. Lawgiverz, ne diyeceksiniz?

Ne desem bilmem ki, bu meraklı okuyucularınız insanın başına ne gelirse bazı istisnai durumlar dışında genellikle meraktan geldiğini, söz konusu istisnai durumların ise sadece iki kelimenin kafiyesinden kaynaklanmadığını, bilâkis bu ses benzerliğinin de ötesinde bir gerçeğe vurgu yaptığını unutuyorlar herhalde. Başlarına iflah olmaz merakları yüzünden gelmedik şey kalmadığını düşündüğümüz bu bedbaht ruhlar bizi dönüp dolaşıp gene “tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” sorusuna getirmekte ısrar ediyor. Bu ısrarlı taleplerinin akıldışı yönünü bir tarafa bırakıp, sırf sizin okuyucularınız oldukları için onları kırmayarak “kendi kuyruğunu ısıran yılan” deyimini de işin içine katıp, kendini gerçekleştiren kehânetlerin tahakkümünden kurtulmuş ve kısır döngülerin kırılıp kısır olmayan döngülere dönüştürüldüğü yepyeni bir dünya yaratmak yolunda çıktığımız bu son derece engebeli, bir o kadar da engel ve tehliklerle dolu yolculukta biraz yavaşlayıp, hatta gerekirse durup bir mola verip, serinleyip, ferahlayıp kendimizi içinde bulduğumuz ve kuralları konusunda pek de fikir sahibi olmadığımız bu kaygı verici duruma dönecek olursak, içinde bulunduğumuz durumun “kobra-etkisi” diye bilinen durumla benzerlikler arz ettiğini söyleyebiliriz. İçinde bulunulan drumdan çıkmak için yapılan her hareketin tam ters yönde etki yaparak içinde bulunulan durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmesinden ibaret bu kısırdöngüsel yokoluş süreci, tam da kuantum teorisinin temel tezlerinden birini andırıyor aslında, yani sonucun sebepten önce gelebilmesi durumunu. Kitab-ı Nihil’i ben yazdıysam eğer bunu ancak gelecekteki bir bilinçten şimdiki bir bilince seyahat ederek yapmış olabilirim. Bir başka deyişle ölümlü dünyamıza bir ölümsüzün gözleriyle bakabilmişsem eğer, bunu ancak aynı anda hem geçmişte, hem şimdide, hem de gelecekte bulunarak yapabilirim. Kitabın tek kopyasının bende olması ise bilinmez bir kuvetin, belki de gelecekteki bilincim olan şimdiki bilinçdışım beni Paris’teki Zeno Kitabevi’nin tozlu raflarına yönlendirdiği içindir, kim bilir. Kitap benim için orada değildi, ben kitap için oradaydım yani… Joe Bousquet’in sözünü hatırlayın, “yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğdum.” Tarihin gelecek olduğu, geçmişin aslında geleceğin kalıntısından başka bir şey olmadığı, ve zamanı bir nehre benzetecek olursak söz konusu nehrin akacağı yatağın bilinçdışının hatıralarından, veya bilincin katedeceği, evrenin sonsuzluğu tarafından çok önceden belirlenmiş bilinmezliklerden oluşuyordu. Takamuro Kootaro’nun o ünlü ve bir o kadar da özlü sözünü hatırlayın, “benim önümde yol yok, ben yürüdükçe arkamda yol oluşuyor.” Eğer durum hakikaten de buysa Tekvin de, ben de sadece bilinçdışının gerçeği deşifre etmek için kullandığı birer araçtık. Dilin bilinçdışını bilincin algılayıp anlamlandırabileceği nesnelere dönüştüren bir araç olmanın da ötesinde, bizzat bilinçdışının kendisini adlandıran ve kendi adlandırdığı bilinçdışı tarafından gerçeği maskelemekte kullanılan bir araç olduğu akılda tutulursa, benim bu kitabın yazarı olup olmadığımı bilmemem anlaşılabilir olmanın da ötesinde kabul edilebilir bir hâl alır. Belki de tıpkı bizim onların dünyasına gidebildiğimiz gibi, onlar da bizim dünyamıza sızacak bir yol bulmuştu, ki bu yolun asfaltlanmasında kullanılan temel malzeme dildi. Belli ki ölümsüzler önce ekranlar yoluyla dünyamıza sızmaya çalışmış, fakat dünyamızaki yansımaları sonsuz bir beyazlık ve ne idüğü belirsiz bir hiss sesi formunda zuhur edince dile yönelmişlerdi. Son derece akıllıca bir manevraydı aslında bu, zira görsel imgelerin ortadan kalkmasıyla yazının tekrar öne çıkması işlerini, yani bizimle iletişim kurmalarını oldukça kolaylaştırıyordu. Kim bilir farkında olmadığımız daha kaç kişinin zihnini ve bedenini ele geçirerek bize ulaşmaya çalışıyorlardı. Gördüğünüz gibi adlarına ister Aghartalılar deyin, isterseniz başka bir şey, artık açıkça görülüyor ki ölümsüzler bizi kendimizden kurtarmaya çalışıyordu aslında. Biz fâni insanlara ölümün bir son olmadığını, eğer istersek kendi dünyalarında bize de yer olduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Bizce bunu başaran biz değiliz aslında, onlar… Onlar olmadan sizin Nuh’un Yeni Gemisi diye adlandırmayı uygun bulduğunuz, bizimse sembolik manasından ötürü Ölümsüzler Ülkesi Agharta şeklinde anmayı alışkanlık haline getirdiğimiz bu dev tünel projesini asla gerçekleştiremezdik.

