Ölümden Öteye Yol Var: Ölümsüzler Ülkesi Agharta

Hepimizin zamanı geriye döndürmek istediği durumlar muhakkak olmuştur. Durum öyle bir hâl almıştır ki zamanda geriye gidip, yaşadıklarımızı bu sefer hata yapmadan, yani bugünümüzde feci neticeler doğurmadan yaşamak arzusunu taşımaya başlarız. Eğer bunu insanlık olarak yapabilecek kudrete sahip olsaydık büyük ihtimalle bugün içinde bulunduğumuz durum çok farklı bir seyrin neticesi olacak ve haliyle de şimdikinden çok daha farklı bir görünüm arz edecekti. Elbette ki bu yeni dünyanın şimdikinden daha iyi mi, yoksa daha kötü bir yer mi olacağı ise şimdilik bir muamma olarak kalmaya mahkûmdur sevgili okur.

Yanlış hatırlamıyorsak Takamuro Kootaro’nun Dr.Lawgiverz’i zamanda yolculuk etmeye muktedir bir ölümsüze dönüştürmeye meyilli olduğunu daha önce belirtmiştik. Şimdi işte Kootaro’nun bu yönde yapılması gerekenler üzerine ahkâm kesmeyi aşıp dahiyâne buluşunu hayata geçirmek yolunda önemli mesafeler katettiğini de sözlerimize ekleyebiliriz, çünkü durum hakikaten de böyle. Takamuro Kootaro’nun düşüncesi çok basit bir hareket noktasını temel alıyordu aslında. Eğer Dr. Lawgiverz geleceğe gönderilebilirseydi güneşin gerçekten de tamamen sönüp sönmediğine bakabilir ve zamanımıza geri dönüp bizlere işin aslını astarını anlatabilirdi. Hatta bununla da kalınmayabilir ve güneş tamamen sönmüş olsun ya da olmasın, dünyanın gelecekteki hâli hakkında son derece engin bilgilere ulaşılabilirdi. Bu engin bilgiler ise son derece derin düşüncelerin oluşumuna rahimlik edebilir, algının açılımına muazzam bir katkı sağlayabilirdi. Olayların bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceği ise ne yazık ki ne tamamen sana, ne de tamamen bize bağlı sevgili okur. Bizler bu anlatının anlatıcısı ve yazarı olarak birbirinden ayrı ve farklı, fakat birbiriyle sürekli temas hâlindeki yaratıcı birer etkeniz. Sense bizi sürekli zan altında tuttuğuna inandığımız ve/fakat aslında bizi ve yarattığımız dünyayı nasıl göreceği bizim tarafımızdan önceden şekillendirildiği için olayları bizim çizdiğimiz sınırlar dahilinde seyretmeye mahkûm bir mahlûk olabilirsin ancak. Okura böyle düzeysizce hitap edip onu hakarete varan bir akıl düzeyiyle aşağılamak elbette ki adetimiz değildir. Lâkin bununla birlikte belirtmeliyiz ki tüm canlı varlıklar gibi bizim sabrımızın da bir sınırı vardır. El ele verip bu hikâyeyi anlatmaya değer bulduğumuza göre okuyucularımıza akıldan yoksun birer varlık muamelesi yapmadığımız aşikârdır; ve tabii söylemeye gerek olup olmadığını bilmediğimiz halde söylemekte bir sakınca görmediğimiz üzere sanırız aynı saygıyı okuyucudan beklemek de bu bağlamda bu anlatının yazarı ve anlatıcısı olarak bizim de hakkımızdır.

