Aşkın Hâlleri: Alain Badiou’nun Aşka Övgü’süne düşülen bazı notlar – 2

“İnsan yanmayı ve küllerinden yeniden doğmayı bilmeli,” demişti Nietzsche. Küllerinden yeniden doğan anka kuşu misâli yeniden doğmaya benzer bir duygu durumu olarak anmayı alışkanlık hâline getirdiğimiz aşk süreci. Dürtüsel bir etkilenimden, veya bilemediniz tutku tabir edebileceğimiz bir yakınlık hissinden bambaşka bir şeydir aslında o. Güvenlik hissi yaratmaktansa son derece uzaktır. Tecrübeyle sabit olduğunu tahmin ettiğimiz üzere aşık olmak hayatımızın rutinine çomak sokan, sosyal yaşamımızın normal döngüsünü kıran ve anlam dünyamızın koordinatlarını bozguna uğratmaya muktedir bir kudrete sahiptir.

Aslında liberalle liberter’in aşkın gereksiz bir risk olduğu düşüncesine kaydığına inanıyorum. Bence bir yandan tüketim toplumunun dinginliği içinde sürüp gidecek, önceden hazırlanmış bir tür evliliğimiz olabiliyorken, öte yandan kendimizi tutkudan bağışık tutup hoş ve zevkli cinsel düzenlemeleri yaşayabiliyoruz. Bu açıdan baktığımızda, dünyanın şu halinde, aşkın gerçekten bu çembere, bu sınırların içine hapsedildiğini düşünüyorum, bu yüzden de tehdit altında. Kanımca, felsefecinin görevlerinden biri de onu savunmaktır. Büyük olasılıkla, bu da ozan Rimbaud‘nun söylediği gibi, aşkı aynı zamanda yeniden icat etmek demeye gelir. Şeylerin basitçe korunmasıyla savunma yapılamaz. Dünya gerçek anlamda yeniliklerle dolu, aşk da bu yenilenmenin içinde yerini almalı. Güvenliğe ve rahatlığa karşı riski ve serüveni yeniden icat etmeli.[1]

Platon’un Devlet’ini yeniden yorumlayarak Fransızca’ya tercüme eden Alain Badiou söz konusu kitapta Sokrates’in iki sofistle felsefe ve aşk arasındaki derin ve karmaşık ilişkiyi ele aldığı diyaloğa yer verir Aşka Övgü’nün son bölümünde.

“Sevgili Sokrates! Konunun dışına çıkıp aşktan söz etmenizle felsefecinin tanımı arasında ne gibi bir ilişki var?”

“Ah işte bizim genç aşıklarımız! Büyük Portekizli ozan Fernando Pessoa’nın söylediği gibi ‘aşkın bir düşünce olduğunu’ anlamıyorlar. Size söylüyorum gençler: İşe aşkla başlamayan, felsefenin ne olduğunu asla bilemez.”[2]

Peki ama nedir “aşkın bir düşünce oluşu”yla “felsefe yapmanın ilk şartının işe aşkla başlamak olması” arasındaki derin ve karmaşık ilişkinin mantığı? “Bir aşk nesnesini sevdiğimiz zaman onun bütününü sevdiğimizi varsayıyoruz” diyor Badiou’nun Sokrates’i ve ekliyor, “aşkın o nesneden bir parçayı seçtiğini, bir başkasını dışladığını kabul etmiyoruz.”

Aşk üstüne bugün de hâlâ çok yaygın olan ve bir şekilde aşkı karşılaşmada harcayan romantik bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Aşk şu haliyle dünyada karşılaşmada, büyülü bir dışsallık anında yakılıp kül ediliyor, tüketiliyor, harcanıyor. Orada mucize gibi bir şey oluyor, varlık yoğunlaşıyor, özneyle nesnenin birbirine karıştığı bir karşılaşma meydana geliyor. Ama olaylar böyle geliştiğinde, karşımızdaki ‘İki’nin sahnesi’ değil, ‘Bir’in sahnesi’ olur. Özneyle nesnenin birbirine karıştığı aşk anlayışı şudur: İki sevgili karşılaşır ve dünyaya karşı Bir’in kahramanlığı olarak adlandırılabilecek bir şey meydana gelir. Bu köktenci romantik anlayıştır ve bence bu kabul edilmemelidir. Olağanüstü bir sanatsal güzelliği olsa da, bence varoluş açısından ciddi sakıncaları vardır.[3]

