Olayın Kazandığı Son Derece Komplike Boyut

Zaman zaman hepimizin nefretimize yenik düşüp sonradan pişman olacağımız eylemlere giriştiğimiz muhakkak olmuştur. Haset, kıskançlık, garez gibi duyguların üstesinden gelinmesi en zor duygulardan olduğu, aklın bu tür duygular karşısında çoğu zaman çaresiz kalıp yenik düştüğü bilinen bir gerçektir. Yaşadığımız dünya göz önünde bulundurulduğunda bazen insanın akılcı düşünceyi bir kenara itip her ne pahasına olursa olsun saldırıya geçmek gelir ve geçer içinden, ki bizce gelsin ve geçsindir de zaten. Nitekim biz de işte şimdi aklımızı bir kenara bırakıp bizi tarifi imkânsız acılara mahkûm eden güçlere karşı taarruza geçecek ve deliliğe daha büyük bir delilikle karşılık vereceğiz.

İşte bu kararımızdan hareketle biz de kurbanımız Dr. Lawgiverz’i zamanda yolculuk yapmış ve olmayan bir gelecekten, anlatımızın geçtiği zamana gelmiş bir ölümsüz olarak yeniden kurgulamaya karar verdik. Bu senaryoya göre Dr. Lawgiverz anlatımızın geçtiği zamandan, yani güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceğini duyuran ve kimilerinin radyodan duyduğu, kimlerinin ertesi gün gazetelerde okuduğu, kimilerininse halk arasında dolanan söylentiler dolayımıyla bilgi sahibi olduğu o mübarek iddianın ortaya çıktığı günün 4.5 yıl sonrasından, yani güneşin söndüğü günden gelmiş bir kişidir. Kendisinin bu durumu onu bir ölümsüz kılmaktadır, çünkü güneş hakikaten de sönmüş ve hiçliği tüm evrene olmasa bile güneş sistemine hâkim kılmıştır. Dr. Lawgiverz de tüm canlılar gibi bedenen yok olmuş, fakat her ne hikmetse, bizim de bilmediğimiz ve dolayısıyla da açıklayamayacağımız bir sebepten ötürü, salt bilinçten ibaret bir varlık olarak (ruh?) şimdiki zamana gelerek bedenini bulmuş ve ruhlar âleminden maddi âleme sızarak kendi kendisine yeniden hayat vermiştir. Söz konusu sızıntının ölüler kitabından diriler kitabına geçişi, veya Lacan’ın tabiriyle ifade edecek olursak fanteziyi katetmeyi de içerdiği ise o kadar bariz ki söylemek neredeyse ayıp kaçacak. Diğer yandan Dr. Lawgiverz henüz bir ölümsüz olduğunu bilmemekle birlikte, yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden ötürü kendisi bilse de bilmese de hâlihazırda bir ölümsüz olması sebebiyle dünyayı biz ölümlülerden farklı algılamaktadır diyebiliriz. Zavallı Dr. Lawgiverz…

Ölüm düşüncesiyle yatıp ölümsüzlük düşüncesiyle kalkan, yani bir sabah uyandığında kendini bir ölümsüz olarak bulan ve/fakat bundan bihaber olan Dr. Lawgiverz, az önce de belirttiğimiz gibi, gelecekten geldiğinin farkında değildi önceleri. Lâkin sonraları, bilinmeyen bir sebepten ötürü idrak kabiliyetinde yaşanan muazzam bir patlama neticesinde farkına varacaktı bu hakikatin. Gelecekten gelmiş olduğunun idrakiyle önce paniğe, sonra ise sırasıyla telâş, endişe ve son olarak da sevince, neşeye kapılan Dr. Lawgiverz, kendini içinde bulduğu durumdan, yani şimdiki zamanda var olan bir geleceklilik durumundan bir an evvel çıkması gerekeceğinden habersizdi anlatımızın bu aşamasında. Aslında bilim-kurgu-gerilim romanlarının ölmeden ölümsüzleşen meşhur yazarı Tekvin’in yazdığı bir bilim-kurgu-gerilim romanının başkahramanı olan Dr. Lawgiverz, şimdiki zamanda var olduğu süre içerisinde bitmek bilmez bir deja-vu’nun aynı anda hem öznesi, hem de nesnesi olarak duyumsayacaktı kendini. Hepimizin takdir edeceği üzere, roman kahramanlarının ete kemiğe bürünüp şimdiki veya gelecek zamanda var olması ise ne görülmüş bir şeydi, ne de duyulmuş. Lâkin akılda tutulmalıdır ki şu anda bizler de bir romanın içerisindeyiz ve söylemeye gerek bile yoktur ki romanların zamanı gerçek zamandan farklıdır. Romanlar sanal zamanlarda vuku bulan sanal hadiselerden meydana gelen oluşumlar olduğu için elbette ki gerçek zamanlarda gerçekleşen hadiselerden farklı hadiseler ihtiva edecek ve netice itibarı ile de gerçek hayattakinden farklı mantık kurallarının işlerlik kazandığı oluşumlar olacaklardır.