Her neyse, ortam daha fazla gerilmeden anlatımıza dönecek olursak görürüz ki Takamuro Kootaro Himalaya Dağları’ndaki gizli laboratuvarında, Dr. Lawgiverz’i maddeyi aşan bir varlığa dönüştürüp zamanda yolculuk edebilmesini mümkün kılacak teçhizatı geliştirmeyi başarmıştır. Buna göre Dr. Lawgiverz uzamın sınırlarından bağımsız, salt bilinçten ibaret bir oluşum hâline getirilecek ve böylelikle de zamanın insan beyninin sınırlarını aşan boyutlarında madde-ötesi bir madde olarak seyahat edebilecekti. Dr. Lawgiverz’in o güne kadarki ontolojik çalışmaları göz önünde bulundurulduğunda rahatlıkla “tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” denebilirdi. Söz konusu çalışmaları merak eden okuyucularımızı genellikle nereye gönderdiğimizi artık bu aşamada söylemeye gerek yoktur herhalde, ama biz yine de kibarlığı elden bırakmayıp bir ip ucu verelim; kitabımızın ikinci kısmındaki makaleleri muhakkak okuyun, okutun, çünkü anlatımızın anlam kazanabilmesi için Dr.Lawgiverz’in Aşkınsal Ahkâmları’nı hatmedip kemâle ermek elzemdir.

Ulaşılmaz olanın insana çekici gelmesi ve arzunun kaynağını elde edilemeyene yönelik bir isteğin oluşturması ise Dr.Lawgiverz için geride bırakılması gereken bir arzulama biçimidir, zira arzulamak ulaşılmaz bir arzu nesnesinin peşinde koşmaktan ziyade doğrudan nesneler üreten etkin bir eylemdir. Bu hesaba göre bilinçdışının ulaşılmaz bir şey olmayıp, bilâkis üretken arzuyu üreten bir boşluk olduğu, inkârı namümkün bir hakikat formunda zuhur etmektedir Dr. Lawgiverz’in zihninde. Belli ki Dr. Lawgiverz de tıpkı pek çok kitabında arzunun kendine karşı dönüşünün nasıl gerçekleştiğini deşifre etmekle kalmamış, aynı zamanda arzunun üretici bir eylem olduğunun da altını çizmiş olan Deleuze gibi, özdeşleşmeye karşı duruşuyla tanınan, özdeşleşme nesneleri ve arzu nesneleri arasındaki ilişkiyi sıradışı bir yaklaşımla ele alıp arzunun ve bilinçdışının üretkenliği konusuna ilginç bir biçimde, en olmadık yerden parmak basmaya meyillidir. Ona göre arzulamak nesnesini kendisi üreten yaratıcı bir eylem biçimidir. O da Deleuze gibi varlığı yaratıcılıkla eş tutar. Onlara göre yaratıcılık olabilecek her şeyi var kılandır.

Dr. Lawgiverz Himalaya Dağları’nın etekleri altındaki Ölümsüzlük Enstitüsü’nün (Institute of Immortality) yerin yedi kat altına açılan kapısından girerken Takamuro Kootaro da enstitünün lobisinde dostunu beklemekte ve çayını yudumlamaktadır. Onu görünce derhal yerinden kalkıp kapıya yönelen Takamuro Kootaro’nun yüzünde endişeli bir ifade, içinde ise büyük bir heyecan vardır. Dr. Lawgiverz’in üç silahşörleri büyük bir ustalıkla atlatıp yasa dışı yollardan Tibet’e ulaşabilmiş olması onu hem sevindirmekte, hem de endişelendirmektedir, zira bilmektedir ki bu aşamadan sonra artık Dr. Lawgiverz’in tek kurtuluş yolu zaman makinesi demeye dilimiz varmamasına rağmen elimizdeki teçhizata en uygun terimin eldeki sözcükler göz önünde bulundurulduğunda bu olduğuna kanaat getirdiğimizden şimdilik zaman makinesi olarak anmayı kararlaştırdığımız ve insan bilinciyle algılanabilen zaman ve uzamın ötesine geçmeye yarayan bu aletin içinden geçmektedir. Uzun ve dolambaçlı bir cümle olduğunun farkındayız, affınıza sığınıyoruz.