Bruce Willis’le Mila Jovovich’in baş rollerini paylaştığı ve Luc Besson’un başarıyla yönettiği Beşinci Element filmini izleyen ve hatırlayan okuyucularınız varsa bilecekleri üzere orada insanlığın yokoluştan  kurtulması için beş elementin birleşmesi gerekmektedir. İlk dört element olan ateş, su, hava ve toprak binbir güçlükle de olsa tedarik edildikten sonra geriye tek bir element kalır, ki o element filmde ateşli bir öpücükle temsil edilen aşktır. Yani dünyanın kurtuluşu beşinci element olan aşkın gerçekleşmesine bağlıdır. Erkek kızı öper, beş element bir araya gelir, dünya kurtulur ve sevişirler. Film bu sevişme sahnesiyle biter; kim bilir, belki de sonsuza dek sevişeceklerdir. Sevdikleri insandan çocukları olacak, mutlu bir yuva kurup hep birlikte sağlıklı bir yaşam sürdüreceklerdir. Ne mutlu onlara; kendilerini şanslı saymalılar, ne de olsa doğanın kanunu olmasına rağmen pek azımıza nasip olan bir mutluluk bu. Ah, anılarla yaşıyoruz işte…

Memory Void-Fallen Leaves By Yellowbagman

Her neyse, konuyu fazla dağıtmayalım; bizim yaptığımız da buna benzer bir şeydi aslında, ama biz olayı romantize etmek yerine bilimin sarsılmaz temelleri üzerine inşa ettiğimiz gerçeklere dayandırdık. İsteseydik elbette ki Agharta’yı dağlardan, çiçeklerden, böceklerden ve daha başka fantastik yaratıklardan oluşan bir cennet olarak resmedebilirdik. Ama bunu yapmadık, çünkü eğer bunu yapsaydık kemâle ermek yolunda ömrümüzü tükettiğimiz, tüm yaşamımızı vakfettiğimiz teorilerimizi,  deneylerimizi, araştırmalarımızı ve bunlar neticesinde ürettiğimiz gerçekçi spekülasyonlarımızı sıfırla çarpmış olacaktık. Zira bizim tezimize göre, cazip, albenisi bol ve herkesin gitmek isteyeceği bir yer olan Ölümsüzler Ülkesi Agharta beş duyumuzla algılayamayacağımız, henüz emekleme aşamasında olan ne idüğü belirsiz diğer iki duyumuzun ise ancak kırk fırın ekmeği tükettikten sonra algılamaya muktedir olacağı bir başka boyuttu. Boyut diyoruz, çünkü elimizde başka kelime yok. Kelimeler böyledir ilşte, anlatmak istediğimiz şeyi tam olarak anlatmakta hep yetersiz kalırlar. Belki de bu o şeylerin  asla kelimelerden önce var olamayacağını bildikleri içindir. Kelimelerin birer bilinci olsaydı şayet, bize derlerdi ki önce biz vardık, sonra Tanrı oldu. Siz önce bizi yarattınız, sonra bizi kullanarak kendinize Tanrılar, tapınaklar, mabetler, hanlar ve hatta hamamlar inşa ettiniz. Hayâl edebilip de inşa edemediklerinizi ise resmetmekle yetindiniz. Hep bir şeyler ettiniz durdunuz, hop oturup hop kalktınız, en sonunda da sayısını bile bilmediğiniz kadar çuval inciri berbat edip, bunlardan olsa olsa reçel olur dediniz. Haydi bakalım, ayıklayın şimdi pirincin taşını, bunu yapamıyorsanız bırakın incir çekirdeğini doldurmayan işlerle uğraşmayı da önünüzdeki pilava bakın, çünkü işin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düşmüş meraklı ruhlar sizden tüm bu muammalara açıklık getiren mantıklı yanıtlar bekliyor.