Son derece felsefi bir mevzu olan “nesneleri olduğu gibi görme ve onları hem iyi hem de kötü yanlarıyla kavrayabilme kabiliyeti” felsefi düşüncenin temelini oluşturan unsurlardan biridir. Kant’ın benim gördüğüm haliyle dünya(fenomen),ve kendinde-şey olarak, yani benim algımdan bağımsız haliyle dünya(numen) arasında yaptığı ayrımdan beridir tekrar güncellik kazanan idealizm ve materyalizm arasındaki zıtlaşma Hegel’in diyalektik metoduyla çözülür gibi olsa da, güncel yaşama baktığımızda gelinen noktada idealizmin çeşitli suretlerle siyasi, kültürel ve toplumsal arenalardaki hakimiyetini sürdürdüğünü üzüntü ve kaygı içerisinde gözlemlemekteyiz. Maddeler dünyasına, yani gözümüzle gördüğümüz ve diğer dört duyumuzla algıladığımız dünyaya içkin, fakat egemen yapı içerisinden bakılınca maddeyi aşan bir şey olarak görülen aşk ötekine dair gözün göremediklerini düşüncenin bakışıyla görmeyi mümkün kılan bir süreçtir. Bu bağlamda denebilir ki Romantik ve idealist bir aşk anlayışı yerine, Gerçekçi ve materyalist bir aşk anlayışı geliştirmeye çalışan Badiou, bunu yapabilmek için elbette ki bedenin fâniliğini aşan bir yapıya sahip olan düşüncenin sonsuzluğunu, bir yaratıcılık süreci olarak aşkın sonsuzluğa açılımı mümkün kılan kudretiyle özdeşleştirmektedir. Sonsuzluğun zaman içerisinde sabitlenmesini içeren aşk süreci rastlantısal bir Olay’la başlar. Badiou’ya göre gerçek aşkın oluşumu işte bu rastlantısal karşılaşmada gerçekleşen Olay’a sadık kalacak ve aşklarının hakikatini bizzat kendileri söz konusu rastlantıyı adım adım alt ederek hayata geçirecek iki özneyi gerektirir. Aşk süreci bu iki öznenin kendi öznelliklerini bir tarafa bırakmaksızın Aşkın Öznesi’ne katıldıkları ve “İki’nin Sahnesi”ni oluşturdukları yeni bir dünya kurma sürecidir aslında. Ne var ki Badiou’nun ısrarla belirttiği üzere bu yeni dünya asla bir üçüncü dünya olmamalıdır. Bu dünya daha ziyade dünyanın iki kişinin bakışıyla, öznelerin tekil bakışlarından bağımsız, sonsuzluğa açılan çifte bir bakışla görülebilen Aşkın Ölümsüz Öznesi’nin dünyasıdır.

“Seni seviyorum” demek hiç de öyle kolay bir şey değildir. Bu küçük tümce genelde bayatlamış ve anlamsız görülür. Kimi zaman insanlar daha şiirsel ya da daha az bayat başka sözcükleri kullanmayı yeğlerler. Ama söylenmek istenen şey hep aynıdır: Bir rastlantı olan şeyden başka bir şey çıkaracağım. Ondan bir süre, bir inat, bir güdümlülük, bir sadakat çıkaracağım. Sadakat rastlantısal bir karşılaşmadan zorunlu görülecek kadar sağlam bir oluşuma geçişi karşılıyor tam da.[4]

Elbette, mucizevi karşılaşma anı aşkın sonsuzluğunu vaat eder. Ama ben daha az mucizevi, daha çok emek isteyen bir sonsuzluk anlayışı, demek ki nokta nokta, inatla oluşturulan zamansal sonsuzluğu, İki’nin deneyimini ileri sürmek istiyorum. Bir aşk çalışması vardır, yalnızca mucize değil. Habire uğraşmak, uyanık olmak, hem kendiyle hem de ötekiyle birleşmek gerekir. Düşünmek, hareket etmek, değiştirmek gerekir. O halde, evet, emeğin içkin ödülü mutluluk olur.[5]

Karşılaşma anından çok onu takip eden sürece vurgu yapan Badiou, Mallarmé’ın  şiiri tanımlarken kullandığı “rastlantıyı sözcük sözcük alt etmek” ifadesinin aşk için de geçerli olduğunu ifade eder ve aşkın rastlantıyı adım adım alt etme süreci olduğunu dile getirir.