Edebiyat ve hayat arasındaki fark konusunda kestiğimiz bu ahkâmlara anlatımızın ilerleyen bölümlerinde yeniden yer vermek üzere şimdilik ara verip Dr. Lawgiverz ile Tekvin arasındaki ilişkinin ayrıntılarına geçecek olursak diyebiliriz ki bu ikisi birbirlerinin ruh ikizi olmaktan ziyade, aynı madeni paranın iki farklı yüzüdürler. Zira Tekvin, Dr. Lawgiverz’i olmak istediği ve/fakat asla olamayacağını bildiği bir karakter olarak kurgulamıştır. Denebilir ki bu ikisi arasındaki ilişki Fight Club(Dövüş Kulübü) filmindeki Tyler Durden ve Anlatıcı(Jack) arasındaki ilişki gibidir. Hatırlayacaksınız orada kendine Jack diye hitap eden Anlatıcı hayatından hiç memnun olmayan, bunalımlı, bastırılmış ve ezik bir tip olarak sürdürdüğü yaşamdan bıkıp usanmış ve olmak istediği fakat olamadığı agresif, kendine güvenen, özgürlükçü, maskülin bir tip olan Tyler Durden’ı yaratmıştı kafasında. Tyler Durden, Jack’in alter-ego’su olarak Jack’in ego’sunu yerden yere vuran kapitalist sisteme karşı baş kaldıran ve hatta bununla da kalmayıp adeta savaş açan anarşist kuvvet formunda zuhur ediyordu gerek romanda, gerekse de filmde. Her neyse, işte Dr. Lawgiverz de tıpkı Tyler Durden gibi, Tekvin’in bastırılmış ve/fakat bendini sığmayıp taşan bir dere gibi şimdiki zamanla gelecek zaman arasındaki duvarı yıkarak Tekvin’in hayatına nüfuz eden kural tanımaz, yıkıcı kuvetti. İflah olmaz bir nihilist olan Dr. Lawgiverz bir dizi nihilistik spekülasyonla Tekvin’in gerçeklik algısını alt-üst edecek ve yıllardır kendisini tüketen kapitalizme karşı savaş açmasını mümkün kılacaktı. Lâkin belirtmeliyiz ki Dr. Lawgiverz’i yaratan bizzat kendi yarattığı Tekvin olduğu için durum bunun tam tersi olarak da nitelendirilebilirdi, zira ne de olsa burada söz konusu olan dört boyutlu bir yapıydı, tıpkı kendini roman karakteri olarak yaratacak bir yazar karakteri yaratan Dr. Lawgiverz’le Tekvin arasındaki ilişki gibi, ki nitekim zaten işte oydu hem Tekvin, hem de Dr. Lawgiverz’i aynı anda hem trajik, hem de komik kılan çelişkinin nedeni de, sonucu da…

Görüldüğü üzere anlatı o denli komplike bir boyut kazanmıştır ki durumun yürekler acısı olduğunu dile getirirsek olayı abartmış olmayız sanırız. Zira az önce de belirttiğimiz gibi arada işin içine bir önceki romanımızın hayaletlerle konuşabilen yazarı Tekvin de girmiştir. Belki bir ara Spinoza da damdan düşer, kim bilir…

