Aklın Yolu Bir Değildir: Radikal Demokrasi ve Ötekileştirmenin Faydaları

Polly Morgan
amandus(c) Polly Morgan
lawgiverz

Bugün okura medyamızda son dönemlerde sıklıkla yer alan bir kavramın köklü bir eleştirisini sunmanın son derece gerekli olduğuna kanaat getirdim. Söz konusu kavram “ötekileştirmek…” Sağıyla soluyla çeşitli medya kuruluşlarımızın kalemşörleri tarafından var yere yok yere dillendirilip içi boşaltılan bu kavram, insanımızın zihinsel yapısına hakim olan içkin bir çelişkiyi göz önüne sermesi açısından oldukça kullanışlı. Sanki iki insanın birbirinin ötekisi olmaması mümkünmüş gibi, “birbirimizi ötekileştirip, birbirimizle çatışmayalım,” deniyor. Murad edilen nedir, diye sormak gerekir ötekileştirme kavramını ağzında sakız edenlere. Herkesin aynı olduğu, kimsenin birbirinden hiçbir farkının olmadığı bir toplumda yaşamak mı istemektedirler? Yoksa “öteki farklılığını muhafaza edebilir, ama benim kendiliğimi tehdit etmeyecek şekilde,” gibi ikiyüzlü bir tavır mı takınmaktadırlar? Eğer öteki kendisi olarak kalacaksa elbette ki benden farklı olacaktır, lakin bu farklılığın benim kimliğimi tehdit edip etmeyeceği benim kontrolüm altında olan bir şey değildir. Zira tarih bize göstermiştir ki egemen düzene tehdit oluşturan ötekilikler olduğu gibi, aynı düzenin ekmeğine yağ ve bal süren ötekilikler de mevcuttur. Eğer ötekinin farklılık derecesini ben kendi dünya görüşümün sınırlarıyla kısıtlarsam farklılıkların birer zenginlik olduğunu söylemeye de hakkım olmaz, olamaz. Demek ki teslim edilmesi gereken şey her farklılığın bir zenginlik olarak nitelendirilemeyeceğidir.

Konuyu biraz daha genişletip derinleştirmek arzusunu taşıyorsak eğer, yapısalcı dil felsefesinden örnek vermemiz farz olur. Bilindiği gibi ünlü düşünür Saussure anlamın varlığının kelimeler arasındaki farktan kaynaklandığını dile getirererek dünyayı ve birbirimizi nasıl algıladığımız konusuna açıklık getirerek etkileri her geçen günle birlikte artarak süren bir devrim gerçekleştirmişti yıllar önce. Kısaca özetleyecek olursak Saussure dilin ve kültürün birer gösterenler zinciri olduğunu söylemiş ve gösterenlerin anlamının birbirlerinden farkı neticesinde ortaya çıktığını da sözlerine eklemeyi ihmal etmemişti. Örneğin kitap kelimesi, kitap nesnesinin gösterenidir; defter kelimesi ise defter denilen bir başka nesnenin gösterenidir. Bu iki gösterilen (nesne olarak kitap ve nesne olarak defter) arasında biçim ve içerik olarak hiçbir fark olmasaydı, biz insanlar ikisine de ya defter, ya da kitap diyecektik. Ama defterle kitap arasında gerek görünüm, gerek içerik, gerekse de işlev bakımından farklar olduğu için birine defter, ötekine ise kitap dedik.

