Dünyanın Gecesi, Hiçten Cüzi

Hiçten Cüzi: Hegel ve Diyalektik Materyalizmin Gölgesi şeklinde çevirmeyi uygun bulduğum Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism adlı son kitabında Slavoj Zizek, Alain Badiou’nun felsefenin dört koşulu olarak öne sürdüğü bilim, politika, sanat ve aşk kavramlarının Alman İdealizmi’nin dört atlısına tekabül ettiğini öne sürer. Buna göre Kant, Newtoncu bilimin felsefi versiyonuyla, Fichte işin siyasi boyutuyla, Schelling felsfenin çıkmazlarının doğaya daha yakın olan sanatsal yaratılarla aşılabileceği fikriyle, Hegel ise felsefi bir kavram olarak aşkla haşır neşirdir. Benim maksadım ise şimdiye kadar yazdığı en iyi kitap olduğunu düşündüğüm Hiçten Cüzi’yi hem Zizek’in nereden gelip nereye gittiğiyle ilişkilendirmek, hem de uzun bir süreden beridir Badiou’nun Olay-Hakikat-Özne teorisinden feyz alarak üzerinde düşünmekte olduğum sonsuzluk ve ölümsüzlük kavramlarının söz konusu kitaptaki izdüşümlerini teşhir etmektir.

Kitabın Giriş kısmında belirttiği üzere kendi amacının ise embesillere yönelik, bir nevi Embesiller İçin Hegel Kitabı yazmak olduğunu söyleyen Zizek, birkaç sayfa sonra Lacan’ın “ben de en az herkes kadar aptalım, ama belki biraz daha fazla aydınlandım” sözünü hatırlatacaktır okura. Zizek’e göre Lacan’ın bu sözle kastettiği mutlak doğruya asla ulaşılamayacağı, ona sadece yaklaşıbileceği ve yaklaşabilmek için de en azından aydınlanmış bir aptal olmak gerektiğidir. Şaka bir yana, asıl amacının ne olduğunu çok geçmeden şu sözlerle dile getirecektir Zizek:

εXquısıt Pharaoh's hypomnεsıa . .

Bu kitap Freud’un dürtü kavramının, ne Budizm’in arzu olarak algılayıp yerden yere vurduğu, ne de Heidegger’in irade tabir ettiği şeye indirgenebileceğini göstermeye çalışır. Arzu-irade-öznellik üçgenini aşabilsek de geriye hareket eden bir şey kalır. Ölümü alteden Kutsal Ruh yok edilemez olan dürtünün yerini alan muzır bir kısmi-nesnedir.[1]

Devamla maksadının Hegel’i mevcut yorumlanış biçimlerinden kurtarıp günümüzde hak ettiği yere gelmesini sağlamak olduğunu söyleyen Zizek, Hegel’in de çıkmazları olduğunu, fakat bu çıkmazların Lacan’ın gözleriyle bakılınca ortadan kalkabileceğini ifade eder. Belli ki amaç Lacan’ın özne teorisiyle Hegel’in Mutlak Bilgi’ye ulaşan öznesinin iç-dinamiklerini açığa çıkarmak ve bu vesileyle de Hegel’i tekrarlayan Lacan’ın yarattığı açılıma katkı koymaktır. Teorilerinin iç-dinamikleri birbiriyle örtüşen Lacan ve Hegel, Zizek’in kitabının dört ana bölümünün ikisini oluşturur aslında. Bu dört bölüm ise kendi içlerinde dörde bölünmüş ve aralara bahse konu edilen felsefi düşünceleri yansıtan edebi, sanatsal, felsefi ve siyasal mevzulara değinen Interlude’lar serpiştirilmiştir. İşte bu Interlude’lardan birinde Meillassoux’nun Sonluluktan Sonnra (After Finitude) adlı kitabını Lacan’ın teorik merceğiyle analiz etmek suretiyle Kant’ın arzunun filozofu, Hegel’inse dürtünün filozofu olduğunu söyleyen Zizek, Kant’tan Hegel’e geçişin Lacan’ın arzudan dürtüye geçişine tekabül ettiğinin altını çizer.