Bu noktada sanırız, Dr. Lawgiverz’in gelecekten gelmiş bir ölümsüz olduğunun idrakine vardığı o mübarek sabaha bir göz atmakta zarardan ziyade fayda olacaktır.  Dr. Lawgiverz o sabah üzerinde muazzam bir ağırlıkla uyandı. Adeta bütün gece uyumamış, oradan oraya koşuşturmuştu. Şuursal bir oradan oraya koşuşturmaydı ama tabii bu. Ziyaret etmediği ölü kalmamıştı neredeyse. Sevdiği tüm ölülerle çeşitli enstantaneler aracılığıyla bir araya gelmiş, olup bitenleri mercek altına almışlardı birlikte, ve tüm ölüler gelecekten gelmiş bir ölümsüz olduğunu söylemişlerdi kendisine. Uyandığında bir ölümsüz olduğunu hem hissedebilmekte, hem de bilmekteydi Dr. Lawgiverz. İşte anlatımızın bu noktasında etnik kökeni, dini, dili ne olursa olsun bazı okuyucularımızın şu tür sorular sorması kuvvetle muhtemeldir: “Peki ama bir ölümsüz sabah uyanınca ne yapar? Ölümlüler gibi dişlerini fırçalayıp yüzünü mü yıkar? İşeme ve dışkılama işlemlerini gerçekleştirir mi? Yoksa ölümsüzlerin bu tür ihtiyaçları olmaz mı?” Sanırız bu tür sorular sormakta hiçbir sakınca görmeyen meraklı ruhlar bizim ölümsüz diye nitelendirdiğimiz varlığın ne mene bir şey olduğunu idrak etmekte sorun yaşayan okuyucularımıza ait ruhlardır. Sayfalardır anlatmaya çalıştığımız üzere bizim ölümsüzlerimiz fiziksel olarak değil, zihinsel olarak ölümsüz şahsiyetlerdir. Denebilir ki biz bahse konu şahsiyetleri birer ölümsüz olarak nitelendirirken Kant’ın ortaya attığı  kurucu bir yanılsamaya başvurmaktayızdır. Belli ki ölümsüz derken bizim kastettiğimiz varlıkların ortak özelliği, var oluşlarını kurucu bir yanılsama üzerine inşa etmiş olmalarıdır. Ölümlülerin dünyasına birer ölümsüzün gözleriyle bakabilmek için kendilerine içkin bir aşkıncı düşünümü bir yaşam biçimi haline getirmiş olan ölümsüzlerin yemek yemeden, su içmeden, uyumadan, işemeden, sıçmadan var olabilmeleri mümkün değildir. Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki ölümsüzler fiziksel olarak ölümlülerden farksız olsalar da, bilinç düzeyinde ölümlülerle en ufak bir benzerlikleri yoktur. Tıpkı ölümlüler gibi ölümsüzler de fiziksel olarak yorulurlar, lâkin ölümlülerden farklı olarak ölümsüzlerde zihinsel yorgunluk asla mümkün değildir.

Ölümsüzlük ölümlüler için geçerli ve mümkün olan pek çok şeyi olduğu gibi, intihar etmeyi de imkânsız ve anlamsız kılıyordu. Ölümsüz insan sonsuza dek yaşayacağını bildiği için olsa gerek, eylediği eylemler ve söylediği söylemler vasıtasıyla son derece temkinli bir varlık portresi çizer. Ölümlülerin değer atfettiği pek çok şeyin ölümsüz için en ufak bir kıymeti harbiyesi yoktur. Daha başka ne denebilir ki bir ölümsüzü bir ölümlüden farklı kılmak için? Elbette ki pek çok şey. Ama yer darlığı sebebiyle şimdilik hâlihazırda söylemiş olduğumuz şeyleri söylemekle yetinip geriye kalan farklılıkları anlatımızın ilerleyen safhalarına bırakıyor ve bir ölümsüzün ölümlüler arasında yaşaması kuvvetle muhtemel zorluklara geçiyoruz şimdi. Bu bağlamda öncelikle belirtmek isteriz ki bir ölümsüz doğası gereği söz konusu zorluklara tamamen kayıtsız bir varlıktır. Zira onun için ölümlülerin dünyası devasa boyutta bir saçmalıktan ibarettir. Bir ölümsüz ölümlülerin dünyasında olup biten hadiselere karşı tamamen duyarsız olmasa bile son derece kayıtsızdır. O kadar ki, en feci felâketler bile onun için en ufak bir anlam ifade etmez. Ölümlülerin dünyasında geçerli olan iyilik ve kötülük kavramları bir ölümsüz için içi tamamen boş kavramlardır. Çünkü ölümsüzler iyinin ve kötünün ötesinde olduklarını düşünmekten ziyade, iyinin ve kötünün gerisinde veya altında olduklarının idrakine varmış varlıklardır. Çünkü onlar için iyi ve kötü ideal olan ve bu yüzden de ulaşılmaz kavramlardır.