Önceden kestirilemeyecek, dünyanın yasalarına göre hesaplanmayacak bir olaydır o. Karşılaşmanın ayarlanması hiçbir şekilde sağlanamaz -önceden uzun uzun chat’leşilse bile -, çünkü insanlar birbirlerini gördükleri anda birbirlerini görmüş olur, bu değiştirilemez!’ Ama aşk karşılaşmaya indirgenemez, çünkü o bir kurma işidir. Şöyle diyelim: Aşk inatçı bir serüvendir. Serüven dolu tarafı gereklidir gerekli olmasına ama inat da gerekir. Karşımıza çıkan ilk engelde, ilk ciddi görüş ayrılığında, ilk sıkıntılarda vazgeçmek aşkın bozulmuş halini yansıtır. Gerçek aşk uzamın, dünyanın ve zamanın yarattığı engelleri kalıcı bir biçimde, kimi zaman acı çekerek alt eden aşktır.[6]

Yıllar önce bir sevgilim bitirmekte oldukça zorlandığımız o aşk sürecini sonlandırabilmek için dahiyâne bir sözle hadiseye noktayı tereyağından kıl çeker gibi koymuştu: “Kalplerimiz bu sevgiyi kaldıramayacak kadar küçüktü.” Gerçekten de söz konusu aşk o yaşta ikimizi de aşan ve artık kontrolümüzden çıkan bir hâle gelmişti. Biz aşkın özneleri değildik artık, bilâkis aşk bizim öznemiz, bizse aşkımızın nesnleriydik. “Aşkın kölesi olmak” lâfı biraz anlam ihtiva ediyorsa, söz konusu aşkın nesnesi olma durumu buna harika bir emsâl teşkil eder niteliktedir kanımca. Neticede aşkımız bizi aşınca biz de onun içinde boğulmamak için benim de katkılarımla “kalplerimiz bu aşkı sığmayacak kadar küçüktü,” sözünü ilişkimizin bitişini mümkün kılan söz olarak lânetlenmiş kalplerimize kazımış ve yollarımızı ayırmıştık. Bazen ayrı yollardan gidenlerin de aynı yere varabileceklerini nereden bilebilirdik ki?! İnsan doğru hayatı yanlış yaşayabilir, ezberler bozulmak içindir, çünkü insan hayatı boyunca sadece tek bir kez, sadece tek bir kişiye aşık olabilen ölümlü varlıklara verilen ad değildir sadece. İnsanın aşılması gereken bir varlık olduğunu ısrarla dile getiren Nietzsche’nin muzdarip olduğu ve onu tarifi imkansız acılara maruz bırakan sorun da insana dair bu yaklaşımından kaynaklanıyordu belki de. Belki de işte Nitezsche öncelikle insanı anlamaya, sonra insan olmaya, ve ancak ondan sonra insanı aşmaya yeltenmeli, buna cüret ve teşebbüs etmeliydi, kim bilir…

Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni adlı yapıtlarında “Her aşk kendi sonuna doğru ilerler, her bilinç kendi ölümünü ister” diyen Deleuze ve Guattari’nin aşka ve hayata yaklaşımı işte bu noktadadır ki Nietzsche’ninkiyle kaygı verici bir biçimde örtüşür. Ölümle aşk arasındaki ilişkiyi  mercek altına almak içinse Slavoj Zizek’in Gıdıklanan Özne adlı kitabının Badiou, Lacan ve Nietzsche’yle ilgili şu kısmına bakmak bir zaruret halini alır.

