İdeolojinin Körleştiriciliğinden Kurtulmak: Soldaki Bireysel Farklılıkları Tanımak

Büyük çaplı dönüşümler geçirmeyen, tarihsel kopuş yaşamayan, parçalanmayan toplumumuzun bütünlüğünün gerekliliği her fırsatta gereksiz yere vurgulanırken, bu ülkede “ne iktidarın muktedir olduğu, ne de hilafın muhalif olduğu” üzerinde pek durulmuyor her ne hikmetse!

Hakkı Yücel “Hamamböcüleri” adlı dijital dergide yayınlanan “Yaşananlar ve Sorumluluklar” başlıklı yazısında bunu şu şekilde dile getiriyor:“…Normal demokrasilerde doğal kabul edilebilecek talepler ve eleştiriler, “hainlik” suçlamaları ile cezalandırılmak istenir..Özgür bir siyasal toplum olmaktan çok, bir mahalle halkı gibi kabul edilen Kıbrıslı Türk’ün siyasal iradesi büyük oranda dışardan belirlenmeye ve yönlendirilmeye çalışılır; askeri güç sistem üzerindeki ağırlığını iyice hissettirmeye başlar..Siyasal iktidar ise neyin suç neyin hak olduğuna bir türlü karar veremez…Özetle ülkede artık “ne iktidar muktedirdir, ne de hilaf muhaliftir…”(1)
 
Hakkı Yücel’in bu sözlerinin altını iki kere çizmekte ve bununla da kalmayıp bu sözlere şunları eklemekte cemaatimizin menfaati icabı fayda görüyorum:
 
Radikallik fetişizminin ele geçirmekte zerre kadar güçlük çekmediği “muhalif” olma bilinci, görüntü formundaki bir reklam kampanyasından başka bir şey olmayan Kıbrıs Türk siyasi geleneğinin kendi kendini her fırsatta yeniden yaratan görüntüde farklı totaliter söylemlerinin oluşturduğu anlamsız monologlar karmaşasının anlamlıymış gibi görünen bir oyun formunda sahnelemesine zemin hazırlamaktan öteye gidememektedir. Sahneleme yetisinin, yani işte kurmacayı gerçek belletme yetisinin, “idare etme” beceriksizliğini gizlerken aynı zamanda kitleye kandırıldığını çaktırmamakta da kullanılması sonucu ortaya çıkan, kronik koma hali olarak nitelendirebileceğim bir durum, yani asıl iktidarın hükümeti gerçek iktidar olarak lanse etme eğilimi mevcuttur. “İktidara gelmek” fiilinin “çoğunluğu temsil etmek”le eş anlamlı bir duruşa talip ve sahip olmaması, bu başı sonu belli olmayan “şimdi”den bağımsız sanal statükonun ve bu sanal statükoya karşı geliştirilen sanal anti-statükocu söylemlerin dölleyicisi ve besleyicisidir.
 
Mevcut durum dediğimiz şey yıllardır değişmediği için durumun zamana bağlı mevcudiyetinden söz etmek bir anlam ifade etmez. Hiç değişmeyen mevcut siyasi yapıya bakakalıp da içi boş söylemlerle ve sadece kendi içinde yasal olan “yasadışı” bir oluşumun “yasal” uzantılarıyla boğuşmak anlamına gelen “anti-statükocu” tavırların varlığından söz etmeye başlamak yalan söylemeye başlamak anlamına gelecektir. Yalanın doğruyla, yasal olanın yasadışı olanla yer değiştirdiği mevcut yapıda tanımlanmamış, ne olduğu ve ne olmadığı ayırdedilemeyen statükoculuk ve anti-statükoculuk terimleri içi boş birer kavram olmaktan öteye gidememektedir.
 
Ekranın parçalanması ve cam duvarın arkasındakilerin ortaya çıkması envai çeşit krize sebep olurken bayraklara ve mücadele tarihlerine ışık tutmak moda haline geliyor cephelerin birinde. Diğer cephenin modası farklı: Kendisini “muhalefet” olarak tanımlayan bu “diğer” cephede bayrak ışıklandırılmasına alternatif olarak kötü günlerin sona ermesi için sadece çok paraya ihtiyacımız olduğunun dile getirilmesi moda. Sonra birden iş kızışıyor ve sorun bu ülkede hangi bayrağın dalgalanmasının daha mantıklı olduğu meselesine dönüşüyor. Yani sorunun görüntüsü kimin yöneteceğinden kimin bayrağının dalgalanacağına dönüyor. Görüldüğü gibi sorunun aslına dair en ufak bir iz bile yoktur bu tabloda. Sorunun aslı şudur:
 
“Toplumu “Anavatan-Yavruvatan” edebiyatı ile besleyen “Milli Dava”, mistifikasyon ile idealize ettiği “siyasi hedef”i, farklılık değil türdeşlik temelinde gerçekleştirmeyi ilke edinen ve bu nedenle “Milli birlik ve milli irade” diyerek tüm toplumu toptancı bir yaklaşım içinde aynileştiren ve buna uymaya zorlayan zihniyetin bu yapıyı bozacak “farklılık” taleplerini hoş karşılamayacağı açıktır ve zaten öyle de olmuştur.”(2)
 
