Kavramsal Persona

Bu kitabın büyük bir kısmı bilinmeyen bir sebepten ötürü ya gün doğumunda, ya da gün batımında yazıldı. Kitabın kurgusu ile ne gibi bir ilişki içerisinde olduğu şimdilik muamma olan bu bariz ve/fakat sözcüklere dökülmesi şart teferruatı neden okuyucuyla paylaşma ihtiyacı duyduğunu ise O bile bilmiyor. Gilles Deleuze’ün deyimiyle bu kitabın yazarının kavramsal personası, Fernando Pessoa’nın anlam dünyası bağlamında ise söz konusu yazarın heteronomik kişiliği, yani dış-kimliği diye nitelendirebileceğimiz O, olmayan bir şey olarak, yani aynı anda hem var hem de yok (-var + -yok = O) olmak suretiyle, bu kitabın yazarına içkin bir dışarıda konumlanmıştır. Bu kitabın yazarının içindeki bir dışarı, veya işte bir şey olduğunu zanneden bir hiçin içindeki bir boş-küme, yani bir hiç kimse olan O, kitabın aynı zamanda hem nesnesi, hem de öznesidir denebilir, ki nitekim denmiştir de zaten işte.

Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte zerre kadar tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu biliyordu elbette O. İşte bu bilgiyi de göz önünde bulundurarak, akıntıya karşı kürek çekmek pahasına şu anda okumakta olduğunuz, kişisel olmayan, bir başka deyişle namahrem ve gayrışahsi bir otobiyografi diye de nitelendirebileceğimiz bu kitabı yazmaya koyuldu. Bu kitaba önceleri “Üçüncü Tekil ve Birinci Çoğul Şahıslarda Yazılmış Felsefi Bir Otobiyografik Roman Denemesi” adını vermeyi düşünmüş olduğunu dile getirecek olsak, bu kitabın ne denli nev-i şahsına münhasır bir kitap olduğunu gayet net bir şekilde ifade etmiş olurduk herhalde. Kendimizi kitabın yerine koyarsak diyebiliriz ki bir kitap olarak bizim ötekilerden farkımız içimizde yazanların ve yazılanların, O’nun geçmişte yaşadıklarından ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarının şimdisi ve olası geleceği üzerindeki etkilerini konu almasından kaynaklanan bir farktır. Yani belli ki hayli spekülatif bir roman denemesi veya deneme romanıyla karşı karşıyayız burada.

Bu gerekli teferruatı da okuyucuyla paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına kitap süresince bir ölümsüz olarak ölümlülerin dünyasına tıpkı bir kuş misali bakabilmeyi gerektiren birtakım gerçekçi spekülasyonlar yapacağımızı belirtebiliriz, belirtmeliyiz ve hatta belirttik de zaten işte. Belirttik, çünkü okuyucunun bu kitapta karşılaşması kuvvetle muhtemel akıl dışı düşüncelerin birer dayanağı olsun istedik. Ne demek istediğimizi, bizim yazmakta, sizin de okumakta olduğunuz üçüncü tekil ve birinci çoğul şahıslarda yazılmış bu felsefi roman denemesi ilerledikçe daha iyi idrak edeceğinizi umduğumuzu da müsaadenizle sözlerimize eklemek istiyoruz.

Birinci çoğul şahıs için henüz çok erken olduğuna kanaat getirdim ve bu vesileyle de işte tekrar birinci tekil şahısa dönmeye karar verdim. Ama iş işten geçmeden hemen belirteyim, arada bir kaymalar, yani birinci tekil şahıstan birinci çoğul şahısa hiç beklenmedik ve yersiz geçişler olabilir. Hatta okuyucu uyarılmalıdır ki bu geçişler birinci tekil şahıstan üçüncü tekil ve üçüncü çoğul şahıslara doğru seyirler bile izleyebilir. Okuyucu bunlara şaşırmamalı, bilakis söz konusu geçişleri neşeyle kucaklamasa da en azından olgunlukla karşılamalıdır. Zira şu anda yazılmakta olmakla beraber gelecekte okunmakta olacak olan bu anlatı normal bir bilincin ürünü olmaktan ziyade son derece bölünmüş ve buna bağlı olarak da kendi içinde pek çok çelişki ihtiva eden paradoksal bir akıl yürütmenin ürünüdür. Bu anlatıyı oluşturan garip, düşündürücü ve hatta belki de kimileri için kaygı verici olayların anlatılmasında kullanılan akıl yürütme düzeyi göstermektedir ki bu anlatıcının bilinci kendi kendini katlayıp, kendi dışına, yani bilinçdışına doğru bir seyir izlemeye meyillidir. Ama unutulmamalıdır ki bir önceki cümlede adı geçen bilinçdışı aslında bilincin içindedir. Kendisine bilinçdışı denmesinin ise ancak bahse konu dışın içteki bir boşluk şeklinde zuhur etmesi olabilir. İçteki bu boşluk o derece ulaşılmazdır ki bilincin perspektifinden bakılınca dışarıda diye tabir edilmesi gayet vaciptir. Psikanalizin temel kavramlarından biri olan bilinçdışının, veya Jacques Lacan’ın anlam dünyası bağlamında ifade edecek olursak Gerçek’in(the Real) aslında dış dünyanın iç dünyadaki şekilsiz ve sembolize edilemeyen yansıması, yani bilincin içindeki adlandırılamayan bir boşluk olduğunu ise hayli spekülatif bir düşünme biçiminin ürünü olan psikanaliz bilimine aşina okuyucularımız bilecektir. Biz sadece bilmeyenler için belirtme ihtiyacı duyduk bu önemli ayrıntıyı.

