Dr. Lawgiverz’in Özel Hayatı

Hemen belirtelim, içinde bulunduğumuz yürekler acısı durum, veya bizi zincire vurup tarifi imkânsız acılarla boğuşmak zorunda bırakan bağlamın doğası gereği, gönlümüz el vermese de aklımız göçmen düştüğü için bu noktada sorulması gereken sorunun, bazı okuyucularımızın da iddia ettiği üzere şu olduğuna yürekten inanıyoruz: “Peki ama tüm bunlar olurken Dr. Lawgiverz’in özel hayatı ne vaziyetteydi?” Pek çoğumuz gibi onun da özel bir yaşamı vardı elbette ki. Ama ne yazık ki hepimiz gibi onun da aşkları başladığı gibi bitmeye mahkûmdu, keşke eskisi gibi ölümsüz aşklar olsaydı, lâkin günümüz dünyasının yarattığı ağır yaşam koşulları bunu imkânsız kılıyordu maalesef. Ne de olsa Deleuze’ün dediği gibi “her aşk kendi sonuna doğru ilerler, her bilinç kendi ölümünü isterdi.”

Nitekim Dr. Lawgiverz karısından ayrılalı yaklaşık altı ay olmuştu. Aradan geçen zaman zarfında, günümüzün gerektirdiği bilimsel netliğe sahip bir terimle ifade edecek olursak, depresyon tabir edebileceğimiz duygu durumuna, yani bir nevi ruhsal zayıflığa düşmüş olarak bulmuştu doktor kendini. Karısından ayrıldığından ziyade ayrılmak zorunda kaldığı için üzülüyordu. Bazı okuyucular “ayrılmak”la “ayrılmak zorunda kalmak” ifadeleri arasındaki farka açıklık getirmemizi talep edeceklerdir. Bu gayet normaldir, ne de olsa günümüz edebiyatı açık seçikliği ve şeffaflığı gerektiren talepkâr bir okuyucu kitlesine sahiptir. Bahse konu okuyucularımızın bilgi dağarcığını genişletmek ise bizim boynumuz borcudur, onları kıracak hâlimiz yoktur. Bu bağlamda bu konuda şunu söyleyebiliriz ki ayrılmak özgür seçim dahilinde gereçekleşebilen bir eylemken, ayrılmak zorunda kalmak kişinin hür iradesini hiçe sayan bir durumdur. Yani kişi ayrılmak istediği için değil, ayrılmaktan başka seçeneği olmadığı için ayrılmıştır partnerinden. Dr. Lawgiverz ile karısı arasında gerçekleşen ayrılma işlemi de ne yazık ki Dr. Lawgiverz’in istemi dışında gerçekleşmişti, zira karısı cinsel tercihini değiştirmiş ve yaşamının geri kalanını bir lezbiyen olarak sürdürme kararı almıştı. Bu kararda doktorun hiç rolü yoktu diyebilmek isterdik elbette, lâkin ne yazık ki acı gerçekler bunu imkânsız kılan nitelikler taşıyor. Ayrılıktan önceki altı ay boyunca tek bir kez bile cinsi münasebette bulunmamıştı çünkü bu ikisi. Hatta ilişkilerinin son üç ayında odalarını bile değiştirmişler ve aynı evde yaşamalarına rağmen birbirlerine tamamen kayıtsız bir şekilde, birbirinden tamamen bağımsız yaşamlar sürdürmeye başlamışlardı.