Size sormak isterim hocam, acaba o sözünü ettiğiniz okuyucularımız bu mantıklı yanıtları bizden mi bekliyor, yoksa sizden mi? Yanılmıyorsak soruları soran biz, yanıtları verense sizsiniz burada.

Evet ama bizim verdiğimiz yanıtları yazan sizsiniz, siz yazmadan önce verdiğimiz bir yanıt yok ki bizim, olamaz da zaten, nasıl olsun ki? Siz yazdıkça oluyor  tüm bunlar.

Unutuyorsunuz sanırım; bizim yaptığımız sizin söylem ve eylemlerinizi kaleme almak. Görevimizin, varlığımızın amacı bu. Biz siziz, siz de biz… Ben sen o, biz siz onlar… Hem belki de kelimelerin birer bilinci vardır ama bizler önce birer harf, sonra birer kelime, sonra birer cümle, sonra birer paragraf ve en sonunda da hep bir araya gelrek oluşturduğumuz bir kitap olmamıza rağmen bilemiyoruz bunu… Sayın Kootaro, peki neden özellikle Himalaya Dağları?

Güzel ve yerinde bir soru. Biraz da stratejik mevzulardan bahsedelim. Dünyanın merkezine yedi giriş kapısı olduğunu biliyoruz. Bizim Himalaya Dağları’ndaki kapıyı seçmemizin sebebi burasının hem dağlık bir arazi olması bakımından güvenlik açısından daha elverişli olması, hem de Agharta’ya ulaşan en geniş ve en derin tünelin burada olması. İlk ikisi kadar önemli görünmese de belki de aslında en önemli üçüncü sebep ise Kuzey ve Güney Kutuplarında yer alan iki ana kapının çoktan devasa buz kütleleriyle kaplanmış olması. Gönül isterdi ki ölümsüzlüğe girişimizi kutuplardan ve dolaysız olarak gerçekleştirebilelim, ama ne yazık ki jeolojik ve meteorolojik koşullar buna hiç müsaade etmiyor. İki kutup arasındaki manyetik alanı yapay olarak yaratabileceğimiz tek  yer ise Himalaya Dağları. Bu konuyu detaylandırmak, dallandırıp budaklandırmak isterdim, ama sanırım buna ne zamanımız müsait, ne de yerimiz var. İşin dibine darı ekmeyi bir tarafa bırakalım isterseniz…

Data_Treat

Ölümsüzlük vaadiyle insanlığı diri diri gömmeye yeltendiğiniz söyleniyor hocam, nasıl savunacaksınız kendinizi?