Ölümsüzleri aptal sanan okuyucularımızı aydınlatmak maksadıyla hemen belirtelim, bir ölümsüz bir gün mutlaka öleceğini gayet iyi bilir. Zaten her ölümsüz bir gün öleceğini gayet iyi bildiği için ölümsüzlük mertebesine yükselmiştir. Hiçbir ölümsüz ölümün anlamını idrak etmeden neyse o, yani bir ölümsüz olamaz. Ölümlülerin büyük bir kısmı ise ölüm üzerine yeterince düşünmedikleri için birer ölümlü formunda ölmeye mahkûm olmaktan kurtulamaz ve ölümün mağduru olarak ölürler. Bu zavallı mahlûklar kendilerini hayvanlardan farklı birer insan sandıkları için ölümlü birer hayvan olarak acıya mıhlanmış birer yaşam sürdürürler. Artık hepimizin bildiği gibi kapitalizm, kölesi olan bilinçleri onları içinde bulundukları durumdan kurtulmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaktan men eder. Kendi hastalıklarını ötekilere yansıtmak suretiyle çevrelerindeki herkese deli gömleği giydirmek ve bu vesileyle de işte kendilerini normal hissetmek eğilimindedir bunlar. Ben ruh doktoruna gidiyorum ve bana şu ilaçları veriyor, kendimi çok iyi hissediyorum, sen de git ruh doktoruna, sana da versin bu ilaçları ve sen de iyi hisset kendini, demek suretiyle depresyonu günün normu haline getirmeye çalışır durur bunlar. Oysaki depresyon son derece ciddi bir hastalıktır ve günün normu haline gelse bütün sistem çökecektir. Çöksündür tabii; bir anlatıcı olarak mevcut sistemin çökmesine bir diyeceğimiz olamaz herhalde, kimiz ki biz netice itibarı ile? Lakin bizde tedirginlik yaratan, haplarla mutluluğu yakaladığına inanıp da önüne gelen herkese aynı yoldan yürümeyi önerenlerin düştüğü biçarelik halidir, ki söz konusu biçarelik halinin engin bir şuur yoksunluğundan, bir başka deyişle muazzam bir bilinçsizlikten kaynaklandığını bilmiyor, daha doğrusu bilemiyoruz söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte belki vardır diye…

Dr. Lawgiverz’in bir ölümsüz olduğunu anlamasının kendini aşma çabalarının bir ürünü olduğunu daha önce belirtmiştik. Kendini hiçbir şekilde ait hissetmediği bir varoluş tarzını benimseyen kişi için varolmak elbette ki bir memnuniyetsizlik hâlini alacaktır. O,  maddenin düşünceye, düşünceninse maddeye rahimlik ettiği bir durumla, bir oluş moduyla karşı karşıyadır. Bu durumdan çıkmanın bizim görebildiğimiz tek yolu ise bilinçdışının boşluğu (void) uzakta tutan kısır bir döngü olduğu gerçeğinden hareketle söz konusu döngüyü, yani dürtülerin kısr döngüsünü kırarak egemen siyasi-ekonomik modelden daha farklı, daha yapıcı, daha özgürlükçü, daha adil ve daha eşitlikçi bir üretim modeli yaratmaktır. Elbette ki bu yaratı işlemi öncelikle beyinde zuhur edecektir. Beynin ortaya koyacağı nesneler işte bu yeni üretim modelinin ilk yapı taşları olacaktır. Düşünce ve eylemin, teori ve pratiğin birbirlerinin etkisine dönüştüğü yeni bir üretim veya yaratıcılık modeli öncelikle düşünce ve eylemi, teori ve pratiği birbirinden ayırırken aralarında tetiklediği etkileşim sayesinde bu ikisinin aslında halihazırda bölünmüş bir bütün olduğunu, zira birbirlerinden bağımsız olarak var olmalarının zaten mümkün olmadığını ortaya koyan bir dizi stratejik okumayı ve bir dizi de spekülatif yazmayı gerektirir. Deleuze bu işleme kısaca ayırıcı-sentez (disjunctive synthesis) adını verir. Kant’ın özne ve nesne arasında köprü vazifesi gören sentez anlayışının tersyüz edilmiş hâli olan ayırıcı-sentez tekniğiyle Deleuze özne ile nesne arasında bir kopma yaratıp radikal öznellik modellerinin kapitalist toplumda gedikler açarak doğrudan toplumsal yapının çözülmesine katkıda bulunmaları bağlamında ne denli gerekli olduklarını göstermiş olur.