Yeterince bunalıma girdikten sonra insanın dünyaya ve hayata bakışının değişebileceğini artık hepimiz biliyoruz. Bilmeyenlere söyleyecek sözümüz yok, evden çıkıp biraz tecrübeye maruz kalmalarının menfaatleri icabı olacağını salık vermekten başka tabii… Doğru dürüst yazı yazabilmek için biraz delirmek gerektiği yazı işiyle az çok içli dışlı olmuş her fâni için inkârı namümkün bir hakikattir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, elbette ki söylemeye gerek bile yok ama biz her ihtimale karşı söylemekte fayda görüyoruz, gereğinden fazla delirmemenin zaruri olduğudur. Herkesin doğuştan deli olduğu bir gerçek. Ancak yaşananlar bu delilik seviyesinin azalıp artmasında büyük rol oynuyor ne yazık ki. Yani doğduğumuz andaki kadar deli kalamıyoruz yaşadığımız sürece, yaşadıklarımız neticesinde… Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus ise dil denilen uzuvla aramızdaki mesafenin delilik seviyemize paralel olarak artıp azalmasının söz konusu olmasıdır. İşin içinde bu kadar çok elde olmayan neden, bu denli azami kontrol dışı faktör olduğuna göre rahatlıkla öne sürülebilir ki yazı yazan kişinin neredeyse bir ses mühendisinin bas ve tiz ayarlarıyla oynarken gösterdiği titizlikle hareket etmesi, en az onun kadar dikkatli olması gerekir delilik ve akıllılık ayarlarıyla oynarken. Zira tecrübeyle sabittir ki ölçü kaçarsa geri dönüşü mümkün olmayan yollara girilir ve söz konusu yolların doğası gereği oralarda kalınır. Geriye dönüş ruhsal olarak olmasa da sirenleri noni noni diye öten bir ambulansla fiziksel olarak mümkündür; ne var ki bu yolculuk tımarhanede sonlanacağından hiç çıkılmasa daha iyidir. Elbette ki kendi görüşlerimizi ötekilere empoze etmek gibi bir niyetimiz yoktur; bunlar sadece dostça birer öneridir; yoksa pek tabii isteyen istediği yere gidip ebediyete intikâline kadar orada kalabilir.

Lâfı fazla uzattığımızınsa farkındayız, ancak farkında olduğumuz bir başka şey de şunları söylemeden geçip gidersek, geçip giderken gözlerimizin sonuna kadar açık olacağı gerçeğidir: Stanley Kubrick’in yönettiği ve baş rollerini o yıllarda gerçek hayatta da karı-koca olan Tom Cruise’le Nicole Kidman’ın paylaştığı o unutulmaz Eyes Wide Shut (Gözleri Sonuna Kadar Kapalı) filmini hatırlayın. Hatırlayacağınız üzere söz konusu filmde orta sınıf bir burjuva ailesinin sadakat konusunda yaşadığı sorunlara değinilmektedir. Nicole Kidman kocası Tom Cruise’u bir bahriyeliyle aldatmayı hayâl etmiş ve esrar içtikleri bir gece bunu itiraf etmiştir. Bunun üzerine Tom’un dünyası başına yıkılmış, Nicole’den intikam almak maksadıyla kendini son derece zengin insanların düzenlediği karanlık bir seks partisinin içine atmıştır. Erotizmden olmasa bile duygudan son derece yoksun söz konusu seks partisine katılmakla kendi başına zannettiğinden büyük dertler açmış olduğunun çok geçmeden farkına varacaktır Tom. Zira onun oraya ait olmadığı çok geçmeden fark edilmiş ve tehdite varan bir yaklaşımla kapı dışarı edilmiştir. Aslında öldürülecektir ama suçu onun adına üstlenen esrarengiz bir kadın sayesinde kurtulur. Ertesi gün gazetede kendisini kurtaran kadının ölüm haberiyle karşılaşınca ne büyük bir belayla karşı karşıya olduğunu geç de olsa idrak edecektir zavallı Tom.

Bu filme değinmemizin sebebi Dr. Lawgiverz ve karısının da benzer bir senaryonun hazin sonunda boşanmış olmalarıdır. Ama filmle gerçek hayat arasındaki fark kendini seks partisine atanın koca değil, karı oluşudur. Yani Dr. Lawgiverz’in karısı heteroseksüellikten homoseksüelliğe, veya bilemediniz biseksüelliğe yatay geçiş yapmakla kalmamış, ayrıca kendisini seksin sınır tanımadığı seks partilerine de vurmuştur. Bunu kocasından saklama ihtiyacı bile duymamış, bir kece şıp diye gerçeği itiraf etmiştir. İşte bu hazin olay neticesinde dünyası başına yıkılan Dr. Lawgiverz kendisini son derece derin bir buhranın pençesinde kıvranır vaziyette bulmuştur.