Kendimi savunmama gerek olduğunu sanmıyorum. Bu tür laflara atık herkesin karnı tok. Araştırmalarımızı ne denli ağır şartlar altında sürdürdüğümüzü hepiniz bikliyorsunuz. Peşimize adam taktılar, bizi ölümle tehdit ettiler, şantajla yıldırmaya çalıştılar, ama biz asla pes etmedik, bilâkis onlar üstümüze geldikçe biz doğru yolda olduğumuzu anladık ve mücadele gücümüz inanılmaz derecede arttı, kısacası onlar vurdu biz büyüdük. Bizim yaptığımızın insanlığı diri diri gömmekten ziyade, insanlığı kendi içinde hâlihazırda varolan sonsuzlukla bütünleştirmektir. Bu yolculuğa çıkmaya kimseyi mecbur etmedik, etmiyoruz, hem zaten yerimiz de kısıtlı. İnsanlığın büyük  bir kısmı tıpkı ilk çağlardaki soydaşları gibi ağaç kovuklarında olmasa da yer altındaki mağaralarda yaşamaya devam edecek ne yazık ki. Bunu böyle söylemek istemezdim ama beni buna siz zorladınız; insanlığın ve hayvanlığın geride kalan büyük bir kısmı telef olacak, tabiri caizse diri diri gömülecek.  Elimizdeki teknik olanaklarsa bu durumu değiştirmeye  müsait değil ne yazık ki, imkânlarımız nitelik bakımından yeterli olsa da nicelik bakımından yetersiz. Ama her türden kurtarabildiğimiz kadar canlıyı öteki dünyaya göndermek için gece gündüz çalışıyor, can kaybını minimal düzeye çekmek için sabah akşam didinip duruyoruz. Dünyanın dev bir buz kütlesine dönmesi neticesinde içi sıvı nitrojen dolu küvezlerde muhafaza ettiğimiz bedenler ölmeden dondukları için, eğer olur da güneş bir gün yeniden parlar  veya bizi ışığıyla aydınlatıp ısısıyla ısıtacak yeni bir güneş evrenin derinliklerinden kopup gelecek olursa, söz konusu bedenleri hayata döndürüp varlıklarını tekrar birer ölümlü olarak sürdürmelerini mümkün kılabileceğiz. Bir kez  ölümsüzleşip öteki dünyaya gidenlerin artık hep birer ölümsüz olarak kalacağını, zamanın ve ölümün eşiği aşıldığı takdirde insanın tüm zamanlarda hep varolmaya devam edeceğini ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı. Dr. Lawgiverz’in bir ölümsüz olduğunu bilmemizin sebebi budur işte; tüm bunlar hiçbir kuşkuya yer  bırakmaksızın gerçek olduğuna göre demek ki Dr. Lawgiverz hâlihazırda başarıyla öteki dünyaya, reklam olsun, halk talep etsin diye bu şekilde zikretmekte bir sakınca görmediğimiz Ölümsüzler Ülkesi Agharta’ya başarıyla ulaşmış bir kişidir, oraya bir kez ulaştığına göre ise o hep bir ölümsüzdü ve hep öyle kalacaktır, bu dünyada ölse de ölmese de, ki ölmediği, ölmekte olmadığı ve asla da ölmeyeceği aşikârdır.

Peki, sevgili Dr. Lawgiverz, eğer ölümsüzseniz bir başınızın ve sonunuzun olmaması gerekiyor, oysa sizin var; bunu nasıl açıklayacaksınız?

Çok basit; bizim iddiamız insanın zaten hâlihazırda ölümsüz olduğu ve bir noktada bir şeylerin yanlış gitmesi neticesinde ölümlü bir varlığa dönüştüğüdür. Yani ölümlü insan dediğimiz şey sonsuz bir süreçteki bir bozulmanın sonucudur. Biz işte bu bozulmayı düzeltmek suretiyle insanı ölümsüzlüğüne tekrar kavuşturduk.

Ama bunu yapmakla ölümsüzlüğün veya sonsuzluğun bir başı olduğunu söylemiş olmuyor musunuz? Ne de olsa ölümlülüğün bittiği yerde başlayacak ölümsüzlük…

Olmuyoruz, çünkü kuantum teorisi tepkinin etkiden, sonucun sebepten önce gelebileceğini gösteriyor. Gerek Shakespeare’in, gerekse de Hamlet’in dediği, ve daha sonra Marx’ın Hayaletleri’nde Derrida’nın tekrarladığı gibi “time is out of joint.” Yani zamanın çivisi çıkmış vaziyette; biz bu çiviyi Nietzsche’nin çekiciyle yeniden çakıyoruz. Ebedi dönüş kuramını hepiniz biliyorsunuz; bu mitik kuramla Nietzsche sonsuzluğun kaçınılmaz olarak bir takılma noktası ihtiva ettiğini ve işte her takılmada yeni bir sonsuzluk sürecinin başladığını ifade etmeye çalışır. Bu güne kadar bu anlayışa en çok yaklaşan ve hatta ona son şeklini veren düşünür ise Deleuze olmuştur. Nietzsche ve Felsefe kitabında Nietzsche’yi içine düştüğü girdaptan kurtardıktan sonra Fark ve Tekrar’da ebedi dönüş mitiyle Freud’un ölüm dürtüsü kavramını birbiriyle ilişkilendiren Deleuze böylelikle yaratıcılığı ve sonsuzluğu Tanrı’ya has özellikler olmaktan çıkarıp ölümlü insana içkin özellikler olarak sunmak suretiyle sekülarize etmiş, lâikleştirmiştir. Güneşin söndüğü günün ötesi yoktu, o yüzden biz de kendimizi geçmişte sabitledik. Geçmişte derken güneşin söndüğü günden öncesini kastediyoruz burada. Yani bu felâketi daha önce defalarca yaşadık ve daha sonra da defalarca yaşayacağız insanlık olarak, sonsuza kadar.