Diğer yandan konuya Badiou’nun Varlık ve Olay kitabından hareketle bakacak olursak diyebiliriz ki hakikate ancak gerçekçi spekülasyonlar yoluyla yaklaşılabilir, zira hakikat bilgi ile bilinmezlik arasındaki yerde zuhur edebilir ancak, ve hakikat hâlihazırda mevcut olan egemen sembolik düzende bir boşluk olarak nitelendirlmekle birlikte, aslında yeni bir sembolik düzenin ilksel kurucu öğesi olarak telâkki edilmelidir. Burada gerçekçi spekülasyon kelimesiyle kastedilen şeyinse hayâl gücüyle bilimin ve matematiğin epistemolojik düzlemde (sembolik düzende) ontolojik (Gerçek) bir boşluk yaratarak dünyaya insan bilincinden ve düşüncesinden bağımsız bakabilme yetisine sahip varlıkların oluşturduğu yeni bir düşünümsel boyuta varoluş alanı yaratmayı amaçlayan bir nevi okuma-yazma stratejisi olduğunu söyleyebiliriz. Dünyayı kendi bilinç ve düşüncelerine hapseden bağlılaşımcılığa (correlationism) karşı-argüman üretmeye yarayan bu metod Hegel’ci diyalektiğin metoduyla benzerlikler arz etmesine rağmen, Meillassoux’nun deyimiyle Spekülatif Materyalizm’in metodu Hegel’in idealizminin Schellling’in materyalizmiyle yer değiştirdiği, bir başka deyişle Hegel’in idealizmden arındırılarak ruhun ve bedenin sürekli birbirini dönüştürdüğü daha eşitlikçi ve son derece yatay bir ilişki içerisine sokulduğu ve böylelikle de işte Hegelci diyalektiğin kısır-döngüsünün kırıldığı bir izleğe sahiptir. Meillassoux’nun içkinlik (immanence) konusundaki ısrarı göz önünde bulundurulduğunda diyalektik materyalizmle spekülatif materyalizm arasındaki farklardan bir tanesi daha ortaya çıkıyor. Hegel’e göre özne ve nesne arasındaki ilişki özne ve nesneyi aşkındır, yani ikisinin de dışında konumlanmıştır. Oysa Meillassoux özne ve nesne arasındaki ilişkinin özne ve nesneye nazaran aynı anda hem aşkın hem de içkin bir boyutta konumlanmış olduğunu söylemektedir. Adrian Johnston’un (Lacan, Zizek) ve Ray Brassier’in (Deleuze & Guattari, Nick Land, Badiou) eserlerinde karşımıza çıktığı iki farklı haliyle Transendental Materyalizm ise Meillassoux’nun “olmayan Tanrı” (inexistent God) kavramını şiddetle eleştirir. Transendental Materyalizm’in her iki kanadı da Meillassoux’nun olumsallık(rastlantısallık) ve zorunluluk arasındaki ilişkiyi olumsallığın zorunlululuğu ilkesiyle nihayete erdirmesini yeni oluşumlara açılım sağlaması bakımından olumlu bulurken, diğer yandan Meillassoux’nun olumsallığın zorunluğu ilkesinden çıkara çıkara olmayan, sanal bir Tanrı’nın gelecekte varolma olasılığını çıkarmasını ve hatta olsun veya olmasın herhangi bir Tanrı’ya atıfta bulunmasını bile yersiz ve de gereksiz bulur. Nitekim Brassier kendisiyle Thauma Magazine’de felsefe ve nihilizm üzerine yapılan bir röportajda Meillassoux’nun Tanrı’ya atıfta bulunmasını bir talihsizlik olarak nitelendirirerek esprili bir şekilde felsefi tartışmalarda Tanrı adının geçmesini yasaklamak gerektiğini ve bunu mümkün kılacak bir kurul oluşturulmasını salık veren bir açıklamada bulunur. Brassier: “Ben bir nihilistim, çünkü hâlâ hakikate inanıyorum.”