Dr. Lawgiverz kaleminin ucunu mizah dolayımıyla sivriltmekte fayda görmüş olacaktı ki boşanma kararının alındığı duruşmadan sonra aşağıda aynen iktibas etmeyi uygun bulduğumuz şu yazıyı kaleme aldı:

“Bir insanın nasıl olup da bu kadar kısa bir sürede bu derece değişebileceğini bir türlü aklım almıyordu önceleri. Ancak şiddetli bir travma neticesinde zuhur eden psişik ölümü takiben gerçekleşen bir yeniden doğuş bu denli köklü bir değişimi tetikleyebilirdi kişide. Benim ilişki yaşadığım insanın artık var olmadığı su götürmez bir gerçekti ve mesele bu gerçeği kabullenmek meselesiydi. Onun ne kadar boş ve karaktersiz bir insan olduğunu aramıza giren zaman ve mesafe sayesinde daha iyi kavrayabiliyorum şimdi. Söyledikleriyle yaptıkları arasında bu denli derin ve geniş uçurumlar olan bir başka insan tanımamıştım daha önce. Sadece söyledikleriyle yaptıkları arasında uçurumlar olsa gene iyi, lâkin durum bundan da vahim ne yazık ki. Zira bahse konu kişinin gerek eylemlerinin, gerekse de söylemlerinin içi kadar dışı da son derece boş. Yani dillendirdikleri ve eyledikleri dış dünyada, sosyal gerçeklik tabir ettiğimiz, ötekilerle paylaşılan zamanda ve uzamda hiçbir şeye tekabül etmiyor. Anlamdan yoksun, bırakın başkalarını, öznenin kendisi için bile en ufak bir anlam ifade etmeyen söylemler ve eylemler bunlar. Örneğin bu kişi bir başkasına “seni seviyorum,” dediği zaman aslında söylediği şeyi kastetmiyor, sadece öylesine söylemiş olmak için sarf ediyor bu sözü. Aynı durum aynı kişinin bir başkasına “senden nefret ediyorum,” dediği zamanlar için de geçerli. İçi boş, yüzeysel, ne tarih bilinci, ne de bağlamla ilişkisi olan bu zavallı mahlûk, normal bir insanın utanç duyacağı ve kendisini küçük düşmüş hissedeceği hallerde bile ortada garipsenecek bir durum yokmuş gibi, sersemce davranşlarına yenilerini eklemekte tereddüt etmeyi aklından bile geçirmeyecek denli cüzi bir idrak kabiliyetine sahiptir diyebiliriz. Psikolojide bu tür bir vakanın spesifik bir adı var mı bilmiyorum, ama bana öyle geliyor ki özellikle histerik nevrotiklerde rastlanması kuvvetle muhtemeldir bu semptomlara, bir başka deyişle davranış bozukluklarına.”

Bu kısa yazıdan da anlaşılacağı gibi Dr. Lawgiverz’in sinirleri tüm yaşananlardan dolayı son derece bozuktu. Akıl ihsan olunmuş her fâninin teslim edeceği üzere aşk nesnesi aşk öznesine karşı dönünce aşk da kaçınılmaz olarak nefrete dönüşür. Dr. Lawgiverz’in akıl ihsan olunmuş her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel derecede tahribata uğramış aşk nesnesi imagosu, veya hayâli aşk nesnesi, artık tanınamaz bir hale gelmiş ve Dr. Lawgiverz’e zarar veren sanal bir varlığa dönüşmüştür. Kimileri bu durumu bir hayâletin bir insana musallat olmasına benzetecektir, mümkündür bu. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama bizce Dr. Lawgiverz’in yapması gereken söz konusu aşk nesnesi imagosunu tamamen yok etmek suretiyle yeni aşk nesnelerinin fantezilerini süsleyebilmesine zemin hazırlayacak koşulları yaratmaktı, yaratmaktır. Yani kendi içinde bir boşluk yaratıp o boşluğu dolduracak yeni aşklara doğru yelken açmaktır yapılması gereken. “Söylemesi kolay,” diyerek hemen çok bilmişlik taslaması kuvvetle muhtemel okuyucularımıza ise ancak şunu söyleyebiliriz ki, bunun o kadar da kolay olmadığını biz de biliyoruz elbette. Lâkin bildiğimiz bir başka şey de zorunlulukların hiçbir mazereti geçerli saymamaya meyilli olduğu gerçeğidir sevgili okuyucular. O yüzden size tavsiyemiz, bundan sonra okuduklarınızı ve/veya okuyacaklarınızı değerlendiriken mümkün mertebe dikkatli olmanız, her söylediğimize hazır cevaplar vermek yerine olayları iki kere düşünüp, enine boyuna tartıp biçtikten sonra anlatıya müdahale etmenizdir. Tabii bu söylediklerimiz, ne yapıp etseniz de her ikide birde ille de anlatıya müdahale etmekten kendinizi alamıyorsanız geçerlidir.