Pek çok yazar içinden yolculuk geçen kitaplar yazdıklarında genellikle “yolculuk olaysız geçti,” gibi son derece gerçekdışı bir yaklaşımla yolculuk esnasında olup biten tüm o ayrıntıları hiçe sayıp, tabiri caizse topu anlatıcılara atıp yolculuk mevzuunu kestirip atmak suretiyle kurgu açısından gerekli hadiselere konsantre olurlar. Biz de işte şimdi aynı yönteme başvurup yolculuğu kestirip atacak ve Dr. Lawgiverz’le Takamuro Kootaro’nun güneşin tamamen sönmesine ramak kala gerçekleştirdikleri buluşmadan alacağız anlatıyı.

Kadim dostum hoşgeldin.

Hoşbulduk sevgili Takamuro.

Gel istersen sana odanı göstereyim, biraz dinlen, akşam yemeğinde seni zamanın ve uzamın ötesine taşıyacağımız yolu nasıl asfaltlayacağımızın altını bir kez daha çizer, şimdiye kadar gözden kaçmış olmasına rağmen yolumuzda bize engel teşkil etmesi kuvvetle muhtemel unsurları irdeleriz.

Sabırsızlanıyorum.

“Sabrın sonu selâmettir” demiş bazı atalarımız, aynı ataların soyundan gelip gelmediklerini bilemesek de “sabreden derviş muradına ermiş” diye ise eklemiş daha başka atalarımız. Bütün atalarımızın hep aynı şeyi söylüyor oluşu bizce de garip olsa da, bu tür ayrıntılar arasında boğulmak ve sizi de boğmak yerine atalarımızın sözlerinin bizim anlatımız bağlamında son derece anlamlı olduğunu teslim etmek mecburiyetinde hissediyoruz kendimizi. Nitekim ertesi sabah Dr. Lawgiverz bir gece önceki akşam yemeğinde ve ötesinde geçen konuşmalarla da perçinlenen heyecanına rağmen bütün gece boyunca sabretmiş, sabahın ilk ışıklarıyla ise yatağından fırlayıp adeta içinde salakça bir sevinçle ortalıkta koşturan bir çocuk misâli enstitünün bir labirenti andıran koridorlarından geçerek Takamuro Kootaro’nun laboratuvarına varmıştır. Hemen belirtelim, Dr. Lawgiverz’in Takamuro Kootaro’nun laboratuvarıyla sonlanan ve bir labirenti andırdığını hâlihazırda zikretmiş bulunduğumuz enstitü koridorlarını bir kadırganın küre-i arzin malûm enginlerini yara yara dolaşmasını andıran bir biçimde aştığını da söyleyebilirdik, ama bunu yapmak yerine onu içinde salakça bir sevinçle ortalıkta koşturan bir çocuğa benzetmeyi daha uygun bulduk. Metaforlar böyledir işte, farklı şeyler olsalar da hep aynı şeyin temsilinden başka bir şey değildirler. Anlamlı bir dünya yaratabilmek için tek yapmamız gereken doğru zamanda doğru şeyleri seçebilmek, çünkü kader gerçekten de bir kaostan ibaretse şayet, hayatta kalabilmek için doğru zamanda doğru seçimleri yapmak suretiyle kaosa gerekli dozda düzen empoze edip kaderin acımasızlığına bir nebze olsun ket vurabilmek gerektiği aşikâr.  Dr. Lawgiverz’e göre Takamuro Kootaro icat ettiği zaman makinesiyle sadece kaderin veya tarihin acımasızlığına ket vurmakla kalmamış, zamanı tarihten, saatlerden, insan bilincinden, yani güneş merkezli evrenden kurtararak sonsuzluğa iade etmiştir. Artık kader diye bir şey yoktur, çünkü artık yapılan neyse o olur düşüncesi günün normu hâline gelmiş, hatta şimdiden bir atasözüne dönüşmüştür. Bu tür düşüncelere “mevcut düzenin önde gelen muhafızı sağ-duyu ürünü düşünceler” adını veriyoruz.