Siz sormadan biz söyleyelim, transendental materyalizmin iki farklı yüzünü oluşturan Lacan-Hegel’ci Adrian Johnston kanadı ile Deleuze-Guattari’yi bilimin ışığında yeniden okuyan Ray Brassier kanadını birleştiren şey ikisinin de Bergson’un yaşamsal felsefe (vitalism) öğretisinin günümüzün son derece komplike siyasi, ekonomik, psikanalitik ve pskososyal yapılarının dönüştürülmesinde yetersiz kaldığını, zira günün normu hâline gelmek suretiyle kapitalizme hizmet eden bir yapıya büründüğünü söylüyor oluşlarıdır. Ayrıca her ikisi de açıkça kapitalizme karşı birer duruş sergilemektedir. Diğer yandan bu ikisi, yani Johnston ve Brassier kanatları arasındaki fikir ayrımına sebep olan mevzuyu özetleyecek olursak diyebiliriz ki Johnston’un transendental materyalizmi Zizek’i meta-psikolojik ve ontolojik bir bağlamda yeniden okuyarak dürtülerin bilinçli arzulama biçimlerine dönüşümünde etkin bir rolü olan veya olması gereken devlete ve kurumsallaşmaya daha fazla önem atfederken, Brassier’in transendental materyalizmi Deleuze’ün Bergson’cu transendental ampirizmini daha materyalist gözlüklerle, Badiou’nun siyasi ontolojisi ışığında ve anti-vitalist bir bakışla yeniden okuyup Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni kitabının transendental materyalist yanına vurgu yaparak daha anarşik ve mümkün mertebe devletsiz bir komünizmi savunur. Belli ki her iki hâlde de transendental materyalizmin amacı ölümü aşmaktan ziyade ölümü yaratan koşulları aşmak, yani şimdiki zamanın ve mekânın ötesine geçip ölümlülerin dünyasına ölümsüzlüğün gözleriyle, sonlu olana sonsuzluktan bakmak suretiyle kapitalist realizmin sunduğu yaşamın anlamsızlığını göstermek ve neo-liberal militarist-kapitalist sistemin radikal dönüşümünü mümkün kılacak koşulların nasıl yaratılabileceğini teorik olarak açıklığa kavuşturmaktır.

Advertisements

One thought on “Olayın Kazandığı Son Derece Komplike Boyut

  1. Kapalı bir kutunun içinde barut yığınları, her saniye evrimin değişimi içinde bunu kendine benzetmeye eğilimli yaşam karşıtları…Bir roman ne öğretir, nedir onu yazanların bildiği, yada nedir anlattığı usanmadan, çürümeden önce?; beni okuyup uyuyun mu? Bir roman daha bitti mi? Yoksa, diğerleri gibi düşlere meydan okuyan bir roman içinde roman, bir insan, bizlerden,onlardan, ötekilerden… Anlaşıldığı gibi sistemin hızlı bir şekilde evrim geçiriyor olması (teknolojik,militarist, sivil ve dinsel çatı altında) ve klasik direnişlerden vazgeçilmesi yeni ve yırtıcı-dinamik, kendini diğerine benzetmeyen, ölümü unutmadan, ölümsüzlüğün şu mekana içkin olduğu ve hayatı yeniden yeşertip kendimize ait olana yönelen bu düşü, es geçmememiz gerek… Düş içinden çıkarılan tarafından, roman adlı düşünce yumaklarını kendine kattığı kişilerden esinlenerek, düşüne düşmemizi istediği yerde düşe eklemlenmemizin gerekli olduğu ve bu gerekli olanın yaşama yansıdığı ortamın izine kulak ver der sanki…Evet öyle der Cengiz Erdem… İnsanın aşağılık yanlarını anlamadan hiçbir ilerlemeden bahsedilemez, işte sevgi de bunun üstünde büyür varsa eğer, ki bize göre vardır….vardır değil? ; kapalı kapılar ardında olmayan bir yaşam-düzen, bütün kirlerin üstünden insanı öncelemeyen, barınağını yok etmeden sevgiyi yaratan bir yaşam oluşturur düşe eklemlenenler…ki öyle olur işte, eklemlenenler düşe…Ve böylece hep birlikte başımızdan salacayık belayı, umut etmeden, çünkü umut “bir sapıtmadır-kurmacadır” bu kurmacayı gerçeğe dönüştüren, kaydedilemez olanı Cengiz’in sesinden çıkanla buluşturan yeni yeni düşler-yaşamlar…Ve Cioran bir gece şöyle der “bütün sırlar bilinir” !…öyleyse sırlar sırtımızda çıplak duruşlarda, bilinenin yanına varır güneşin bir kara bir beyaz yüzünde…

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s