Aşkın Hâlleri: Alain Badiou’nun Aşka Övgü’süne düşülen bazı notlar – 1

Alain Badiou’nun Nicolas Truong’la aşk üzerine yaptığı bir röportajlar serisinden oluşan Aşka Övgü (In Praise of Love) adlı küçük fakat son derece anlamlı kitapta aşkın dünyayı ikinin penceresinden görebilme kabiliyetini gerektiren bir yaratım süreci olduğu şu sözlerle ifade edilir:

Aşk beni göklere çıkarmaz, aşağı da çekmez. Varoluşsal bir öneridir o: Salt sağ kalma itkimden ya da iyice benimsenmiş çıkarımdan farklı bir yöne kayan bir bakış açısıyla, bir dünya kurmanın önerisidir. Burada “kurma” sözcüğünü “deneyim”in karşıtı olarak kullanıyorum. Sevdiğim kadının omzuna yaslanıp, örneğin dağlık bir bölgede akşamın dinginliğini, sarılı yeşilli çayırı, ağaçların gölgesini, çitlerin ardında kımıldamadan duran kara somaklı koyunları ve kayalıkların arkasında yiten güneşi görüyorsam ve onun yüzü aracılığıyla değil de şu haliyle, dünyanın içinde sevdiğim kadının da aynı dünyayı gördüğünü, bu özdeşliğin dünyanın parçası olduğunu ve aşkın tam o anda özdeş bir farkın çelişkisi olduğunu biliyorsam, işte o zaman aşk vardır ve daha da var olacağına ilişkin umut verir. Bunun nedeni sevgilimle benim o tek Özne’ye, aşkın Öznesi’ne katılmamızdır; bu özne o dünyanın yalnızca benim kişisel bakışımı dolduran şey olmaktansa meydana geleceği, doğacağı şekilde, dünyanın açılımını farkımızın prizmasından işler. Aşk her zaman dünyanın doğuşuna tanıklık etme olasılığıdır. Kaldı ki bir çocuğun doğuşu da, aşkta gerçekleştiyse, bu olasılığın örneklerinden biridir.[1]

Levinas’ın ötekilik anlayışıyla Goethe’nin “ebedi dişilik bizi göklere çıkarır” sözünün birbiriyle tamı tamına örtüştüğünü öne süren Badiou’ya göre aşkı iki kişiyi aşan bir “Bambaşka”ya (absolutely other), mesela Tanrı’ya ulaşmanın aracı olarak gören Hristiyanlık’ta ve aşk nesnesini yüceltip Tanrı’nın konumuna yerleştiren Romantik gelenekte aşk ancak ötekinin idealize edilmesiyle gerçekleşebilen bir şeydir. Yüceltimin doğurabileceği feci neticelerse edebiyat ve sinema tarihinde pek çok kitaba ve filme konu olmuştur. Tristan ve Isolde, Romeo ve Juliet aşkın ölümle sonuçlandığı trajik eserlerden sadece ikisidir. Badiou aşkı ölüme götüren bir hastalığa dönüştürüp ayaklar altına alan işte bu idealist yaklaşıma son derece ters düşen bir biçimde Arthur Rimbaud’nun “aşkı yeniden yaratmalıyız” sözünü akılda tutarak ve bununla da kalmayıp Fernando Pessoa’nın “aşk bir düşüncedir” sözünden feyz alarak aşkın iki kişi arasındaki farktan kaynaklanan bir süreç olduğunu ve dünyanın bir farktan hareketle yeniden kurulmasını içerdiğini ifade eder.

Badiou’nun “İki’nin Sahnesi” adını verdiği bu yeniden doğuş süreci sonsuzluğun zaman içerisine kaydedilmesidir aslında. Aşkın kontrolden çıkması kuvvetle muhtemel son derece yoğun bir duygu olmasının sebebini sonsuzluğun şu ölümlü dünyada kendine bir yer edinme çabasının beden üzerindeki etkisi olarak açıklayan Badiou bunu şu şekilde dile getirir:

