Kıbrıslı Türkler’de “Yeni” Onur Anlayışı ve Toplumsal Varoluş – Bülent Evre

28 Ocak Toplumsal Varoluş Mitingi, Tunus’ta başlayan toplumsal hareketin yarattığı domino etkisiyle Cezayir, Fas, Ürdün ve Mısır gibi Ortadoğu ülkelerinde de benzeri hareketlerin görüldüğü bir döneme denk geldi. Ülkemizde ortaya çıkan toplumsal muhalefet hareketinin, doğrudan doğruya Tunus’tan esinlendiğini söylemek mümkün olmasa da genel olarak sosyo-ekonomik krizle ağırlaşan yaşam koşullarının sosyo-politik meşruiyet kriziyle bütünleşmesi bakımından bu ülkelerle birtakım paralelliklere sahip olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte, ülkemizdeki hareket, Ortadoğu’daki toplumsal hareketlerden birçok bakımdan farklılaşmaktadır. 1990’lı yılların başında Üçüncü Dalga eserini yayımlayan Samuel Huntington bugün hayatta olsaydı Ortadoğu’da yayılan bu dalgayı 4. Demokratikleşme Dalgası olarak nitelendirir miydi bilinmez ama söz konusu ülkelerdeki halk hareketinin, otoriter yönetimlere karşı ortaya çıkması dikkat çekicidir.  Fakat bu hareketler, belirli bir liderlikten ve ideolojik programdan yoksun olduğu için daha ziyade bir tür “isyan” olarak vuku bulmakta ve mevcut yönetimin yerini nasıl bir yönetime bırakacağı henüz yeterince bilinmemektedir. Yeni yönetimin daha demokratik mi yoksa yine otoriter mi olacağını bilemiyoruz. Oysa ülkemizde birçok sivil toplum örgütü ve bazı siyasal partilerin katılımıyla oluşturulan Sendikal Platform öncülüğünde örgütlenen mitingde, 12 maddeden oluşan toplumsal, siyasal ve ekonomik içerikli bir ilkeler manzumesi kamuoyuna açıkça beyan edilmiştir. Demokratik/otoriter ayrımı bakımından söz konusu programın içeriğinin demokratik olduğu ise su götürmez.   Ayrıca ülkemizdeki muhalefet hareketlerini, Ortadoğu’daki hareketlerden ayıran diğer bir önemli özellik, şiddetin görülmemesi ve barışçı yöntemlerle gerçekleşmesidir. Oysa mağrip ülkelerinde isyan olarak ortaya çıkan toplumsal hareketler, şiddetten, yağmalama ve talan hareketlerinden azade değildir. Buna benzer farklılıklar listesini uzatmak mümkün fakat bunları oryantalist veya özcü bir bakış açısından değerlendirmemek gerekir. Kıbrıslı Türklerin muhalefet etme biçiminin göreli olarak “barışçı” olması, bizim özsel olarak barışçı olduğumuz anlamına gelmiyor. Nitekim 1950’li yıllardaki toplumsal varoluş mücadelemizde ne kadar şiddete gark olduğumuzu söylemeye bile gerek yoktur. Bu, daha çok bizim toplumsal olarak 1974 sonrası dönemde kat ettiğimiz demokratikleşme kültürünün seviyesiyle ilgili bir meseledir. Ne var ki mevcut hükümetin, yurttaşların demokratik taleplerine karşı bigâne kalmakta ve her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmakta(!) ısrar etmesi ve nihayetinde devlet-toplum ilişkilerindeki gerginliğin tırman(dırıl)ması halinde, Kuzey Kıbrıs’ın bir tür “Tunus’laşma”ya savrulmayacağının bir garantisi yoktur.Kıbrıslı Türklerin Yeni Onur Anlayışı ve Meşruluk KriziSosyolojik olarak 1974 sonrası kuşaklarda oluşan bir tür yeni “onur” anlayışıyla karşı karşıyayız artık. Bu “onur” anlayışı, esas itibarıyla Kıbrıs Türk kimliği temelinde gelişen ve toplumsal kimliğimizin kurucu unsurları olan hem “Kıbrıslılığı” hem de “Türklüğü” içeren bir dizi duyarlılığı içermektedir. Sözgelimi 1974 öncesi kuşaklar açısından Türkiye/Türkiyeli bir kimse tarafından yönetilmek adeta bir “gurur” vesilesiyken, bugünkü kuşaklar için bir tür “aşağılanma” olarak algılanmaktadır. Bu duyuş ve düşünüş biçiminin, kimi milliyetçi çevrelerin istismar ederek itham ettikleri “Türkiye düşmanlığı” ile hiçbir alâkası yoktur. Keza aynı duyarlılık, Kıbrıs Rum toplumuyla olan ilişkilerde de kendisini hissettirmekte ve muhtemel bir federal devlette “azınlık” olarak değil, eşit kurucu ortak olarak kendisini konumlandırmaktadır. Bu olsa olsa velayet altında olan Kıbrıs Türk kimliğinin reşit olma iradesinin bir işareti olarak izah edilebilir. Kendisini reşit olarak konumlandırmak isteyen Kıbrıs Türk