Her neyse, dış dünyada olup biten hiçbir şey Dr. Lawgiverz’in ilgisini çekmiyordu. Rahatlıkla yabancılaşma, hatta depresyon olarak nitelendirilebilecek bu ruhsal durum ise ne yazık ki doktoru zerre kadar rahatsız etmiyordu, hatta rahatsız etmeyi bıraktık, ilgilendirmiyordu bile. Dr. Lawgiverz güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasına kafayı o kadar takmıştı ki gecesini gündüzüne katıp bu iddianın doğru olup olmadığını açıklığa kavuşturmak yolunda makaleler yazıyordu. Henüz bu makaleleri yayımlamaya başlamadığı içinse deli damgası yemeye de başlamamıştı kuşkusuz. Fakat yazdığı makalelerden haberdar olan bazı arkadaşları bile ona şimdiden deli gömleği giydirmeye hazırdı. Ne de olsa içişleri, dışişleri, savunma, sağlık ve başbakanlıklar konuyla ilgili kesin ve su götürmez yargılarını öne sürmekle kalmamış, bunları empoze etmek yolunda medyayı bile boyunduruğu altına almıştı, zira mühim olan hakikat değil, bilâkis kapitalizmin yaşaması için gereken koşulları yaratmaktı. Belli ki dünyanın sonu gelirdi ama kapitalizmin sonu gelmezdi. Bizimse teslimiyetçi ve kaderci yaklaşımlarla hiç işimiz olmayacağından, olamayacağından olsa gerek, kapitalizmin sonu ve ahiret günü, yani dünyaya hakim olan mevcut politik-ekonomik sistemin sonu ile dünyanın sonu arasındaki kutuplaşmada elbette ki Dr. Lawgiverz’in tarafını tutacağız. Bir başka deyişle hem dünyanın sonunun gelmekte olduğunu, hem de sonu gelmekte olanın kapitalizm olduğunu söyleyecek ve sözlerimize şunları eklemeden edemeyeceğiz: Hayatı kapitalizme hapsedemezsiniz, sonu gelen bir şey varsa o şey kapitalizmin dayattığı hayattır ve dünyada yaşanacak daha çok hayatlar vardır. Ölmemiş insanları ve doğmamış çocukları düşünmeniz saflarımızda yer alıp mücadeleye omuz vermeniz için yeter ve hatta artardır. Seçim sizin; ölüme hizmet eden yaşamlar sürdürmek mi istiyorsunuz, yoksa yaşama hizmet eden yaşamlar mı?