Eugenio Recuenco

Bu yazılar şu anda okunmakta olduğuna göre demek ki bu yazıları yazan, belirli bir zamanda ve belirli bir uzamda konumlanmış bir özne söz konusu olmuştur. Söz konusu öznenin kendini anlatmaktan ziyade O diye adlandırdığı bir hiçliği anlatıyor oluşu ise ancak yazının öznesinin kendini nesneleştirerek olmayan bir özneye dönüştürmek çabası içerisinde olduğunu gösterir. Peki ama söz konusu özneyi içinde bulunduğu çabadan ayıran nedir? Öznenin kendisi olmadan içinde olunabilecek bir çaba da olamayacağına göre, neden bu özne kendisinden bağımsız bir çaba olabilirmiş gibi kendisini çabanın nesnesi olarak göstermek ihtiyacı içerisindedir?

Benim için de muamma olan bir sebepten ötürü bu noktada birinci tekil şahısa geri dönmenin yerinde olacağına kanaat getirdim. Bununla beraber şunu da itiraf etmeliyim ki az önce sorduğum bu basit soruların varlığı ve onları yanıtlamanın zorluğu beni böyle bir roman yazmaya girişmekle son derece çılgınca, gerçekleşmesi neredeyse imkânsız bir işe kalkıştığım düşüncesine sevk ediyor sevgili lânetlenmiş okur. Ama yazmalıyım, yapmalıyım bunu, zira ben Spinoza, Nietzsche, Bergson, Deleuze, Badiou gibi düşünürlerin insan-ötesi varlık koşulları yaratmak yolunda çıktıkları o meşakkatli ve/fakat bir o kadar da zevkli yolculuğu her ne pahasına olursa olsun sürdürmeye vakfetmiş bir insanım kendimi. Kant’ı aşma çabalarının bir ürünü olan ölümsüzlük teorilerini mercek altına almak suretiyle ölümlülüğün ötesindeki bir varoluş biçiminin hayata geçirilmesi sürecinde son dönemlerde öne çıkan Spekülatif Realizm(Gerçekçilik) adlı felsefi akımın baş aktörleriyle el ele, hatta kol kola yürümeliyim nereye varacağı bilinmeyen, engellerle dolu bu engebeli yolda. Tehlikelerle dolu bu garip yolculuğun bir dizi gerçekçi spekülasyon vasıtasıyla gerçekleşeceğini ise bilmiyorum söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyorum işte, belki vardır diye.

Belli ki bu kitabın yazarının, yani O’nun derdi, Kant, Hegel, Nietzsche, Deleuze, Derrida, Badiou ve Zizek gibi düşünürlere de dert olmuş olan aşkınlık(transcendence) ve içkinlik(immanence) arasındaki ilişkidir. Bir nesne olarak yazarın kendisi üzerine ahkâm kesebilmek için kendisini aşan bir özneye dönüşmesi gerektiğini dile getiren Kant ve bir nesne olarak yazarın kendisi üzerine ahkâm kesebilmek için kendisini aşan bir özneye dönüşmesi gerekmediğini, zira kendisini bir nesne olarak dile getiren söz konusu yazarın kendisini aşan o özneyi zaten hâlihazırda içinde barındırdığını kaleme alan Hegel’in felsefeleri üzerine bir takım spekülatif düşünceler üretmeye niyetlenen O’nun dünyasına giriyoruz şimdi hep birlikte: Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar…