Dolayısıyla ‘ölüm dürtüsü’, Varlık’ın pozitif düzenine indirgenemeyen Hakikat’in ısrarla her savunuluşunun ardında yatan öte-yüzüdür.: Yaratıcı yüceltim için verili bir alanı boşaltan/temizleyen negatif bir jesttir. Yüceltimin ölüm dürtüsünü varsayması, yüce bir nesneye coşkuyla kapılıp gittiğimizde bu nesnenin aslında bir ‘ölüm maskesi’ olduğu, ilksel ontolojik Boşluk’u gizleyen bir örtü olduğu anlamına gelir – Nietzsche’nin de diyeceği gibi, bu yüce nesneyi istemek nihayetinde Hiçlik’i istemek demektir. Lacan ile Badiou arasındaki fark işte budur: Lacan (negatif) edimin, yeni bir Ana-gösterenin müdahalesiyle bir tür ‘yeni ahengin’ (pozitif) kuruluşunu öncelediğinde ısrarcıdır; Badiou içinse negativitenin muhtelif yüzleri (etik felaketler), pozitif Hakikat- Olayı’na ‘ihanetin’ (veya sadakatsizliğin, veya inkarının) çok sayıdaki çeşitlerine indirgenebilir…[7]

Aşk anlayışı Badiou’nun aşk anlayışıyla çelişen Marcel Proust’un Swann in Love adlı yapıtında kahramanımız Odette adlı bir kadına çılgınca aşıktır, fakat Odette artık onu sevmemektedir. Çaresizlik ve acılar içinde, acı çekmekten kurtulmanın tek yolunun artık Odette’i sevmemeyi başarmaktan geçtiğini düşünür önceleri. Ama kısa bir süre sonra idrak edecektir ki aslında istediği Odette’e olan aşkını sürdürmeye devam etmesine rağmen acı çekmiyor olmaktır, zira aşık olmaktan duyduğu(duyacağı) haz buna bağlıdır. Eğer aşkı biterse hayatı da anlamsızlaşacak ve ölmeyi arzulamasa bile pek yaşayası da olmayacaktır. Yani bir nevi psişik ölüme mahkum olup buhrana sürüklenecektir. Buradaki mesele aşk acısı yaşamakta olan reddedilmiş öznenin psişik ölümden sonra psişik yeniden-doğumu hayata geçirip, artık Odette’e aşık olmamasına rağmen, kendini aşık olmak kapasitesini yitirmemiş bir özne olarak yeniden yaratıp yaratamayacağı meselesidir. Anlam dünyasının koordinatları alt-üst olmuş, gereçeklikle arasındaki bağ yara almış bir insanın yeniden anlamlı bir hayata kavuşması ve tekrar aşık olabilecek yetkinliğe erişmesi ancak eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmasıyla mümkün kılınabilir. Bizim ölümsüzlükten anladığımız işte budur. Her insan ölümlü olduğu gibi her aşk da sonludur. Lâkin tıpkı her insan gibi her aşk da yeniden doğmaya, fakat bu sefer farklı bir nesneye yönelmiş olarak, muktedirdir.

Artık hepimizin bildiği gibi bazı ilişkilerin bitişi bir mum alevinin sönmeden önce dayanılmaz bir biçimde son bir kez parlaması gibidir. Son bir kez karşı konulmaz bir arzu duyarız sevdiğimize karşı, ama bu arzu çok geçmeden yerini aynı derecede karşı konulmaz bir kayıtsızlığa bırakır her ne hikmetse. Mum sönmüştür artık ve artık tekrar karanlıktayızdır bir süreliğine; yani ta ki hiç beklenmedik bir anda karşımıza bir başkası çıkıp da sönmeden önce gözlerimizi neredeyse kör edecek kadar parlayan söz konusu mum ışığına yeniden hayat verene kadar. İnsan denilen ölümlü varlığın yeniden aşık olabilmesi için eski benliğini yok etmesi ve yeni bir benlikle yeniden doğması zaruridir. Ölüm dürtüsü işte bu noktada devreye girer ve ortaya çıkacak yeni oluşumun zeminini hazırlar; Olay’ın bir Hakikat’e dönüşmesinin yolunu açar. Bir hayvan türü olan insanın insanlık denilen türün mensubu olabilmesi için, diğer hayvan türlerinden farklı olarak bilinçdışı dürtülerini bilinçli arzulara dönüştürmesi, yani sönmeden önce gözlerimizi neredeyse kör edecek kadar parlayan söz konusu mum ışığına yeniden hayat vermesi gerekli ve mümkündür. Kısacası aslında anlatılmak istenen, insanın aşık olabilme yetisinin hem sebebi, hem de sonucu olan insanlığını, insanlık halini, insanlığa mensup olma durumunu sürdürüp yeniden aşık olabilmek için ölüp ölüp dirilmesi gerektiğidir.