Depresyonun önlenemez yükselişi Dr. Lawgiverz’in yaşamına günler ve geceler geçtikçe hakim olurken dünyada güzel şeyler de olmaktaydı ama elbette. Örneğin doktorun pek yakın bir dostu çok sevdiği sevgilisiyle mutlu bir yuva kurmak yolunda evlenebilmekte, çocuk sahibi olabilmekteydi. Çocukların mı onlara, yoksa onların mı çocuklara sahip olduğu konusuna hiç girmeden hayatın iyi ve kötü yanlarının birbirinden ayrılmaz bir bütünlük izlenimi verecek şekilde her daim yan yana ve hatta iç içe olduğunu Çin felsefesininin ying/yang sembolünü akılda tutarak dile getirecek olursak diyebiliriz ki Dr. Lawgiverz kendisinin de en kısa zamanda aynı yola, yani evlenip çocuk sahibi olmak yoluna baş koymasıgerektiğinin, aksi takdirde kısa bir süre sonra varlığı gerçekten anlamlı kılan yegâne şeyden, yani bir insana can vermek hazzından mahrum kalacağının bilincindeydi. Fakat ne yazık ki tecrübeyle sabitti ki Dr. Lawgiverz bu tip işlerde gereken performansı sergilemekten acizdi, daha insaflı davaranacak olursak ise pek başarısızdı diyebiliriz. Zira bilindiği gibi daha önce evlenmiş ve/fakat iki yıl gibi kısa bir zaman zarfında boşanmıştı karısından. Hayatındaki yeni kadının ise evlenmeye zerre kadar niyeti yok gibi gözüküyordu. Bu durum önceleri Dr. Lawgiverz’in işine geliyor gibi gözükse de geçen zaman içerisinde hakikatin görünenin tam tersi bir seyir izlediği âlemin nezdinde olmasa da doktorun gözünde âleni bir hâl alacaktı. Çünkü kadının eli işte, gözü aşna fişnede, bir başka deyişle oynaştaydı. Atalarımızdan yadigâr bu deyimi kullanacağımız ise inanın ki kırk yıl düşünsek bile bizim de aklımıza gelmezdi. Ama bilindiği gibi dilin cazibeleri kimi zamanlarda akla üstün gelebiliyor, ki nitekim sanırız şu halde geldi de zaten  işte.

Bir insanı ancak tamamen tanımıyorsak ona aşık olabileceğimiz sıklıkla dile getirilen bir düşüncedir. Yıkıcı olansa, ilişkininin sonunda aşık olduğumuz kişiyi hiç tanımamış olduğumuzu farketmektir. Anlam dünyamızın kordinatlarını alt-üst edebilecek bu farkediş gerçeklikle aramızdaki bağlara vurulmuş şiddetli bir darbedir. İlişki yaşadığımız kişiyi kaybetmiş olmaktan çok, onu yanlış tanımış olmaktan ötürü duyduğumuz acı felç edici olabilir. Üzüntünün yerini deliliğe bıraktığı ise sıklıkla rastlanagelmiş bir durumdur. Gerçeklikle aramızdaki bağların yeniden tesis edilebilmesi için gerekense aşkın ve gerçekliğin yitimiyle içimizde oluşan boşluğu, yeni bir sevgi nesnesiyle doldurabilmektir. Zira eğer içimizdeki sevgi potansiyelini atfedebileceğimiz bir nesne olmazsa sevgi nefrete dönüşerek ruhumuzda tamiri zor tahribatlara yol açabilmektedir.