Fransa’nın Paris şehrindeki Sorbonne Üniversitesi’nde master ve doktorasını yaparken yaşadığı birtakım doğaüstü hadiselerin karakterinde ve hayata bakışında sağladığı köklü değişim sayesinde eskiden doğruluğundan en ufak bir şüphe duymadığı bazı şeylerin neredeyse 180 derece diye nitelendirilebilecek bir dönüşle tam tersine dönmesi, okuduğu bir felsefe kitabının yaşamakta olduğu hayatın gerçek olmadığına, ve onun aslında kendini henüz keşfetmemiş bir başka insanı bünyesinde barındırdığına inanmaya başlamasına sebep olmuştu. Paris’in ve hatta belki de tüm dünyanın en büyük kitapçısı ünvanını taşıyan, yüzlerce yıl önce yazılmış kitapların bile bulunabildiği Zeno Kitabevi’nin devasa kütüphanesinde tesadüfen bulduğu Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı adlı söz konusu kitap onda öyle bir izlenim yaratacaktı ki, kendini gerçek bir hayat yaşamaktan ziyade bitmek bilmez, daha doğrusu ne başı ne de sonu olan, yani sonsuz bir filmin ölümsüz karakteri olarak görmeye başlayacaktı. Tabii bunda master ve doktora süresince okuduğu hayli derin mevzular hakkındaki felsefe ve psikanaliz kitaplarının da çok önemli bir etkisi olacaktı, ki nitekim olmuştu da zaten işte. Zira diğer kitapları okumadan bahse konu kitabı anlaması namümkündü. Hayatının hem en mutlu, hem de en mutsuz, hem en aydınlık, hem de en karanlık günlerini ve gecelerini yaşadığı Paris şehri, doğduğu yer olmamasına rağmen kendini ait hissettiği yegâne yer halini alacaktı. Paris’ten ayrılalı yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen orada tanıştığı insanları ve yaşadığı garip olayları bir türlü aklından çıkaramıyor, onlarla yatıp onlarla kalkıyordu. Gündüzleri kafasını meşgul edip geçmişte yaşadıklarını düşünmemesini sağlayacak ne varsa yapmak bile gece oldu mu anlamını yitirecekti. Çünkü hepimizin bildiği gibi insan göreceği rüyaları seçmekten, seçebilmekten aciz bir varlıktır. Bilinçdışının malûm enginleri bilincin dar alanıyla mukayese edilince o kadar uçsuz bucaksızdır ki, geçmiş muhakkak suretle şimdiye sızacak delikler açabilmektedir bilinçte. İşte bu deliklerden rüyalara sızan birer hayalet gibiydi onun için Paris’te tanıştığı insanlar. Tabii burada tanıştığı insanlar derken, bunların sıradan, gerçek insanlar ve banal özneler olduğu sanılmasın, böyle bir gaflete düşülmesin lütfen okuyucu tarafından. Bilâkis, bahse konu insanların son derece sıradışı olmakla beraber belki de gerçekten daha gerçek insanlar olduğu idrak edilsin. Okuyucunun idrak kabiliyetinin hangi seviyelerde seyrettiğni bilemesek de söz konusu seviyenin insan olanın aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel bir seviye olmadığını var sayarak ve kendimizi birer ölümlü olarak görmediğimizden hareketle sözünü ettiğimiz insanların kitaplarda ve filmlerde yer alan ölümsüz insanlar olduğunu belirtmek isteriz. Seni hayâl kırıklığına uğrattıysak özür dileriz sevgili okur, ama hiç şüphemiz yok ki bu anlatının normal bir otobiyografi olmadığını sen de daha şimdiden takdir etmişsindir. Konuya açıklık getirmek için sanırız artık O’nun o dönemlerde tanıştığı bazı şahsiyetlerin isimlerini vermeyi ertelemenin de bir manası kalmamıştır. Bunların başında Michel Foucault, Jacques Derrida, ve Gilles Deleuze geliyordu. Bu üçü o dönemde O’nun tek dostlarıydı. Kitaplarını öyle büyük bir tutkuyla okuyordu ki, dil vasıtasıyla içine işleyen düşünceleri, onlar gibi büyük düşünebilme hevesini zaman içerisinde bir saplantı haline getirecekti. Hatta bir dönem bu üçünün ruhlarının içine işlediğine ve dış-kimlikleri haline gelmek suretiyle O’nu Onlar’a dönüştürdüğüne bile kâni olmuştu. Dr. Lawgiverz adını işte o kâni oluştan sonra benimsedi.

Philosopher in Meditation by Rembrandt, 1632

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s