tarkovsky

Tıpkı Badiou’nun Varlık Düzeni ve Hakikat Olayı arasında yer alan ölüm dürtüsü gibi aşk da yaşamın sürdürülmesine hizmet etmiyor olabilir. Aşkın hâllerinden sadece bir tanesidir cinsel ilişkinin üremeye yönelik etkinliği. Bazı aşklar nesnelerini doğrudan ölüme götürebilecek niteliklere sahip olmasına rağmen, sevgililer her şeyi hiçe sayarak Varlık Düzeni’nden Hakikat Olayı’na geçerler. Belki de tıpkı Shakespeare’in ölümsüz eseri Romeo ve Juliet’te de gördüğümüz gibi yaşamlarına mâlolacak bir tutkunun kurbanı olabilmektedir aşıklar.

[Ölüm dürtüsü] yaratıcı yüceltim için verili bir alanı boşaltan/temizleyen negatif bir jesttir. Yüceltimin ölüm dürtüsünü varsayması, yüce bir nesneye coşkuyla kapılıp gittiğimizde bu nesnenin aslında bir ‘ölüm maskesi’ olduğu, ilksel ontolojik Boşluk’u gizleyen bir örtü olduğu anlamına gelir – Nietzsche’nin de diyeceği gibi, bu yüce nesneyi istemek nihayetinde Hiçlik’i istemek demektir.[8]

Zizek’in az önce de iktibas ettiğimiz ölüm dürtüsüyle ilgili işte bu sözlerinin oluşturduğu bağlamda okuyacak olursak diyebiliriz ki Badiou aşk sürecini ölüm dürtüsünün kademe kademe alt edilmesi ve yaşam dürtüsünün birleştirici gücünün, zamanı sonsuzlukla mühürlemeyi ve farkın hakikatini açığa çıkarmayı mümkün kılacak koşulların hayata geçirilmesine hizmet edecek şekilde, sabır ve sadakatle oluşturulması gereken bir oluş modu olarak görür. Söz konusu oluş modu hem mevcut sembolik düzenden radikal bir kopuş, hem de mevcut sembolik düzen içerisindeki bir boşluktur. Aşk işte o boşluğu dolduran yıkıcı düşünce ve/yani yaratıcı eylemdir.

Dolayısıyla, aşkı aykırılığıyla, yasaya uymazlığıyla savunmak bugün bir görevdir. Aşkta, en azından, farktan kuşkulanmak yerine farka güven duyulur. Gericilikteyse, kimlik adına farktan kuşkulanılır. Bunun tersine, kapılarımızı farka ve içerdiklerine açmak istiyorsak, dolayısıyla ortaklaşa yaşamın tüm dünyayı kapsamasını istiyorsak, olası bireysel deneyim noktalarından biri de aşkın savunulmasıdır. Yinelemedeki kimlik tapıncının karşısına farklı, biricik olanın, hiçbir şeyi yinelemeyenin, bellisiz ve yabancı olanın aşkını koymak gerekir.[9]

Atıf Nesneleri

[1] Alain Badiou – Nicolas Truong, Aşka Övgü, çev. Orçun Türkay (İstanbul: Can, 2011), 18

[2] Ibid, 71

[3] Ibid, 32-3

[4] Ibid, 42

[5] Ibid, 64-5

[6] Ibid, 33

[7] Slavoj Zizek, Gıdıklanan Özne, çev. Şamil Can (İstanbul: Etos, 2003), 192-3

[8] Ibid, 192

[9] Badiou – Truong, 74-5

Drawing from 18 November 2006 "Truth proc...

Advertisements

2 thoughts on “Aşkın Hâlleri: Alain Badiou’nun Aşka Övgü’süne düşülen bazı notlar – 2

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s