Olumlu ve yapıcı duyguların yöenelebileceği bir nesne yoksa söz konusu duygular olumsuz ve yıkıcı duygulara dönüşerek bizi kendimize kıyıcı yollara sürükleyebilir. Dr. Lawgiverz bir felsefe ve psikanaliz doktoru olarak elbette ki tüm bunların bilincindedir, Marcel Proust’un Swann in Love (Aşık Kuğu) adlı yapıtını hatırlar. Orada kahramanımız Odette adlı bir kadına çılgınca aşıktır, fakat Odette artık onu sevmemektedir. Çaresizlik ve acılar içinde, acı çekmekten kurtulmanın tek yolunun artık Odette’i sevmemeyi başarmaktan geçtiğini düşünür önceleri. Ama kısa bir süre sonra idrak edecektir ki aslında istediği Odette’e olan aşkını sürdürmeye devam etmesine rağmen acı çekmiyor olmaktır, zira aşık olmaktan duyduğu(duyacağı) haz buna bağlıdır. Eğer aşkı biterse hayatı da anlamsızlaşacak ve ölmeyi arzulamasa bile pek yaşayası da olmayacaktır. Yani bir nevi psişik ölüme mahkum olup buhrana sürüklenecektir. Buradaki mesele aşk acısı yaşamakta olan reddedilmiş öznenin psişik ölümden sonra psişik yeniden-doğumu hayata geçirip, artık Odette’e aşık olmamasına rağmen, kendini aşık olmak kapasitesini yitirmemiş bir özne olarak yeniden yaratıp yaratamayacağı meslesidir. Kısa bir süreliğine Dr. Lawgiverz’i Proust’un kahramanıyla özdeşleştirecek olursak diyebiliriz ki Dr. Lawgiverz’in bu aşamada yapması gereken, karısının artık aynı insan olmadığını, yani ortada karısı olarak sevilecek bir nesne kalmadığını, dolayısıyla karısının sadakatsizliğine bir ölümsüzün kayıtsızlığıyla karşılık verebilecek güce ve kudrete erişmesi gerektiğini idrak etmektir. Anlam dünyasının koordinatları alt-üst olmuş, gereçeklikle arasındaki bağ yara almış bir insanın yeniden anlamlı bir hayata kavuşması ve tekrar aşık olabilecek yetkinliğe erişmesi ancak eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmasıyla mümkün kılınabilir. Bizim ölümsüzlükten anladığımız işte budur. Her insan ölümlü olduğu gibi her aşk da sonludur. Lâkin tıpkı her insan gibi her aşk da yeniden doğmaya, fakat bu sefer farklı bir nesneye yönelmiş olarak, muktedirdir.

Badiou’dan feyz alarak dile getirecek olursak aşkın başlaması bir karşılaşmayı ve bu karşılaşmaya sadık kalacak iki özneyi gerektirir diyebiliriz. Hatırlanacağı üzere Badiou felsefenin dört koşulunu aşk, bilim, sanat ve siyaset olarak belirlemişti Varlık ve Olay adlı kitabında. Badiou’ya göre hakikat ancak mevcut durumdan, düzenden, rutinden radikal bir kopuş neticesinde zuhur edebilirdi. Bireyin özne olabilmesi için işte bu radikal kopuşa sebep olan olaya sadakat göstermesi ve Lacan’ın sözleriyle ifade edecek olursak “arzusundan ödün vermemesi” gerekirdi. Sembolik gerçekliğin dayatmalarına karşın aşklarının hakikatine sadık kalmayı seçecek iki özneyi birbirinden farklı iki dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizmasına benzetebiliriz. İçine doğdukları toplumun yapısal olarak küçük birer modeli olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmeye cüret ve teşebbüs etmekten kaçınmayacağımız bu iki mekanizmanın etkileşiminden, ortaya mevcut toplumsal yapıdan farklı yapısal özellikler sergileyen yeni bir dışa yansıtma – içe yansıtma mekanizması çıkmasının ise  kuvvetle muhtemel olduğunu sözlerimize ekleyebiliriz. Ne var ki bu noktada akılda tutmakta fayda gördüğümüz önemli bir olguya da temas etmenin zaruri olduğunu düşündüğümüzden şunları da affınıza sığınarak kaleme almayı uygun bulduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğiz:  İki kümenin ara kesiti olarak zuhur eden söz konusu yeni mekanizma kendi içinde dışa yansıtma ve içe yansıtma komponentleri olarak ikiye bölünmüş olacağından, adına aşk (love) demeyi alışkanlık haline getirdiğimiz duygu durumunun her iki özneyi de tekilliğe indirgeyip birleştiren aşkın (transandantal) bir birlikten ziyade, her iki öznenin de birbirine içkin (immanent) olduğu  bir ikilik durumu şeklinde zuhur ettiğini dile getirebiliriz. Lâkin işte tüm bunları öne sürebilmek için öncelikle Romantik aşk kavramının “biz bir bütünüz” anlayışına ters düşen bir biçimde Badiou’nun aşk kavramının “ikimiz de kendi içinde bölünmüş birer hiçiz” anlayışını benimsediğini teslim etmeliyiz.

Related Articles

Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s