Buna göre Kant’ın kendinde-şey (the thing-in-itself) tabir ettiği şeye ulaşmaya çalışan ve/fakat ne acıdır ki buna asla muvaffak olamayan özne arzunun öznesidir. Çünkü Kant’ın ulaşılmaz olarak konumlandırdığı kendinde-şey bir boşluğa tekabül eder ve arzuyu üreten daima bir şeyin yokluğudur. Objet a arzunun kaynağını oluşturan boşluğu doldurur ve kendinde-şey’in yerini alır. Yani kısmi nesne, nesnenin bütünün temsil eden, arzulanan nesnenin “kendi içinde kendinden daha kendi” olan ve arzuyu sabitleyen etkendir. Buna fetişizm diyoruz, ki günün normu hâline gelmiştir. Dürtüde ise durum tamamen farklıdır. Freud’un ölüm-dürtüsü tabir ettiği özne Kant’ın öznesinden farklı olarak boşluğu önce kendi dışında konumlandırıp sonra da onu ulaşılmaz addetmekten ziyade, doğrudan boşluğun kendisini arzular, yani object a boşluğun kendisi haline gelir. Ölüm dürtüsü olarak özne sürekli bir boşluk etrafında döner durur.[2] Şarkının ortasında takılıp kalmış bir plak gibi düşünebiliriz bunu. Hep aynı yerde müziğin doğal seyrini bozan bir boşluk vardır. İşte o boşluk ölüm dürtüsünün hem etkisi hem de tepkisidir. Öznenin nesnesi olarak objet a’dır. Objet a kayıbın kendisidr, yani dürtünün öznesi nesnenin yokluğunu arzular ve işte bu yüzden de negatif bir etkendir, yıkıcıdır yani. Zizek’in Badiou’ya işte bu bağlamda atıf yapmasının sebebi Badiou’nun ölüm dürtüsünü tamamen hiçe saymasıdır. Çünkü her ne kadar Badiou da boşluğu yeni bir başlangıcın zemini olarak görse de, söz konusu boşluğu “sonsuzluğun zamana mühürlenmesi,” yani ölümlülüğe içkin olan ölümsüzlüğün hayata geçirilmesi şeklinde telâkki etmektedir. Zizek’in Badiou’yu eleştirdiği nokta dürtünün açtığı alanı görmezden gelmesi ve Olay’ın başlangıcını bilinçli arzunun Hakikat’e duyduğu sadakat olarak göstermesidir.

Kant’ın öne sürdüğü üzere bizim gibi ölümlüleri kendinde-şey’den veya sonsuzluktan ayıran boşluk hem Zizek’te hem de Badiou’da öznenin içine yerleştirilmiş, yani özneye içkin hâle getirilmiştir, ki nitekim her ikisinin de Hegel’le birleştiği nokta da zaten işte budur. Ama boşluğu veya sonsuzluğu bütünün içine yerleştirerek özneyi ta en baştan iki olarak kuran ve bu vesileyle de işte öznenin asla bir hâline gelmeyen bir süreç olduğunu gösteren Hegel’i masaya yatırmadan önce Hegel’in vardığı noktaya nasıl gelindiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyan Zizek’in Alman İdealizmi’yle kurduğu yakın ilişkiyi, dünyanın gecesini, hiçten cüzi oluşumları ve daha başka doğaüstü hadiseleri mercek altına almamız gerekiyor. Çünkü doğa insanlık için hiçbir zaman doğal olmamıştır ve asla da olmayacaktır.

Sıklıkla Alman İdealizmi’nin doruk noktası, “mutlak idealizm”in yegâne temsilcisi olarak anılan Fichte’ye ayırdığı ikinci bölümü okurken aklıma “kitap Hegel hakkında mı, yoksa Fichte hakkında mı?”  sorusunun takıldığını itiraf etmeliyim. Çok geçmeden bu sorunun ne kadar yersiz olduğunu tevekülle idrak edecektim tabii. Her neyse, Zizek’e göre Alman İdealizmi’nin doruğu, yegâne mutlak öznelci olarak görülen Fichte’nin önemi ona giydirilen bu tanımlamaların ötesine geçen bir fikir ortaya koymuş olmasından kaynaklanır. Fichte Kant’ı radikalleştirmek suretiyle kendinde-şey’in bizzat özne tarafından öznenin dışındaki ulaşılmaz bir boyutta konumlandırılmış olduğuna vurgu yapar; hatırlanacağı üzere Kant buna noumenal boyut demişti. Fichte noumenal boyutun kendisinin bizzat özne tarafından öznenin dışında konumlandırıldığını söyleyerek noumenali (Idea) fenomenalin (Appearance) içine yerleştirmiştir. Yani Fichte özgürlüğün dış dünya tarafından kısıtlanan bir şey olmaktan ziyade, öznenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir sorun tarafından engellendiğini göstermiştir. Adorno’nun terimleriyle ifade edecek olursak Fichte’ye göre özgürlük “gaza basmaktan ziyade frene basmayı bilmek” şeklinde özetlenebilir, çünkü bazen insan özgür olabilmek için hakikaten de yavaşlamalı ve hatta mümkünse durup düşünmelidir. Özgürlük zaten varolan ve/fakat görülemeyen engelleri görmeyi, engellerin etkisini engellemek ise onları doğru zamanda doğru yere koymayı (o yerde görmeyi) içerir. Zizek’in Paralaks (Parallax View) adlı kitabında “gerçeklik algımızı değiştirmek gerçekliğin kendisinde de bir değişime sebep olur” sözlerini hatırlayacak olursak Fichte’nin önemini daha iyi idrak etmemiz azımsanamayacak ölçüde kolaylaşır.