Saussure’ün teorileri bugün kültürler-arası iletişimin gerçekleşmesinde kimlikler arasındaki farkın önemine işaret eden sömürgecilik-sonrası teoriye hizmet eder bir konuma gelmiştir. Bu bilgileri akılda tutarak yurdumuza dönecek olursak, Sol güruhun hem Türk askerinden korkan Kıbrıslı Rumlar’a, hem de zorunlu din derslerini ve Arapça Kur’an kurslarını savunan köktendinci Mülümanlar’a karşı takındığı tavrın sinsi bir ikiyüzlülük barındırdığını görürüz. Şöyle: Söz konusu Sol güruh gerek tüm Kıbrıs’ı geri isteyen Kıbrıslı Rumlar’ı, gerekse de şeriat isteyen dincileri oldukları gibi görmek yerine onları “laik-demokratik” KKTC sınırları içerisine çekip değiştirerek algılamak suretiyle uzlaşı yolları aramaktadır. Bir nevi ötekileştirmeyi ötekileştirmek olarak da nitelendirebileceğimiz bu tutum ise “birbirimizi ötekileştirmeyelim” diye feryat eden bu Sol güruhun ötekileştirmenin daniskasını hayata geçirmekte olduğunu gösterir. Zira burada zaten doğası gereği öteki olan ötekini doğasından ayırarak öteki olmayan bir ötekiye dönüştürmek çabası söz konusudur. Yani “öteki, benim gibi olduğu sürece istediğini yapabilir,” demeye getirilmektedir. Oysa biz biliyoruz ki bir Şeriatçı’nın, TMT’cinin veya EOKA’cının demokratik olması beklenemez ve zaten bu mümkün değildir. Çünkü şeriat düzeni ve faşist ideoloji ancak demokrasinin esamesinin bile okunamayacağı, bilakis mevlidinin kaldırılacağı ve ruhuna Fatiha okunacağı bir ortamda yeşerebilir. CTP bu yeşermeyi sağlamak için elinden geleni yapmış, ortamı yeşertmeyi başarmış, fakat yeşilliklerin dallanıp budaklanması ve filizlenip çiçek açmasını sağlamak UBP’ye nasip olmuştur. Söylemeye bile gerek yok ama gene de söylüyoruz işte, belki vardır diye, gelinen noktada UBP, Kıbrıslı Türker’i imha planını yürürüğe koymuş ve söz konusu planı başarıyla yürütmektedir.

  

Ortada çatışılacak bir şey varken çatışmayı bastırıp uzlaşı için demokrasiye ters düşen eylemlere girişmek ise uzun vadede tam tersi sonuçlar doğurur ve çatışmanın çok daha büyük boyutlarda yeniden karşımıza çıkmasını sağlar. Kıbrıs’ın Kuzeyinde son dönemde yaşanan kaygı verici ve bir o kadar da düşündürücü olayların kaynağında yatan hatalı gerçek algısının, çatışmanın zaten çoktan başlamış olduğunun ve uzlaşı için çok geç kalındığının idrakine varılamaması olduğunu düşünüyorum. Zira ben pek çok anormalliğin günün normu haline geldiği yurdumuzda içsel ve dışsal barış ve uzlaşma bir gün ulaşılacak ve herkse sonsuz huzur getirecek nihai hedefler olmaktan çıkarılıp, çatışma kavramına olumlu anlamlar yüklenmediği ve çatışmanın dönüşüm için ne denli gerekli olduğu idrak edilmediği sürece sağlıklı çatışma koşullarının yaratılamayacağı kanaatindeyim. Mühim olan çatışmanın olumlu ve olumsuz olarak ikiye ayrılıp, sağlıksız çatışmanın ortadan kaldırılarak, yerine sağlıklı çatışmanın getirilmesidir. Unutulmamalıdır ki demokrasi, farklıların, yani birbirinin ötekisi olan bireylerin veya toplumların sürekli ve/fakat sağlıklı çatışmasıyla zuhur eden ve sürekli dönüşmeyi temel ilke edinmiş bir oluşumdur. Demokrasi bir yaşam biçimi olmaktan ziyade farklı yaşam biçimlerinin iç içeliğinden çok yan yanalığına dayanan bir iletişim ağı, üretken bir sağlıklı-çatışma mekanizmasıdır. Herkes bir ötekidir ve hiçkimse bir başka ötekinin kendiliğini ötekileştirme hakkını kendinde görmemelidir. Yapılması gereken kişinin ötekini artılarıyla ve eksileriyle, yani olduğu gibi algılamayı öğrenip, ötekiyle çatışmak mı, yoksa uzlaşmak mı istediğine karar verebilecek güce ve olgunluğa erişebilmesidir. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama gene de söylüyorum işte, belki vardır diye, söz konusu güce ve olgunluğa erişebilmek insanın kendi içindeki ötekini tanımasıyla mümkün kılınabilir ancak.

(c) Cengiz Erdem, 2009.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s