Durum sandığımızdan daha da vahim, tahayyül edebileceğimizden daha da korkunçmuş anlaşılan. 

Yaşamı sürdürmeyi imkânsız kılan travmatik olaylar genellikle kişinin karakterini ikiye böler. Travmatik olayın öncesi ve sonrası diye ikiye bölünen özne yaşamı sürdürebilmek için kendini geçmişte kalmış bir şimdiye, şimdiyi de geçmişe sabitler, ve/fakat bu şimdi hiç geçmez; adeta işte zaman donmuş, özneyi hep geçmişte kalmaya mahkûm bir şimdiki zamana hapsetmiştir. Böylelikle travmatik olay geçmişte kalmış olmak yerine şimdiki zamanda sabitlenir ve gelecekte olması muhtemel bir şey haline getirilir. Tarih boyunca insanlığın durumunu da çizdiğimiz bu psikanalitik tablodaki patolojik öznenin durumuna benzetebiliriz.

Ölümsüzlük hiç de arzulanacak bir şey değildir aslında, ama hayatta kalmak istiyorsak buna mecburuz. Ölümün çaresi varken ölmeyi seçmek intihardan pek de farklı değildir. İnsanlık olarak yaşamı mı seçeceğiz, ölümü mü? Soru budur… Hakikati yerde mi arayacağız, gökte mi? Hem yerde, hem de gökte arayacak ve en sonunda bu arayış sürecinin hakikatin kendisi olduğuna, bu yüzden de ne yerde, ne de gökte ve/fakat ikisinin arasında zuhur edebileceğine kâni olacağız.

Anlatının başından beridir size Sanço Panzo muamelesi yaptığımızın farkındayız sevgili Kootaro. O yüzden biraz da size dönmek istiyorum. 

Evet, hikâyeyi Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı giriştiği amansız mücadeleye benzettiniz, beni de Sanço Panzo konumuna yerleştirdiniz; oysa durum hiç de böyle değil aslında. Çünkü Dr. Lawgiverz ve ben yel değirmenlerine karşı savaşmaktan ziyade yepyeni bir yel değirmeni yaratıyoruz.

Anlıyoruz, görüyoruz. Bize biraz bu yeni yel değirmeninin nasıl çalıştığından, olayın teknik boyutundan söz etmenizi rica edeceğiz sizden.

Seve seve… Zamanın olağan akışında muazzam bir kopma yaratarak zaman ötesi bir varoluş boyutuna kapı aralamaya yarayan, hatta bizzat bu kapının kendisi olan ve halk arasında ölümsüzlük makinesi adıyla anılan bu teçhizat Kitab-ı Nihil’de detaylarıyla anlatılıyor biliyorsunuz. Bilmediğiniz şey tamamen kurmaca olduğu her hâlinden belli olan bu ne idüğü belirsiz aletin nasıl olup da gerçeğe dönüşebileceğidir. Bilimin imkânsız addettiği pek çok şeyi imkân dahiline alan, bir başka deyişle imkânsızlıkları birer imkâna dönüştüren bu makine, Dr. Lawgiverz’in Deleuze, Badiou ve Zizek’in ontolojik teorilerinden feyz alarak en fenni şekilde arz ettiği kavramsal bir zaman makinesinden hareketle inşa edilmiştir. Sanırım Dr. Lawgiverz bu konuya az sonra kendisi değinecek, o yüzden söz konusu kavramsal ve felsefi boyutu ona bırakıp, sizin de talep ettiğiniz üzere olayın pratikte tam olarak nasıl gerçekleştiğine bakalım isterseniz. Diyebiliriz ki bu aygıtın iç dinamikleri gereği aslolan, sonsuzluğa giden yolun dünyanın dışından değil, içinden geçtiği gerçeğidir. Diğer bütün gezegenlerde de aynı durum söz konusudur; hepsinin de içinde Kurt veya Solucan Deliği tabir ettiğimiz boşluklar mevcuttur diye tahmin ediyoruz. Bizim ilk yaptığımız damarı bulmak, sonra da özneyi açtığımız kanaldan varlığa içkin bir sonsuzluğa varan o damara ulaştırmaktı.