Kantçı Aydınlanma’nın Aklın Işığı söylemine son derece ters düşen bir biçimde Alman İdealizmi2nin Fichte’den itibaren Dünyanın Gecesine vurgu yapması ve bu vurgunun Hegel’le birlikte doruğa çıkması karşı karşıya bulunduğumuz radikal felsefi kopuşu gözler önüne serer niteliktedir diye düşünüyoruz. Zizek’e göre Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi adlı kitabında ortaya koyduğu üzere Mutlak Bilgi öznenin kendi içinde bölünmüş olduğunun ve mutlak bilginin hiçbir şeyi mutlak olarak bilemeyeceğimizin bilgisinden başka bir şey olmadığıdır. Mühim olan Mutlak Bilgi’nin oluşum sürecidir. Hegel bu süreci bir’le değil iki’yle başlatır. İki’den bağımsız olarak düşünülemeyecek şekilde konumlanan Özne, Töz’ün kendisidir, Töz ise hiçliğin ta kendisidir, bu hiçlikse öznenin ta kendisidir, yani özne varlıktaki bir boşluktur. Oluş sürecinde bir kopuş yaratmakla doğası gereği mükellef olan düşünce sonluluğun içindeki sonsuzluktur. Badiou belki de işte bu yüzden bir makalesinde, hiç beklenmedik bir anda, yazının bağlamından tamamen kopuk olmasa da yazının doğal akışını bozguna uğratan “tehlikeli bir eklenti” yaparak “düşünce komünisttir” diye buyurmuştur.

Her neyse, olmayan bir şey olarak var olan Töz ve Özne’nin birliği, varlığın yokluğa dönüşme sürecinin inşasından başka bir şey değildir. Hegel’in önemi Mutlak Bilgi’yi statik olmaktan çıkarıp onu dinamik bir sürece dönüştürmüş olmasıdır. Bu noktada Badiou’nun Olay-Özne-Hakikat teorisiyle Hegel’in Özne’yi hiçlikle özdeşleştiren Mutlak Bilgi teorisinin birbiriyle ne denli örtüştüğünü söylemeye gerek bile yoktur sanırız.

Zizek’in Hiçten Cüzi kitabında kuantum teorisine ve Higgs Field, Tanrı Zerreciği mevzuuna özellikle ve detaylı bir biçimde değinmesinin sebebi, tıpkı Hegel’in teorisinde olduğu gibi orada da varlığın başlangıcında bir şey olarak hiçlikten az bir boşluğun bulunduğu düşüncesine yer verilmesi ve bu boşluk’un aslında hiçlik’in gelecekten enerji ödünç alıp bu enerjiyi varlığı/yokluğu fark edilmeden aldığı nesneye, yani artık şimdi olmuş geleceğe geri vermesinden oluşan bir oluşum sürecinin konu alınmasıdır. Dünyanın Gecesi işte bu Hiçten Cüzi boşluktur. Orada varlık kendini yoktan var eder durur. Orada özneler birer ölümsüzdür ve hepsi de yaptıkları her eylemin, söyledikleri her sözün sorumluluğunu sonsuza dek boyunlarında veya bilemediniz sırtlarında taşımakla mükelleftir. Orası sonsuzluğun zamana mühürlendiği, ölümle ve yaşamla meselesi kalmamış ölülerin birer na-ölü (undead) formunda dirilip var olmaya ısrarla devam ettiği, zamansız ve mekânsız, ve/fakat zamanımızda ve mekânımızda boşluklar yaratmak, delikler açmak suretiyle tahribata sebep olup bizi o deliklerden kendimize, yani belki de işte bir ölümsüzün gözleriyle ölümlülüğümüze,  geleceğimizden şimdimize bakmaya zorlayan, bunu gerekli ve mümkün kılan Kurt Deliği’nin, o anlı şanlı Kara Deliğin, Karanlık Madde’nin veya Nuh’un Yeni Gemisi’nin – adına ne derseniz deyin – konumlandığı, beş duyumuzun algılayabileceği dünyanın ötesindeki bir başka varlık boyutuna açılan bir kapı olmaktan ziyade o açılımın ta kendisidir. Orası Özne ile Töz’ü birbirinden ayırırken birleştiren Şey’dir. O Şey mevcut düzende beklenmedik ve son derece ani bir biçimde gerçekleşen malûm kırılma olayı, yani tarihsel süreçte sağlanan bir nevi açılımdır. Yeniden yaratım süreci orada gerçekleşecek, yeni şeyler orada zuhur edecektir.

 

Atıf Nesnesi


[1] Slavoj Zizek, Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism, alıntıyı çev. Cengiz Erdem (London: Verso, 2012), 6

[2] Zizek, 151

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s