Zamanda yolculuğu bedensiz bir varlık formunda olsa da mümkün kılmış olduğu artık kesinlik kazanan Takamuro Kootaro kader mühendisliği diye de tabir edebileceğimiz bu yeni bilimsel araştırma alanıyla insanlığın geçmişine gidip nerede hata yapıldığını bulmaya çalışacaktı. Kootaro’nun bir türlü kabullenemediği şey güneşin sönecek olmasının insanlık tarihinden tamamen bağımsız, insanlığa tamamen kayıtsız bir doğa olayı olduğuydu. Dr. Lawgiverz işte bu noktada devreye girmeli ve Kootaro’yu hiçbir şey değiştiremeyeceğini, güneşin sönüşünü ve ölümün dünyaya hakim oluşunu engelleyemeyeceğini idrake davet etmeliydi. Ama sözlerine şunu da eklemeliydi tabii; “her ne kadar bir şey değiştiremeyecek olsak da ben zamanda yolculuk etmenin en azından güneş söndükten sonra olup bitenleri açıklığa kavuşturmak ve belki de böylelikle geçmişte yapılan hataları anlamak açısından faydalı olacağını düşünüyorum, o yüzden de bu deneye tabi tutulmaya gönüllüyüm.” “Hem nala, hem mıha vurmak” deyimiyle özdeşleştirebileceğimiz bu yaklaşım sayesinde kahramanlarımız ufak tefek teferruatlarda asıl meseleyi kaybetmek yerine, pratikte yapılması gerekenler üzerinde çoktan mutabakata vardıkları için hiç vakit kaybetmeden işe koyulacak ve biz bazı teknik ayrıntıları siz okuyucularımıza aktardıktan sonra güneşin ölümüne meydan okurcasına zamanda yolculuk sayesinde insanı ölümsüzlüğe kavuşturacak bu asrın projesini hayata geçireceklerdi.

Takamuro Kootaro’nun geliştirdiği zamanda yolculuk teçhizatı insan bilincinin insan bedeninden ayrılıp maddi temelden yoksun bir varlık formunda zaman içerisinde ileriye veya geriye doğru hareket edebilmesini mümkün kılacak şekilde tasarlanmıştı. O vakte kadar bedenden bağımsız bir bilinç tezahürüne çılgınca bir fikir olarak bakılmış olmasına rağmen insanlık yüzyıllardır ruh denilen bir şeyin varlığına ve bu şeyin ancak ölümle bedenden ayrılabileceği düşüncesine inandırmıştı kendini. Oysa Takamuro Kootaro ve Dr. Lawgiverz’e göre aslolan ruhun bedenden ayrılması için ölümün zuhur etmesinin gerekmediğiydi. Yani insan ölmeksizin de ruhunu bedeninden ayırmak mümkündü. İnsan olan her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel bu düşünceyi anlayabilmek için bilgisayrlarımızı oluşturan software ve hardware’lar arasındaki ilişkiye bakıp insana bir makine muamelesi yapmak ne yazık ki işe yaramaz, boş bir çabadır, bu tür çabalar bizi asıl gerçekleri görmekten men eder, çünkü amaçları benzetmeleri veya metaforları birer örtü olarak kullanıp gerçeğin üstünü kendi yarattıkları bu örtüyle örtmektir. Bunlara tepkisel, yani reaktif  güçler diyoruz. Bizim kahramanlarımızsa söylemeye bile gerek olmayacak derecede etkisel, yani aktif güçler…