Evet, aşktaki mutluluk zamanın sonsuzluğu karşılayabileceğinin kanıtıdır. Devrimci bir harekete katıldığımızda hissettiğimiz siyasal coşkunluk, sanat yapıtlarının verdiği haz ve en sonunda bir bilimsel kuramı derinlemesine anladığımızda içimizde uyanan neredeyse doğaüstü sevinç de aşktaki mutluluğa benzeyen kanıtlardır.[2]

Hatırlanacağı üzere Badiou felsefenin dört koşulunu aşk, bilim, sanat ve siyaset olarak belirlemişti Varlık ve Olay adlı kitabında. Badiou’ya göre hakikat ancak mevcut durumdan, düzenden, rutinden radikal bir kopuş neticesinde zuhur edebilirdi. Bireyin özne olabilmesi için işte bu radikal kopuşa sebep olan olaya sadakat göstermesi ve Lacan’ın sözleriyle ifade edecek olursak “arzusundan ödün vermemesi” gerekirdi. Sembolik gerçekliğin dayatmalarına karşın aşklarının hakikatine sadık kalmayı seçecek iki özneyi birbirinden farklı iki dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizmasına benzetebiliriz. İçine doğdukları toplumun yapısal olarak küçük birer modeli olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmeye cüret ve teşebbüs etmekten kaçınmayacağımız bu iki mekanizmanın etkileşiminden, ortaya mevcut toplumsal yapıdan farklı yapısal özellikler sergileyen yeni bir dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizması çıkmasının ise kuvvetle muhtemel olduğunu sözlerimize ekleyebiliriz. Ne var ki bu noktada akılda tutmakta fayda gördüğümüz önemli bir olguya da temas etmenin zaruri olduğunu düşündüğümüzden affınıza sığınarak şunları da kaleme almadan geçemeyeceğiz:  İki kümenin ara kesiti olarak zuhur eden söz konusu yeni mekanizma kendi içinde dışa yansıtma ve içe yansıtma komponentleri olarak ikiye bölünmüş olacağından, adına aşk (love) demeyi alışkanlık haline getirdiğimiz duygu durumunun her iki özneyi de tekilliğe indirgeyip birleştiren aşkın (transendental) bir birlikten ziyade, her iki öznenin de birbirine içkin (immanent) olduğu  bir ikilik durumu şeklinde zuhur ettiğini dile getirebiliriz. Lâkin işte tüm bunları öne sürebilmek için öncelikle Romantik aşk kavramının “biz bir bütünüz” anlayışına ters düşen bir biçimde Badiou’nun aşk kavramının “ikimiz de kendi içinde bölünmüş birer hiçiz” anlayışını benimsediğini teslim etmeliyiz.

Bir insanı ancak tamamen tanımıyorsak ona aşık olabileceğimiz sıklıkla dile getirilen bir düşüncedir. Yıkıcı olansa, ilişkininin sonunda aşık olduğumuz kişiyi hiç tanımamış olduğumuzu farketmektir. Anlam dünyamızın kordinatlarını alt-üst edebilecek bu farkediş gerçeklikle aramızdaki bağlara vurulmuş şiddetli bir darbedir. İlişki yaşadığımız kişiyi kaybetmiş olmaktan çok, onu yanlış tanımış olmaktan ötürü duyduğumuz acı felç edici olabilir. Üzüntünün yerini deliliğe bıraktığı ise sıklıkla rastlanagelmiş bir durumdur. Gerçeklikle aramızdaki bağların yeniden tesis edilebilmesi için gerekense aşkın ve gerçekliğin yitimiyle içimizde oluşan boşluğu, yeni bir sevgi nesnesiyle doldurabilmektir. Zira eğer içimizdeki sevgi potansiyelini atfedebileceğimiz bir nesne olmazsa sevgi nefrete dönüşerek ruhumuzda tamiri zor tahribatlara yol açabilmektedir. Başarısız aşk girişimlerinin neticesi olan bu tür üzücü durumlarda yapabileceğimiz tek şey kendimizi sevmek ve bu sevgiyi ötekilere de yansıtmaktır. Aksi takdirde yaşama karşı duyduğumuz nefret altında ezilir, tabiri caizse kendi pisliğimiz içinde boğuluruz.