kimliği, toplumsal varoluşunu bu yeni onur anlayışıyla (yeniden) anlamlandırmak istemektedir.Bu bağlamdaki yeni gerilim, velayet altındaki Kıbrıslı Türk kimliği ile reşit olmak isteyen Kıbrıslı Türk kimliği arasında ortaya çıkmaktadır. Nitekim UBP’nin son icraatlarının Kıbrıslı Türkleri açık/örtük olarak velayet altında tutmaya hizmet ettiğini göstermektedir. UBP’nin sosyo-politik olarak Kıbrıslı Türklerin bu yeni onur anlayışını hesaba katmaması ve bunun, mevcut yaşam standartlarını muhafaza etmek şöyle dursun, geriletmesi gibi sosyo-ekonomik faktörlerle birleşmesi, hükümet-toplum ilişkilerinde çok kısa bir zamanda meşruluk krizine dönüşmüştür. Yurttaşların gözünde güvenirliği olmayan bir hükümetin, icraat yapma ve yönetme kapasitesi de gün geçtikçe erozyona uğramaktan kurtulamaz. Dolayısıyla mevcut hükümetin meşruiyet krizini giderme bakımından önünde iki seçenek bulunmaktadır:  Birincisi, erken seçime giderek, mevcut krizi ya meşruiyetini yenileyerek ya da sine-i millete giderek gidermek; diğeri ise toplumun örgütlü kesimlerince oluşturulan Sendikal Platformun hazırlamış olduğu ilkeler ışığında icraatlar yapması veya en azından söz konusu ilkeleri müzakere etmesidir. Gerçekçi olmak gerekirse UBP’nin Sendikal Platformun ilkelerini benimseyeceğini ummak doğrusu safdillik olur; o bakımdan en azından ilgili sendikalarla müzakere etmeyi taktiksel olarak tercih edebilir.Muhtemel Bir Erken Seçime Yönelik Stratejik Bir ÖneriKurumsal muhalefetin meclis çatısı altında gerek “mutlak sorumsuzluk” kolaycılığına kapılıp, alternatif öneriler sunmak yerine çoğunlukla reddiyeci söylemle yetinmesi, gerekse hükümetin yapılan uyarıları ve eleştirileri göz ardı etmesi, sivil toplumda yeni bir muhalefet oluşumu yaratmıştır. Bugün gelinen noktada siyaset, parti veya meclis odaklı olmaktan çok sivil toplumdaki direnişler etrafında şekilleniyor. Toplumsal Varoluş Mitingi, bunun sadece bir göstergesidir. Ancak sivil duyarlılıkların veya taleplerin gerçekleşmesinin nihai aşaması siyasal topluma nüfuz edebilmekten geçiyor. Daha somutlaştırarak söylersek, Sendikal Platformun hazırlamış olduğu ilkelerin gerçekleştirilmesi, siyasal olarak örgütlenmekten veya iktidarı etkilemekten ya da iktidarı doğrudan ele geçirmekten geçmektedir.Bu çerçevede Sendikal Platformun dillendirdiği ilkelere denk düşen siyasal ilkeler ve fiiller, hiçbir siyasal partinin tekelinde değildir. Stratejik olarak sivil toplumdan hareketle siyasal sistemi dönüştürmek, Gramsci’ci terimlerle söylemek gerekirse “hegemonya” mantığı çerçevesinde, yani toplumdaki farklı kesimlerin rızalarını alarak ve dolayısıyla taleplerinin birbirine eklemlenmesiyle mümkün olabilir. Ülkemizde birçok sivil toplum örgütünü ve bazı siyasal partileri belirli ilkeler çerçevesinde bir araya getiren Sendikal Platformun, yeni onur anlayışıyla örtüşen bir hegemonyanın inşa edilmesinde potansiyel bir fail olduğunu düşünüyorum.  

Bu projeyi tek bir siyasal partinin örgütlemesi ve gerçekleştirmesinin önünde ciddi iç ve dış engeller bulunmaktadır. Öncelikle genel olarak yurttaşların siyasete ve siyasetçiye olan güveninin erozyona uğraması; patronaj ve popülizmle malul olan mevcut siyasal sistemin hiçbir siyasal partiye “reform” yapma imkânı vermemesi ve seçmenin “iş” talebi baskısı altındaki partilerin buna cevap vermemesi halinde desteğini yitirme tehdidi altında bulunması gibi iç engeller ile KKTC hükümetlerinin, TC hükümetlerinin onayını almayan hiçbir siyasal programı ve kamu politikalarını uygulama imkânına sahip olmamaları gibi nedenler, iktidar olabilmek için tek bir siyasal partiyi aşan, gerek sivil toplum örgütlerini gerekse çeşitli siyasal partilerin birbirlerine eklemlenerek oluşturacakları yeni bir üst çatıyı gerekli kılmaktadır. Temel, Sendikal Platformda uzlaşılan ilkeler manzumesiyle belirginlik kazanmıştır; şimdi sıra çatıyı inşa etmekte!

Gaile Dergisi

bulentevre@yahoo.com 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s