Takamuro Kootaro’nun, Dr. Lawgiverz’in felsefi (ontolojik) teorilerinden hareketle dünyaya kazandırdığı teçhizat vasıtasıyla zamanda yolculuğa tabi tutulan nesnenin bedeni (insan, hayvan, bitki, cisim) şimdiki zamanda kalacak olmasına rağmen, özü, benliği, bilinci veya ruhu – adına ne derseniz deyin – maddi temeli farklı bir boyutta olan salt bilinçten ibaret bir varlık formunda zamanın çeşitli katmanlarında aynı anda yer alabilecekti. Burada söz konusu olan zamanın birden fazla boyutu olmasından ziyade, boyut dediğimiz şeyin insanın ilişkilendiremediği varlık düzlemlerine dair fantezilerinin bilincindeki kavramsal yansımalardan başka bir şey olmadığı ve bu boyutlar arasında düzlemsel biçim değiştirmek suretiyle seyahat edilebileceği gerçeğinin açığa çıkmasıydı. Yani Dr. Lawgiverz’in bedeni güneş sönmeden önceki dünyada kalmasına rağmen, bilinci güneş söndükten sonraki dünyaya gidebilecek ve hatta şimdiki zamana gelip ait olduğu beyine tekrar girebilecekti. Maksat işte ruh ve bedenin veya biçim ve içeriğin birbirinden ayrılmasını içeren bu seyahatler esnasında olup bitenleri not alıp, tarihin ve evrenin sırlarına ilâveten varoluşun ve insanlığın akıbetine de ışık tutmaktı. Bir başka deyişle mesele hardware’sız software olup olamayacağı meselesiydi. Shakespeare bir kez daha haklı çıkmıştı, ufak bir farkla belki; şimdi işin içine nasıl olunup nasıl olunamayacağı meselesi de girmişti. Zaman böyle bir şey işte, sürekli akıp gidiyor ve akıp giderken de birtakım şeylerin aynı kalmasını mümkün kılarken, bir takım şeylerin sürekli aynı kalmasını da imkânsız kılıyor. Değişimin Heraklitus’tan beridir akmakta olan bir dereye benzetilmesi artık sağ-duyu tabir ettiğimiz kemikleşmiş fakat temelsiz düşünce biçimini almıştır. Almıştır almasına ama artık bu geçersiz varsayım da ebediyete intikâl etmek üzeredir. Sönmkete olan güneşin karanlığına  gömülürken bilimin ışığıyla aydınlanmaya çalışan insanlığın geldiği nokta işte bu derece trajik ve bir o kadar da komiktir sevgili okur. Dünyanın sonu hayata geçirilebilmekte ve/fakat ne  var ki kapitalizmin sonu tahayyül bile edilememektedir. Bu kadar çok felâket senaryosu içerisinde kapitalizm ise insanları gücüne güç katmakta olduğuna inandırmayı başarabilmektedir, çünkü kapitalizm ölüm üzerine kurulmuş ve motor gücü ölümlülüğün sömürüsü olan bir yokoluş biçimidir.

agartha

Bir gün hepimiz öleceğiz, bunu hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz şey bu ölümün hangi koşullar altında ve ne zaman gerçekleşeceğidir. Sadece ölecek oluşumuzu bilmek bile hayatlarımızı hâlihazırda yaşamakta olduğumuzdan farklı yaşamak için geçerli ve yeterli bir sebeptir. Ama ne yazık ki pek çoğumuz yaşamlarımızı bir gün mutlaka öleceğimiz gerçeğini inkâr üzerine kurmuştur. Eğer insanlar bir gün mutlaka öleceklerinin idrakiyle yaşıyor olsaydı, hâlihazırda bir ölümsüzmüş gibi sürdürürlerdi varlıklarını. Şu anda yaşıyor olduğumuza göre hâlihazırda ölümden arınmış, yani ölümsüz varlıklarız hepimiz de. Zira zaten ölümsüzlüğün ilk şartı yaşıyor olmak, yani ölü olmamaktır. Diğer yandan bakıldığında görülen ise şudur: Henüz ölmediğimiz, yani ölümden arınmış olmadığımız için hepimiz ölümlü varlıklarız. Yaşam bir ölüm sürecidir ve ölümsüzlük ancak ölümlülük ortadan kalkınca, yani artık ölmek namümkün bir hâl alınca mümkün olup olasılıklar alanına dahil edilebilir. Dünyayı değiştirebilmek içinse hayatı ve ölümü, ikisinin de ötesindeki sonsuzluktan önce ve/fakat ikisini de aşan sonsuzluktan düşünebilmek gerekir. Sonluluktan sonra hiçbir şey yoktur, bir hiç vardır zira. Her yeni şey işte bu hiçlikten sızıp mevcut anlam dünyasının koordinatlarını bozguna uğratacak şekilde, yani bir anlamsızlık, biçimsizlik, yokluk formunda zuhur eder.