Dişinizin ağrıdığını düşünün; bu ağrı nereden gelip nereye gitmektedir? Nasıl bir şeydir bu ağrı? Ona madde muamelesi yapılabilir mi? Yapılabilirse bu maddednin, bu ağrının içeriği nedir? Kaynağı vücudun biyolojik kısmı olan bu ağrı elbette ki doğaldır, doğanın sağlıklı bir şekilde sürdürdüğü varlıkta oluşan bir bozulma, bir kopmadır, ama bu bozulma onun doğal olmadığı anlamına gelmez, çünkü doğa hastalığı, ölümü, çürümeyi ve bozulmayı da içeren dinamik bir süreçtir. Diş doktoru bu ağrının kaynağına, dişin özüne inerek çürümeyi durdurmak, bozulmayı düzeltmek suretiyle ağrıyı ortadan kaldırmaya, doğayı olağan seyrine geri döndürmeye çalışan kişidir, veya en azından buna cüret ve teşebbüs eden kişi… Tedavi için icat edilmiş aletler sayesinde bir nevi yıkım ve yeniden yapım sürecine girilir. Ağrının ortadan kaldırılması öncelikle çivisi çıkmış, veya bilemediniz vidası gevşemiş bölgede bir kazı çalışması gerektirecektir. Hâliyle bu da daha fazla ağrıya sebep olacaktır. Yıkım-yapım işleminin mümkün mertebe olaysız ve acısız geçmesi için gerekenden fazla kaçan bu ağrının giderilmesi veya en azından azaltılması yoluna gidilecektir. Biliyorsunuz bunun için çeşitli uyuşturucular kullanılır. Öncelikle beden hissizleştirilir, o bölgedeki hisler etkisiz kılınır, böylelikle ağrı ortadan kalkar. Ama bu tedavinin gerçekleşmiş olduğu anlamına gelmiyor ne yazık ki. Ağrının olmaması bir yanılsamadır, ağrı hala daha oradadır, lâkin artık onu hissedecek bir özne yoktur, daha doğrusu dişi ağrıyan bu özne pasifize edilerek nesneleştirilmiş, dişinin ağrıdığını hissetmez olmuştur. Adı ağrı olmaktan çıkıp algılanamayan, duyumsanamayan bir şeye dönüşen o negatif enerji Kant’ın kendinde-şey, Lacan’ın Gerçek, Freud’unsa bilinçdışı dediği şeydir işte. Bu tür enerjiler ancak zamanın ve olayların olağan akışında bir aksama olduğunda ortaya çıkar ve bilinç düzleminde bir olumsuzluk olarak dışa yansır. İçerideki bir dışarıyı oluşturan bu negatif enerjiler tıpkı düşünce gibidirler yani; doğal olmakla birlikte doğadaki olumsuz bir farklılaşmanın neticesidirler. İnsanların ezelden beridir farklı düşünmek için travmatik olaylara maruz kalmaya muhtaç olduğunu artık hepimiz biliyoruz; bunu tarih bize göstermiştir. Homer “Tanrılar biz insanlara felâketleri onlar hakkında yazalım diye gönderirler,” sözünü boşuna söylememiştir.

İnsan düşünmeye mecbur kaldığı için düşünür; varlık ve düşünce Parmenides’in öne sürdüğü gibi bir ve bütün değildir aslında; düşünce varlığın olağan seyrindeki bir bozulmanın ürünüdür, tıpkı diş ağrısı gibidir yani, baş ağrısı gibi değilse tabii… Nitekim Nietzsche de “baş ağrılarım düşüncelerimin doğum sancılarıdır” sözünü boşuna söylememiştir.

Biz teknik boyut demiştik ama siz ancak fevkalâde diye tabir edebileceğimiz bir şekilde pratik boyutla teorik boyutu birleştirip teknik kavramına yepyeni bir anlam katmakla kalmadınız, aynı zamanda Nietzsche’nin baş ağrıları dolayımıyla biyolojiden felsefeye de yumuşak bir geçiş yaptınız.