Hem dürtülerin kısır döngüsünün kırılması, hem de kanunun ve/yani sembolik düzenin ötesindeki sevgi alanının açılması, her şeyin zaman içerisinde kendi içindeki ötekine dönüşmesinden oluşan diyalektik sürecin, yani işte dürtülerin ve yasaların tekrardan ibaret diyalektiğinin aşılmasına ve bu suretle de işte gerçeğe bir nebze olsun dokunabilmemize bağlıdır. Bunu mümkün kılabilecek tek şeyin ise aşk nesnesini fantezinin tatminini sağlamanın ve zevke ulaşmanın aracı olarak görmek yerine, onu fantezinin süzgecinden geçmemiş haliyle, olduğu gibi, nasılsa öyle görüp, öyle sevip “benim yaşamımda dağılıp yeniden birleşen varlığıyla donanarak ortaya çıktığı haliyle ötekine yönelmek” olduğunu öne süren Lacan’ın “cinsel ilişki yoktur” sözünü yorumlarken ise şu ifadeye baş vurur Badiou:

Lacan aşkın cinsel ilişkinin kılık değiştirmiş hali olduğunu söylemez hiç de, onun söylediği cinsel ilişkinin olmadığı, aşkın bu ilişkisizliğin yerini tutan şey olduğudur. Bu çok daha ilginç. Bu düşünce onu öznenin aşkta “ötekinin varlığı”na erişmeye çabaladığını düşünmeye itmiştir. Aşkta özne kendinden öteye, özseverliğin ötesine geçer. Cinsellikte, ötekinin aracılığıyla da olsa kendinizle ilişki içindesinizdir. Öteki sizin zevkin gerçekliğini keşfetmenizi sağlar. Buna karşılık, aşktaysa ötekinin aracılığı kendi başına değer taşır. İşte aşktaki karşılaşma budur: Ötekini olduğu haliyle sizinle birlikte var etmek için ona doğru atılırsınız. Aşkın cinsellik gerçeği üstünde düşsel bir resim olduğu yönündeki, bütünüyle bayağı anlayıştan çok daha derin bir anlayıştır bu.[3]

Aşk bir ilişki olmaktan ziyade başka şeyler yanında cinselliği de ihtiva eden bir alan, bir oluş modudur. Aşk durağan bir durum olmaktan ziyade dinamik bir süreçtir. Ölüme karşı girişilen amansız bir mücadele olmanın da ötesinde aşk doğrudan ölüm sürecine bir müdahaledir. Yeni bir yaşam sürecinin başlangıcını tetikleyen bir oluş modu olarak aşk dünyanın İki’nin bakış açısıyla yeniden yaratılmasının hem nedeni, hem de sonucudur. “İki” asla durağan olamaz, çünkü İki’nin varlığını oluşturan nesneler iki statik bütün, durağan, mutlak birer Bir olmaktan ziyade dinamik bir süreci hem oluşturan, hem de bu süreç tarafından oluşturulan bir sahnedeki oyunculardır. İki’nin Sahnesi  adlı makalesinde bu konuya en fenni şekilde temas eden Badiou gerçek aşkın ne mutlak aşkınsallık alanındaki bir Büyük Öteki’ne atıfta bulunduğunu, ne de sadece cinselliğin maddi gerçekliğini örten, fanteziden ibaret hâyâl ürünü bir örtü olduğunu ifade eder.[4] Aşk işte bu anlamda son derece ateistik (tanrıtanımaz) bir düşüncedir, çünkü aşk İki’nin Bir’e karşı zaferidir. Aşkın bir düşünce olduğunu dile getiren Fernando Pessoa’yla hemfikir olduğunun altını kitap boyunca iki kez çizen Badiou bu sözü neden önemli bulduğunu ise şu sözlerle açıklar:

Aşk özellikle de süre içinde arkadaşlığın tüm olumlu özelliklerini kazanır. Ama aşk ötekinin varlığının tümüyle ilgilidir, bedenin teslim edilmesi de bu bütünlüğün somut simgesidir. “Hayır! O anda işleyen şey yalnızca arzudur!” diyeceklerdir. Bence, ilân edilen aşk öğesinde, doğrudan arzuyu olmasa da, arzunun etkilerini yaratan şey hâlâ gizli olsa bile o ilandır. Aşk, kanıtının arzuyu sarıp sarmalamasını ister. Bedenlerin ayini o zaman sözün somut güvencesi olur, yaşamın yeniden icat edilmesi sözünün öncelikle beden düzeyinde tutulduğunu düşündürür. Ama sevgililer en şiddetli coşkunlukta bile, sabah, uyanışta, aşk ilanını duyan bedenlerin üstüne bir huzur çöktüğünde, aşkın koruyucu bir melek gibi yanlarında olduğunu bilirler. İşte bu yüzden aşk cinsel arzunun basit bir süsü, türün üremesi için var olan karmaşık ve düşsel bir oyun olamaz, sanırım onun yok olmasına çalışan ideologlar dışında da kimse onu öyle görmez.[5]

Hepimizin kendimizi cinsel ilişki sonrası muazzam bir boşlukta bulduğumuz muhakkak olmuştur. Her cinsel ilişki sonrası yaşanan o boşluk hissi bize bir şeylerin eksik olduğunu düşündürür. Eksikliğini hissettiğimiz ama ne olduğunu bilmediğimiz bir şeydir bu. Seksin sürekli aynı hareketlerin tekrar edilmesinden ibaret olduğunu akılda tutar ve buna doğrudan seksin kendisinin de işte bu eksiklik hissinden ötürü sürekli tekrar edilmesi gereken bir etkinlik oluşunu eklersek, Lacan’ın “aşk cinsel ilişkinin yokluğu neticesinde ortaya çıkan bir eklenti, bir fazlalıktır” sözüyle tam olarak neyi kastettiğini daha iyi idrak etmiş oluruz. Bir gece önceki sevişme kalıntılarının arasında uyandıktan sonra yeniden teyid edilmesi gereken bir şeydir aşk ilanı, çünkü cinsel ilişkininin yarattığı boşluk hissi ancak sembolik düzende söze veya eyleme dökülürse aşılabilir. Aşıkların birbirleri arasında kurduğu bu madde-ötesi ilişki bedenin şehvetinin geçiciliğini aşan bir söz, bir bakış, bir jest halini alabilir. Kalıcı olan da işte bu düşünsel bağdır. Aşkın bir düşünce oluşuyla arzunun gerçeğini örten hâyâl ürünü bir örtü olması arasındaki farkın altını çizmeye ise sanırız ki bu aşamada artık gerek bile yoktur.

Sevmek demek her türlü yalnızlığın ötesinde, dünyada varoluşu hareketlendiren her şeyle birlikte mücadele etmek demektir. Bu dünyayı doğrudan, ötekiyle birlikte olmanın bana verdiği mutluluğun kaynağı olarak görüyorum ben. “Seni seviyorum” sözü şuna dönüşür: Senin benim yaşamım için oluşturduğun kaynak bu dünyada var. Bu kaynağın sularında, sevincimizi, öncelikle seninkini görüyorum. Mallarmé’nin şu şiirindeki gibi görüyorum onu:

Döndün dalga içinde,

Çıplak sevincine…[6]

Atıf Nesneleri

[1] Alain Badiou – Nicolas Truong, Aşka Övgü, çev. Orçun Türkay (İstanbul: Can, 2011), 27-8

[2] Badiou – Truong, 44

[3] Badiou – Truong, 24

[4] Alain Badiou, The Scene of Two, from de l’amour, Flammarion, 2000.

[5] Badiou – Truong, 35-6

[6] Badiou – Truong, 77

Advertisements

2 thoughts on “Aşkın Hâlleri: Alain Badiou’nun Aşka Övgü’süne düşülen bazı notlar – 1

  1. 1+1=>3 yaratıcı aşk: iki kişinin ilişkisinden üçüncü bir kişiliğin yaratılması
    Çocuk: bu üçüncü kişiliğin kendi vücudu ve kişiliğini kazanması
    Bu basit bir farklılıkların yan yana duruşu değil farklılıkların yaratıcı bir eyleme girişmesidir.
    Askın bir düşünce olduğu kanısına katılmıyorum… Yaratıcı bir eylem… Veya yaratma eylemi olarak aşk beden ve arzularından ayrı bir düşünce ürünü değil bedenler ve düşüncelerin birlikte yaratıcı eylemi gerceklestirmesidir…

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s