Dünyanın merkezinin sürekli ve/fakat düzensiz bir hareket halindeki devasa kristal ormanlarından ibaret olduğunu biliyor muydunuz? Kristal ormanı dediysek bunların buz tutmuş elmaslar olduğunu sanmayın, böyle bir gaflete düşmeyin sakın. Dünyanın merkezini oluşturan bu kristal ormanları güneşin ilk katmanlarına benzer bir ateş okyanusudur adeta. Ateşin farklı yoğunluk dereceleri olması neticesinde aynı maddeden oluşan farklı şekiller, bir başka deyişle aynı içeriğin farklı tezahürleri dünyanın yüzeyindeki, yani atmosferdeki koşulların bir ürünü olan insan bilinciyle algılandığında statik bir kristal ormanı şeklini alabilecektir. Kendi içinde son derece dinamik olan bu yapı insan bilincinin yüzeydeki zaman akışına ve insan ömrünün sonluluğuna bağlı olarak hareketsiz, durağan, yani statik tabiriyle nitelendirilebilecektir.

Gerçi daha önce Takamuro Kootaro’nun zamada yolculuğu mümkün kılan bir teçhizat icat ettiğini söylemiştik ama büyük bir yanılgı içerisine düştüğümüzü kısa sürede anladık. Bu önemli icadın pratikte hayata geçirdiği şey zamanda yolculuk değildi aslında, zira ışık hızını aşmak suretiyle zamanda yolculuk mümkün kılınıp hayata geçirildiği anda zaman kavramı anlamını yitiriyordu. Belli ki burada söz konusu olan daha ziyade varlığın zaman içindeki ve zaman dışındaki iki farklı boyutu arasındaki bir yolculuktu. Zaman kavramı ve beş duyu organımızla algılayabildiğimiz fenomenler dünyası ortadan kalkınca haliyle bedenimiz de ortadan kayboluyordu. Bu bağlamda zamanda yolculuk demek ruhun bedenden ayrılarak, artık insan bile diyemeyeceğimiz salt bilinçten ibaret bir varlığın boyut değiştirme süreci demekti. İşte bu yüzden de olaylara müdahale etmek mümkün olmasa da onları birinci elden gözlemleyip deneyimlemek mümkün olabiliyordu.

Bu noktada şimdiye kadar oldukça ihmal ettiğimiz yeraltındaki yaşam hususuna biraz olsun değinmek son derece yerinde olacaktır sanırız. Hepimizin bildiği gibi dünyanın merkezine yaklaştıkça ısı artar. İşte bu bilgiden hareketle insanlık da güneşin sönmesiyle birlikte kabileler, veya bilemediniz kavimler halinde dünyanın yedi farklı yerindeki deliklerden yeryüzünün altına, yani dünyanın içine girecek ve devasa yeraltı şehirlerinde yaşamaya başlayacaktı. Çok geçmeden Dr. Lawgiverz’i etkisiz hale getirmek için kurulan bütün kurumlar anlamını yitirecek, üç silahşörler de dahil olmak üzere bu amaçla görevlendirilen tüm bireyler işsiz kalıp derin birer buhrana sürüklenecek ve netice itibarı ile de ebediyete intikal edecekti. Dr. Lawgiverz işte bu noktadan sonraydı ki insanlığın düşmanı olarak değil, bilâkis insanlığını yegâne kurtuluşu olarak görülmeye başlanacaktı.