İktidarın farklı olana mevcut siyasi yapı içerisinde varoluş alanı tanımaması muhalif söylemin gelişip, genişleyip, dallanıp budaklanıp yeni perspektifler geliştirmesini oldukça zorlaştırır. Bu da kitlesel bir muhalefetin doğal, özgün ve organik oluşumunu imkansızlaştırarak, toplumun kendi kaderini tayin yetkisini eline almasını zora sokar. Kısır bir döngü içerisinde iktidara yönelik eleştirel bakış açıları üretmeye çalışan muhalefetin büyük bir kısmı, çeşitli düşünce sitemlerinin içinde hapsolmuş bir vaziyette, gerçeklerden ve mevcut duruma bağlı gerçek sorunlardan uzaklaşmaktadır. Gittikçe radikalleşen “statükocu ve anti-statükocu” söylemler böylelikle koptukça kopuyor dünyadan ve işte “kronik kriz” diye nitelendirilebilecek “statükoyu” yani o “hiç değişmeyen mevcut durum”u yaratıyor.
 
İşte bu noktada yaşanması gereken teorik ve söylemsel bir farklılaşmaya duyulan ihtiyaç göz kırpıyor. Kırpılan göz gördükleri karşısında önce afallıyor, sonra ağlamak suretiyle çapaklarından arınıp görüntünün yanıltıcılığından nasıl kurtulunabileceğini bulmaya girişiyor. Statüko yeniden tanımlandıktan sonra ne muhalefetin, ne de iç-siyasi iktidarın varlığından söz edilebileceğinin altı çiziliyor ve radikallik fetişizmine inat oldukça sıradan ve doğal bir kopuşun yaşanmakta olduğu gözler önüne seriliyor. O kopuş şudur: Statüko ve anti-statüko kavramlarının 1974’ten sonra ani ve şiddetli bilinç kaymasına maruz kalmış insanlar için çok farklı anlamlar ifade etmeye başlaması…
 
Bilinç kaymasının başlangıcından itibaren veya kaymanın ileri safhalarından başlayarak içinde bulunulan mekan ile kişilerin yaşamakta oldukları zaman dilimi arasındaki uçurum algılama biçiminin radikal bir biçimde değişmesine ve oldukça farklı bir bilinçle, doğrudan statükocuların ve anti-statükocuların oluşturduğu totaliter ve “tek yol”cu düşünce sistemlerine yönelik, ya çok ciddi ve sert, ya da alaya alma düzeyine varacak derecede gayrıciddi ve yıkıcı eleştirilerin, Federasyon tezinin resmi makamlarca rafa kaldırılmasından sonra gelişen yeni-muhalif söylemin merkezine oturmasına sebebiyet veriyor.
 
Farklı zihinsel gelişim süreçlerinin bir ürünü olarak oldukça farklı bir dünya görüşü edinen bu yeni insan türü, doğal olarak mevcut durumu bir bütün olarak görebilmekte ve dolayısıyla da satatükocu ve anti-statükocu terimlerinin içini doldurarak onlara yeni anlamlarını kazandırabilmektedir. Coğrafyaya hapsolmuşluktan kurtulma çabasının bir ürünüdür bu yeni insan türü. Geçmişin gölgesinden kurtulmaya niyetli, kendinden farklı düşünenin katlinin vacip olduğunu düşünmeyi sevmeyen, düşündüğünü söylemek için her bahaneyi değerlendirmeyi vacip sayan, farklı düşünceleri dinlemeyi daha da vacip sayan, üretmeyi ve düşündüğünü söylemeyi değil, suskunluğu, hiçe sayılmayı ve karşılığını vermeden tükettikçe tüketmeyi ayıp sayan ve işte bunları içine sindiremeyen bir toplumda yaşamak arzusunda olan, doğruya ulaşmak yolunda küçük de olsa bir adım atmaya hevesli, dünyanın iki gözün gördüklerinden ibaret olmadığının farkında olan ve kafasının karışıklığını lehine çevirmeyi bilen insandır bu. Şunu söyler: Cennet de içimizdedir, cehennem de… Seçim bizim!
 
Statüko dediğimiz, artık her yönüyle yeniden yapılandırılması gereken mevcut siyasi yapının ve yapılanmaların oluşturduğu bir kısır döngü durumunun adıdır. Bu bağlamda anti-statükocu olmak işte bu sonu gelmez kısır döngüsel statükonun sona ermesi yönünde çaba harcamaktır. Yeni anlamıyla muhalif olmak iktidarıyla-muhalefetiyle mevcut sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel yapıya dair her şeyin yeniden oluşturulması gerektiğini idrak etmek ve buna dayanarak “anticilik” fetişizminden kurtulup alternatif-statüko modelleri sunabilmek demektir. Kıbrıslı Türk aydınlar alternatif-statükocu perspektifler geliştirerek her türlü yasadışılığa karşı durmak suretiyle yasal olanı yeniden tanımlayıp “çıkış yolu” arayışlarına ciddi biçimde katkı koymalıdır. Geçirilmesi gereken ciddi bir değişimdir bu, zira durum hiç olmadığı kadar kritiktir. Kurallar değişti, koşullar değişti; oyun ve oyuncular da değişmeli.
 

(1),(2)Hakkı Yücel.“Yaşananlar ve Sorumluluklar”, 14 Mayıs 2001, Hamamaböcüleri

Karikatür anafikri: Turhan Selçuk

cengizerdem, 21 Mayıs 2001 (Hamamböcüleri)

Öteki Yazılar

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_7_2001.html

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_29_2001.html

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_1_2001.html

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s