Felsefeyi severim, hem aynı zamanda şairim de zaten…

Sözü Kootaro’dan alıp size verecek olursak ağrıların ve acıların minimal seviyelerde seyrettiği ölümsüzler Ülkesi Agharta hakkında ve ölümsüzlüğün nasıl bir şey olduğu konusunda son olarak neler söylemek istersiniz  sevgili Dr. Lawgiverz?

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki orası hiç de sandığınız gibi bir yer değil. Bir kere adı Agharta değil, ülke değil, oradakiler Aghartalı değil; onlar biziz, biz de onlar… Orası yok, hepimiz ölümsüzüz. Sıfırdan başlamalıyız ve işe orayı adlandırmakla başlayacağız. Oraya şimdilik boşluk veya hiçlik adını vereceğiz. Gördüğünüz gibi ta en baştan, sıfırdan ikiye geçtik. Bir asla olmadı. Olmayan bir şey olarak sıfır ve iki arasındaki bir boşluktan söz ediyoruz demek ki burada. Maddenin sonsuz bölünebilme özelliğini akılda tutacak olursak diyebiliriz ki bizler bedenlerinden ayrılmış ruhlar olarak moleküllerine ayrılmış hiçliğin içindeki boşluklarız. Bir başka deyişle hiçliğin dışındaki çıkıntılarız. Elbette ki aynı şey hiçlikle kendimizin yerini değiştirdiğimiz durumlar için de geçerlidir. Yani hiçlik bizim içimizdeki bir girinti ve dışımızdaki bir çıkıntıdır.

İç içe geçmiş varlık ve yokluğun arasındaki ilişki madde ve ruh, dil ve düşünce arasındaki ilişkiyle örtüşen niteliklere sahiptir. Varlığın olabilmesi için yokluğu bünyesinde barındırabilmesi gerekir. Bu noktada benim size sormak istediğim bir soru var. Tüm bu olanların anlatıcısı ve yazarı olarak bu soruyu ancak sizin yanıtlayabileceğinizi düşünüyorum. Gerek sizin, gerekse de okuyucularınızın takdir edeceği üzere anlatıda kopukluklar var, yani olmayan pek çok şey var. Adeta işte sanki zaman zaman film şeridini hızlıca ileri sarar gibi çabucak geçiştirmişsiniz pek çok hadiseyi. Amacınız neydi, neden atlayarak gittiniz? Anlatıdaki bu anlam boşluklarını bilerek, isteyerek, bilinçli bir şekilde mi yarattınız? Biçimle içerik arasında gerçekleştirdiğiniz bu ayırıcı-sentez işlemi bizim madde ve ruh arasında gerçekleştirdiğimiz ayırıcı-sentez işlemiyle birebir örtüşüyor; bu bir tesadüf mü, yoksa gereklilik mi?

Açıkçası sizden böyle bir soru beklemiyorduk sevgili Dr. Lawgiverz, bizi hazırlıksız yakaladınız. Kurguda kopukluklar var diyorsunuz, hangi kurguda? Bizim yazdıklarımızın dışında bir kurgu yok ki. Biz ne yazarsak o oluyor ve tüm bu olaylar bir araya gelerek sizin kurgu dediğiniz şeyi oluşturuyor. Yaşamın kendisi bir bütün değildir, gerçekçi bir kurgu nasıl boşluksuz bir bütün olsun ki? İşte bu olmayan bütünlüğü olduğu gibi ortaya koyabilmek için anlatının sonuna yazarı, anlatıcıyı, okuru ve artık hepimizin yakından tanıdığı sizleri bir araya getirdiğimiz böyle bir söyleşi kaleme aldık. Umarız sizi hâyâl kırıklığına uğratmamışızdır. Kırık bir hâyâlin resmini daha başka nasıl çizebilirdik ki? İnanın bilmiyor, bilemiyoruz. Düşünebiliyoruz ama, düşünmekten aciz değiliz henüz. Descartes’ın “düşünüyorum, o halde varım” şiarının doğruluğu bilimsel olarak kanıtlandığından beridir dünyaya bakışımız değişti çünkü bizim. Ve işte biz kendimizi insan olarak görmekte bile zorlanıyoruz artık, sizinle nasıl yüzleşelim ki şimdi?

1781999_928468370501548_1432831452182533556_n
Related articles
Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s