Doğanın tüm acımasızlığına rağmen Dr. Lawgiverz’in önderliğinde hayatta kalmayı başaran ne çok küçük, ne de çok büyük bir grup insan kurtarabildikleri hayvan ve bitkilerle beraber şu anda oldukça derinlerde ve dünyanın yüzeyiyle mukayese edilince gayet ılık bir ortamda yaşıyordu artık. Elbette ki şartlar ağırdı, ama su ve hava dahil pek çok sorun insanların koşullara adapte olmaya meyilli zekâsı sayesinde binbir güçlükle de olsa çözümlenebiliyordu.

İnsanlığın yıllardan beridir dünyanın merkezini evrenin merkezi sanmak gafletine düşmekte olduğunun idrakiyle uzamdan ve/yani insanın beş duyusuyla algılayabileceklerinden bağımsız, zaman-ötesi bir zaman mevhumu geliştiren Dr. Lawgiverz ve Takamuro Kootaro, artık yeraltına taşınmış olan yaşamın yegâne kurtuluş yolunun uzamı ortadan kaldırmaktan geçtiği, daha doğrusu bilinci uzamdan bağımsız bir zamana yerleştirmekten başka çare olmadığı düşüncesiyleydi ki akıl almaz teorilerini hayata geçirmeye karar vermişlerdi. Ölümsüzlük düşüncesini saplantı haline getirmiş olmalarının sadece ontolojik değil, aynı zamanda siyasi sebepleri de olduğunu artık açıkça ifade ediyorlardı. Bu teoriye göre sayfalardır ölümsüzlük üzerine kestiğimiz ahkâmlar komünizmin eşitlik fikrinin dini inanışların eşitliği ölümden sonraya erteleyen anlayışına son derece ters düşen bir fikir olduğunu kesin ve net bir şekilde ortaya koymak amacını taşıyordu. Söz konusu teorinin gerisini ise gelin doğrudan Dr. Lawgiverz ve Takamuro Kootaro’nun müştereken yazdığı ve aşağıda bir kısmını iktibas ettiğimiz Ölümsüzlük Manifestosu’ndan öğrenelim.

Doğa ile komünizm arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması bizi doğrudan komünizmin sonsuzluk ve ölümsüzlük kavramlarıyla eşitlik kavramı arasında kurduğu ilişkiye getirir. Bu ilişki biçimi diyalektiği aşan niteliklere sahiptir. Komünizm ölümlülük ve ölümsüzlük arasında bir ikili zıtlaşma olmadığını, bu kavramların halihazırda birbirlerini bünyelerinde barındırdığını öne süren ve bu ikisinin birbirlerine içkin olduğu hükmünden hareketle eşitliğin ölümün sonrasına, yani ölümsüzlüğe ertelenmesini eleştirerek sonsuz adalete dayalı mutlak eşitliğin bu dünyada, yaşayanların ve ölümlülerin dünyasında hayata geçirilmesini öneren dinamik bir sistem modelidir. Lakin akılda tutulmalıdır ki burada bahsettiğimiz komünizm Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti örneklerinde karşımıza çıkan ve gerek adaletten, gerekse de eşitlikten son derece uzak olmalarına rağmen komünizm adıyla anılan totaliter sistemlerden tamamen farklı nitelikler sergileyen bir komünizmdir. Bizce Sovyetler Birliği ve Çin’deki sistemler devlet kapitalizminden başka bir şey değildi. Oysa bizim burada kullandığımız anlamıyla komünizm kaotik otonomizasyon tabir edebileceğimiz bir işleyiş biçimine sahiptir ve totaliter olmaktan son dereece uzaktır. Zira bizim kullandığımız anlamıyla komünizm zamanın paraya, paranın da zamana dönüşüp yaşamın sanal bir değerler sistemi üzerine kurulmasının hem sebebi, hem de sonucu olan kapitalizme son derece ters düşen bir biçimde sanal değerleri doğaya empoze etmek yerine gerçek değerleri doğanın kendisinin yaratmasına zemin hazırlayan dinamik bir sistem modelidir. Bizim Ölümsüzlük Enstitüsü(The Institute of Immortality) olarak yaptığımız, komünizmi yeniden anlamlandırmak yolunda ontolojik(varlıkbilimsel) bir bağlama yerleştirip ölüm, yaşam ve sonsuzlukla ilişkilendirmek suretiyle günümüzün politik, ekonomik, psikososyal ve psikosomatik sorunlarının çözümü için ne denli gerekli ve mümkün bir dinamik sistem modeli sunduğunu göstermektir. Burada komünizmin sadece eşit üretim ve eşit tüketime dayanan bir ideoloji olmaktan ziyade insanı merkeze almayan bir düşünce biçiminin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir varoluş modu olduğuna vurgu yapıldığı son derece aşikar. Bu vurguya vurgu yapmak yolunda diyebiliriz ki komünizmin sonsuz adalet ve mutlak eşitlik kavramlarını günümüz için anlamlı ve alakalı kılan söz konusu kavramların sadece insanlar arasındaki maddi alış-verişlere atıfta bulunmaktan ziyade dünyamızdaki canlı-cansız tüm varlıklar arasında tezahür eden bir ilişkiye atıfta bulunuyor olmalarıdır. İnsanlar ile öteki varlıklar veya nesneler arasında hiyerarşik olmayan bir eşitlik ilişkisinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle ölümlü bir insan gibi düşünmekten vazgeçilmesi gerekir. Ölümsüzlük düşüncesi işte bu anlamda insanı merkeze almayan komünist teorinin itici güçlerinden biri olarak çıkar karşımıza. Dürtülerin kısır-döngüsünü kırarak insanın içindeki aşkınsal düzeyi açığa çıkarmak ve sonsuz adalet ile mutlak eşitliği tanrıya atfetmek yerine doğaya iade etmek ise sadece komünistlerin değil, gezegenimizde yaşayan tüm insanların birincil vazifesi olmalıdır.              

Dr. Lawgiverz ve Takamuro Kootaro’ya göre Ölümsüzler Ülkesi Agharta‘ya ulaşmak ancak dünyanın merkezine inen bir Solucan Deliği yaratmakla mümkün kılınabilirdi. Çünkü Solucan Delikleri varlığın farklı boyutları arasında seyahati olanaklı hâle getiriyordu. Dr. Lawgiverz ve Takamuro Kootaro komünizmin gelecekte bir gün “dünyada bu güne kadar insan ile doğa arasında kurulmuş en uyumlu ilişkinin bir temsili” olarak nitelendirilebilmesine yetecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyordu. Binyıllar önce yeryüzündeki savaşlar ve felaketlerden korunmak için yer altına inen ve dünyanın iç-merkezinde muazzam bir imparatorluk kuran Aghartalılar’ın ise komünist ölümsüzlüğü (sonsuz adaleti ve mutlak eşitliği) içinde yaşadığımız bu fâni dünyada hâlihazırda hayata geçirmiş olduğunu Dr. Lawgiverz’in  yeraltındaki bu orta-dünyaya daha önce yanlışlıkla da olsa yaptığı bir yolculuk sayesinde öğrenmişlerdi bu ikisi. İşte bu yüzden de insanlığı Agharta’nın başkenti Shamballah’ya nakledecek Solucan Deliği misâli bir teçhizatın, makinenin, adına ne derseniz deyin, ne denli gereklilik arz ettiğini her fırsatta dile getiriyordu bir süreden beridir kendileri. Artık eşref vaktin gelip çattığını, kaybedilecek bir saniye bile olmadığını, Nuh’un yeni gemisinin dünyanın derinliklerine insan, hayvan ve daha başka canlı varlıklar taşımaya en kısa zamanda başlaması gerektiğini, aksi takdirde mutlak yokoluşun kaçınılmaz hâle geleceğini ise bilmiyoruz bu raddeden sonra kendimizi tekrarlayıp sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de her ihtimâle karşı tüm bunları yapıyor ve ediyoruz işte belki vardır diye…

Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s